|
|
Sırt çantamdakiler |
| Yazdır |
|
|
15 09 2008 |
|
Sırt çantamdakiler
Hüseyin A. KUNDURACIOĞLU
“Sen, her yana bir parça çocuk çılgınlığı, bir parça çocuk neşesi taşıyabilmek için gezginci bir sersi oldun.”
Hermann Hesse ÇIRALI ve OLİMPOS
Tülay’a
Çıralı’ya yolculuğu benim gibi otobüs ile düşünürseniz, Antalya otogarından Kumluca’ya giden Kumluca Seyahat minibüsüne binmeniz gerekir.
Minibüs Kumluca’ya doğru 70 km yol aldığında sizi Çıralı sapağında bırakacaktır.Bu sapakta Çıralı Kooperatifi’ne bağlı minibüsler beklemekte ve sizi Çıralı’ya götürecektir. Ancak bunun için minibüsün en az 5 kişi olması gerekir ve siz çam ağaçlarının altındaki köşkte beklemelisiniz.Ahşaptan yapılma, yerden biraz yüksek, bu derme çatma çardak tarzı köşkler sizi Çıralı’da çok ağırlayacaktır.Tam yamaca kurulmuş dolmuş durağının köşkünde oturup, aşağıda akıp giden yeşilin bütün tonlarını izlemek iyi hoş da ama benim gibi tez canlı biriyseniz eğer, karayollarının sarı tabelasındaki “Çıralı - 7 km” okunun da verdiği cesaretle sırt çantanızı sırtlayıp aşağıya doğru akıyorsunuz. Çıralı’ya doğru yönlendiren okun gösterdiği yola… Yokuş aşağı giden yol, zikzaklar virajlar çize çize yol aldığında sabahın ilk saatleri sizi mutluluklar dünyasına atıyor.Nasıl atmasın ki?Çam ağaçları, çınar ağaçları, freng incirleri, kavak ağaçları, makiler, böğürtlenlerin yolun iki yakasını çizdiği güzergahta, ağaçların sıklığından gökyüzünü zaman zaman görebiliyoruz… Sol tarafta kışın aktif olan Uludere de eşlik ediyor yola…Yol çok güzel, güzel almasına da, Çıralı nerede?Sakın bu tabelada yanlışlık olmasın?Dolmuş da gelmedi daha? 5 kişi olmadı demek ki? diye sorular bir biri ardına üşüşürken aklıma, arkadan geleng azete dağıtım aracı duruyor biraz sonra… Çıralı’ya ğazete dağıtım aracıyla giriyoruz…Küçük bir çarşısı var Çıralı’nın…1-2 market, 1-2 cafe, 1-2 hediyelik eşya satıcısı ve 1 manavdan oluşan çarşıyı geçip sahile doğru gidiyorum.Önce pansiyon işini halletmeli…Çarıla için bir pansiyon cenneti diyebiliriz…Otel belki 1-2 tane vardır. Onlar da profesyonel pansiyon aslında…Pansiyonculuğu iş olarak yapanların yanı sıra ev pansiyonculuğu da çok yaygın…1970’lerin Bodrum’unda olduğu gibi yaz mevsiminde evlerin bir odasını kendilerine ayıran ev halkı, diğer odaları pansiyona çevirmiş durumda. Çiftçilik ve narenciye ile geçimlerini sağlayan Çıralı halkı, yaz mevsiminde turizm sektörüne yönelik işlerde bulunuyor..Onlarca pansiyonun olduğu Çıralı’da, pansiyon seçiminde pek zorlanmıyorum.. Tek katlı olan bütün pansiyonlar, portakal ve muz bahçelerinin içinde yer alıyor.. Doğal sit alanı olan Çıralı’da pansiyonlar hep iç kısımlarda yer alıyor.. Kısmen denize doğru daha yakın olan Jasmin pansiyona sırt çantalarımızı atıp denize akıyorum.Pansiyonu belirledikten sonra soluğu doğru sahilde alıyorum. Çünkü çok sıcak… Sıcağın ötesinde, nem oranının yüksekliği insanı yapış yapış yapıyor…Akdeniz’in lacivert sularına bırakıyorum kendimi… Çıralı’nın sahili tek sözcükle muhteşem… Yaklaşık dört kilometre uzunluğundaki sahilin iki ucunu da kayalıklar kesiyor. Aşağıdan yukarıya doğru eğimin olduğu sahilin eni de yaklaşık yüz metre…Denize doğru bir - iki metrenin çakıl taşı olduğu sahilin geri kalanı kum…Köyden gelen yolu merkez alıp sol tarafa baktığınızda büyük bir kumsalla karşılaşıyorsunuz. Aynı kumsalı sağ tarafa baktığınızda da görüyorsunuz.. Ama bu kısımda 5-6 kır lokantası da yer alıyor.. Bu kır lokantalarının sahile koyduğu şemsiye ve şezlonglar da göze çarpıyor. Çıralı’nın sahilinde kesinlikle yapılaşma yok. Çünkü burası birinci derece doğal sit alanı içerisinde..Gündüzleri bütün gereksinimlerinizi karşılayan bu kır lokantaları, geceleri ise güzel balıkçı lokantalarına dönüşüyor. Yeri gelmişken bölgenin en önemli balığı Grida’dır. Kum ve kaya gridası diye ikiye ayrılan balığın kaya olanına Arap deniliyor. Akdenzi balıkları suyun tuzlu olması ve büyük olmasından dolayı biraz yavan gibi geliyor. Ancak hazırlanan özel soslarla nefis oluyor.Bu uçsuz bucaksız kumsalı, dev deniz kaplumbağaları caretta carettalar üreme alanı olarak kullanıyor.Doğal Hayatı Koruma Derneği 1994 yılından bu yana Çıralı’da koruma çalışmaları yürütmektedir. Bu çalışmalar başta kumsalın bir deniz kaplumbağası üreme kumsalı olması nedeniyle başlamış. Bölgenin biyolojik zenginlikleri, flora ve faunanın çeşitliliği, sosyo - kültürel değerleri, yapılan çalışmaları daha geniş ve kapsamlı bir koruma ve yönetim doğrultusuna yönlendirmiş. İnsanın doğanın bir parçası olduğu gerçeğiyle küçük ölçekte bir toplum kalkınma modeli olarak tanımlanabilecek bir proje doğmuş. Bu doğrultudakı çalışmalar, Avrupa Birliği tarafından finansmanı sağlanan “Türkiye’de Kıyı Y¨netimi ve Turizm: Çıralı” projesi kapsamında 1997 yılından beri sürdürülmektedir.Çıralı projesinin ana hedefi; “bütüncül planlama kapsamında geleneksel ekonomik faaliyetlerin sürdürülmesi ve çeşitlendirilmesi yoluyla hem çevresel ve sosyal gelişmenin desteklenmesi hem de biyolojik çeşitliliğin korunması”dır.Proje kapsamında yapılan çalışmalar arasında, yerel yöneticilerin katkısı ve yöre halkının doğrudan katılım ve desteğiyle Çıralı Kıyı Yönetim Planı’nın hazırlanması, yöre halkına çevre eğitimi verilmesi, ayrıca organik tarım ve eko - turizm gibi ekonomik faaliyetleri çeşitlendirmeye yönelik çalışmaların yapılması yer almaktadır.Yeri gelmişken, Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin bu projesi 110 ülkeden katılan 700 çalışmayla yarıştı ve dünyadaki en iyi 10 projeden biri seçilmiş… Ve Doğal Hayatı Koruma Derneği’ne 30 bin dolarlık ödülü getirmiş. “Çevreyi, doğayı ve tarihi kirletmeden turizm” diyen projenin kapsamında bölgenin sit alanı olmasından kaynaklanan sorunların çözümü de var.Çıralı’da elde edilecek sonuçlar, çevre koruma ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı yolunda tüm Akdeniz’de uygulanabilecek bir model oluşturmasını sağlayacak bir model oluşturmasını sağlayacak.Yine köyden sahile gelen yolu merkez alıp kumsalın sol tarafına doğru yürüyüş yaptığnızıda onlarca, yaklaşık bir metre kare büyüklüğünde tel kafeslerle karşılaşıyorsunuz. Bu tel kafesler, dünyada soyu tükenmekte olan canlılar listesinde yer alan deniz kaplumbağaların yumurtalarını belirliyor. Üreme için Çıralı’nın nefis kumsalını seçen deniz kaplumbağaları, yumurtalarını arka ayaklarıyla açtıkları çukura gömüyorlar… Belki yumurtaların hangi çukurda olduğu belli olmasın diye, belki de nem oranını kontrol etmek amacıyla birkaç çukur açan deniz kaplumbağaları, 2-3 yılda bir yumurta yapıyorlar.. AÇtıkları çukura 80 ile 100 arasında yumurta bırakan deniz kaplumbağaları yani caretta carettalar’ın yumurtlama süresi saatlerce sürüyor ve anne kaplumbağa çok zorlandığı için sürekli gözyaşı döküyor. Ömürlerinin yaklaşık 70 yıl olduğu tahmin edilen caretta carettalar yaklaşık bir buçuk metre boyunda…Yumurtlama sürecini izleyen Doğal Hayatı Koruma Derneği, yumurtaların olduğu bölgeye tel kafesleri koyuyor. Bu tel kafesler hem yumurtaların olduğu çukuru belirliyor hem de yumurtaların en büyük düşmanı tilkilerden koruyor…Tel kafeslerin üzerinde etiketler var… Bu etiketlerden birini okurken, yanıma o sırada denizden çıkan Salih amca yanaşıyor. Salıh amca 70 yaşında ve Çıralı köyündenmiş… İlgili olduğumu fark edince bildiklerini ya da gördüklerini paylaşıyor benimle…Zaten yukarıdaki bilgiler de onun paylaşımından. “Bu deniz kaplumbağaları Çıralı’ya gelmeseydi ne sen gelirdin buraya ne de ben denize girebilirdim” diyor Salih amca bir ara… “Neden?” diyorum… Çünkü diyor; “1984’lü yıllarda Turgut Özal döneminde bu bölge golf sahası yapılacaktı. Biz köylüler caretta carettaların yumurtalarıyla çıktık Ankara’ya…”Ardından ekliyor Salih amca; “Eğer kaplumbağaların yumurtadan çıkışını görmek istersen sabah erkenden gel, görevlileri görürsün” diyor. Seviniyorum…Meğerse içinde bulunduğum Ağustos ayı caretta carettaların yumurtadan çıkıp denize ulaştıkları aymış…Ertesi sabah saat 6’da Çıralı’nın kumsalındayım… Güneş doğmak üzere… Kumsalda biraz yürüyorum, tel kafeslerden bazılarını geçiyorum. Derken ileride küçük bir topluluk görüyorum. Adımlarımı sıklaştırıp topluluğa ulaşıyorum. Topluluk, üstlerindeki siyah penyenin ön yüzünde Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin logosu, sırtlarında ise “Suya doğru bakmak” yazan 17-20 yaşlarındaki Doğal Hayatı Koruma Derneği gönüllüsü 3 genç, köyden Doğal Hayatı Koruma Derneği’nden ücretli bir yurttaş, benimg ibi meraklı 4-5 kişiden oluşuyor. Önünde bulunduğumuz tel kafesteki yumurtaların zamanı gelmiş… Yumurtadan çıkan kaplumbağalar gece gitmiş… Doğal hayatı Koruma Derneği’nin ekibi yumurtadan çıkamayanlara yardımcı olmak için burada…Görevliler çukuru açıyor, kırık yumurta kabukları kenara konuluyor, kaplumbağa yavrularından sorunlu olanlar bir poşete konuluyor, sağlıklı olanlar denize doğru gidiyor…Poşete konulan sorunlu kaplumbağa yavruları rehabilitasyon merkezinde kasları geliştirildikten sonra Doğal Hayatı Koruma Derneği tarafından denize bırakılıyormuş.Tabi bizimg özümüz denize doğru giden caretta carettalarda…Yavru deniz kaplumbağası yumurtadan çıkar çıkmaz denize doğru yöneliyor…Denizden ona gelen koku, ses, günışığı sanki onu denize çağırıyor. Ve o denize doğru soluksuz giderken anlıyorum “Suya doğru bakmak”ın ne olduğunu…Topluluk biraz daha kalabalıklaşıyor… Caretta carettanın denize doğru zorlu yolculuğunu merakla izliyoruz..Nihayet denize ulaşıyor, caretta caretta… Denizle ilk temas… Denizdeng elen dalga kucaklıyor caretta caretta yavrusunu… Bilinmez bir yolculuğa doğru uğurluyoruz…Uzmanlar 100 yumurtadan 2’sinin varlığını sürdürmesinin başarı olduğunu söylüyor… Çünkü yengeçler, martılar, balıklara yem olmak da var…Bu şekilde 8-10 deniz kaplumbağasını uğurluyoruz denize doğru…Son kaplumbağadan sonra ben de bırakıyorum geceden kalan yorgun bedenimi denizin sıcak sularına…Çıralı sahilinde uzun uzun yürümek, lacivert sularında yüzmek, portakal ağaçlarının arasında dolanmak, kumsalında uzanıp saatlerce kitap okumak çok hoş…Ama seçenekleriniz sadece bunlarla sınırlı değil. Seçeneklerden biri, ‘Chimair’a yani ‘yanartaş’a yani ‘sönmeyen ateş’e çıkmak…Çıralı’dan yola çıktığınızda yaklaşık 5 km sonra yöre halkının ‘yanar boğazı’ dediği bölgeye ulaşıyorsunuz. Çıralı da ismini zaten bu dağdan alıyor.Bu 5 km’lik yolu araçla da gidebiliyorsunuz ama sağ tarafınıza Akdeniz’i alıp çam ağaçlarının altında yürümek de çok keyifli…Yanır boğazına ulaştığınızda Chimaira yani yanartaşın olduğu dağın eteğine geldiniz demektir. Ve zorlu yolculuk asıl yeni başlayacaktır. Ateşin keyfini sürebilmek için akşam saatlerinde ya da gece gitmeniz gerekiyor.Gişeden biletlerinizi alırken, el feneri sorusu zorlu bir yolculuk olacağını hissettiriyor. Gerçi dağa çıkan yol, taş basamaklarla kolaylaştırılmış. Ama yine de her şeye rağmen dağa tırmanıyorsunuz.Yine çam ağaçlarının içinde geceyi yararak ilerleyen tırmanış 35-40 dakikanızı alıyor. Nefes nefese ve terden sırılsıklam bir şekilde yanartaşa ulaştığınızda önce büyük bir ateş kütlesi sonra biraz ilerdeki 6-7 ateş gözünüze çarpıyor.Gördüğünüz ateş, aslında yer altındaki doğal gazların sıkışmasıyla oluşuyor. Ateş çam ağaçlarıyla kayalık bir alanın ortasında yanıyor.“İlkçağdan bu yana yanan bu ateş, kim bilir ne zamana kadar yanacak” diye düşündüğünüzde, gecenin karanlığına rağmen karşı taraftaki Tahtalı dağının görkemini hissediyorsunuz.Şu an yanında bulunduğunuz ateş, Homeros’un İliada kitabında da yer alıyor ve ateşi Yunan Mitolojisi’ndeki ünlü Bellerophontes efsanesiyle ilişkilendiriyor.Homeros bu ateşi İliada’da; “Önü aslana, arkası yılana, ortası keçiye benzeyen ve nefes verdiğinde ağzından alevler saçan” bir yaratık olarak aktardığı Khimaira’yla ilişkilendiriyor.Khimaira, ikisi de yer altı yaratıkları olan Typhon ile Ekhidna’nın birleşmesinden doğan bir canavar…M.Ö. 8. YY’da yaşıyan Yunan didaktik şiirinin babası olarak kabul edilen Hesiodos, Tanrıların Doğuşu isimli kitabındaki şiirinde Homeros’la aynı düşüncededir;“Khimaira’yı da doğurdu Ekhidra, söndürülmez ateşi üfleyen Khimaira’yı, korkunç ve büyük, hızlı ve güçlü, bir yerine, üç kafalı Khimaira’yı: Biri azgın bakışlı aslan kafası, öteki keçi, öteki yılan, ejderha kafası Pegasos hakkındang eldi bu Khimaira’nın koca yiğit Bellerophontes’le birlikte…”Ateşin bulunduğu yerde yapı kalıntıları ve Hristiyanlık çağına kadar uzanan bir tapınak yeri olduğunu belirten yazıtlar bulunmakta…Homeros ile Hesiodos’un yazılarında geçen Khimaira’nın konu olduğu Yunan mitolojisindeki Bellerophontes efszanesine bir göz atalım…Tabi bu arada eşsiz gfüzellikteki “Mitoloji Sözlüğü” kitabının yazarı Azra Erhat’a saygılarımızı sunarak…Efsaneye göre Bellerophontes, Troya’da Anadoluların yanında savaşan Glaukos’un oğludur. Bellerophontes’in sözcük anlamı Belleros’u öldüren demektir. Ancak bu Belleros’un kim olduğunu bilmiyoruz. Belleros’u yanlışlıkla öldüren ve buna çok üzülen güçlü ve yakışıklı Bellerophontes, üzüntüyle gittiği Argos’ta kralın karısı Antela’nın ahlaksız teklifini kabul etmediği için iftiraya uğrar.Argos kralı da onu Lykia kralı olan kayınpederine gönderir ve öldürülmesini ister.Törenlerle karşıladığı bu yiğit gence misafirperverlik kuralları gereği dokunamayan Lykia kralı, Bellerophotes’den kurtulabilmek için ona, ölümüne yol açabilecek işler buyurur. Bunlardan birisi de, Khimaria isimli canavarın öldürülmesi işidir. Zaten önü aslan, arkası yılan, ortası keçi olan ve ağzından alevler çıkaran Khimaira ile karşılaşmak bile ölüm demektir.Bu ölümcül görevi üstlenen Bellerophontes, Lykia’nın başkenti Xanthos’dan yola çıkarak bugünkü Akdağ’ın olduğu yerde, bir kaynağın kenarında mola verir ve uykuya dalar.Rüyasında tanrıça Athena’yı görür…Tanrıça ona, uyandığında yanında bulacağı altın gem’i, kaynağa su içmeye gelen kanatlı at Pegasos’un ağzına taktığında Pegasos’un onun emrine gireceğini ve ancak Pegasos’un yardımıyla Khimaira’nın hakkından gelebileceğini söyler.Uyandığında yanında altın bir gem bulan Bellerophontes, hemen bir çalının arkasına saklanır. Akşam üzeri Pegasos’un havada süzülerek kaynağa inip su içtiğini görür. Aniden atın kulağından tutarak, altın gemi ağzına geçirir. Pegasos artık emrindedir…Bellerophontes, atın sırtına atlar ve Khimaira’nın yurduna yani bugünkü Yanartaş’a gelirler. Onları gören Khimaira, ağzından çıkan alevleri öfkeyle üzerlerine gönderir, ama Pegasos’un akıllı bir manevrası sayesinde alevleri atlatıp, yanmaktan kurtulurlar.Bunun üzerine Bellerophontes, uzaktan ok ve mızrak yağdırmaya başlar canavarın üzerine.. Khimaira yaralanmıştır ama hala direnmektedir. Son mızrağını yakından ve öyle güçlü fırlatır ki Bellerophontes, canavar yerin yedi kat altına gömülür. Gömülür, ancak ağzından çıkan alevler sönmez. Yalnız alevden dili zararsız bir şekilde yeryüzünde kalır. İşte og ün bu gün binlerce yıldır yanar Khimaira’nın ağzından çıkan alevler, yöre halkının pek güzel adlandırdığı Yanartaş’ta…Efsaneyi ve ateşi bırakıp dönmeniz gerektiğinde ister istemez ateşe dönüp tekrar tekrar bakıyorsunuz.. Tanrılar dağından ayrılma vakti geldi…Tırmandığnıız yoldan inişe geçtiğinizde daha rahat yol alıyorsunuz…Elbette el fenirinin yardımıyla…Ay ışığına güvenip, yola çıkan önümüzdeki iki turist kızın yardımına, bizim el fenerimiz yetişti… İnişte yanar boğazında onlarca kez teşekkür ettiklerinde anlıyoruz elimizdeki küçük el fenerinin kıymetini…Nihayet düzlükteyiz yani yanar boğazında… İlk işimiz herkes gibi oradaki çeşmede serinlemek… Ve Çınarlı’ya doğru yol alıyoruz…Bir arkadaşıma Çıralı’ya gideceğimi söyleyince; “Ne güzel! Ordan Olimpos’a da geçirsin, yürüyerek 10-15 dakika zaten” demişti…Zaten bütün kaynaklar Çıralı ve Olimpos’u birbirinden ayırmıyor..Bütün bu bilgilerin ışığında ben kafamda yan yana iki koy var ve bu koyları bir dağ ya da tepe ayırıyor diye düşünmüştüm. Bu koylardan biri Çıralı diğeri ise Olimpos diye taşarlamıştım ben de… Yanılmışım…Çıralı’da Olimpos neresi diye sorduğumda, yine köyden gelen yolu baz alırsak sahilin sağ tarafını göstererek sahilin bitim noktasının olduğu kısmın Olimpos olduğunu söylediler.Sahilin gösterilen bölümüne ulaştığımda çözmüştüm, ulaştağım yer Olimpos’un sahili…Olimpos denizden içeriye doğru yol aldığınızda ulaşılıyor. Yani Olimpos bir vadinin içinde var olmuş. Olimpos’a ulaşmak için 10 dakika yürümeniz gerekiyor… O tarafa doğru yürüdüğümde yukarıdan gelen ve denize karışan bir dere görüyorum. bu dere Akçay ya da Olympos çayı…Derenin hemen yanında büyük bir kayalığın oyuğunun içinden geçiliyor… Olimpos’a ulaşabilmek için önce, Olympos antik kentinin içindeng eçmeniz gerekmektedir..Dağların kıyıya dik indiği bu bölgede akarsular derin ve yerleşim olanağı sağlayan vadiler oluşturuyor. Olympos antik kenti de böyle bir vadiye kurulmuş… Antik çağda olduğu gibi bugün de Akçay deresi kenti ikiye bölüyor… Antik çağda daha derin ve geniş olan dere gemilerin içeriye girmesine olanak sağlıyormuş…Aynı şekilde derenin taşkınlığını önlemek için Olympos kentinde yapılan setler hala görülüyor.. Olympos İ.Ö. 2. yüzyılda kurulmuş bir liman kentidir. İ.S. 15. yüzyıla kadar varlığını korumuş Olympos…Eşsiz bir güzellikteki vadinin içine kurulan kenti gezmek büyük bir keyif…Yukarıya doğru yol aldığınızda, her an karşınıza bir lahit, bir tapınak, bir hamam kalıntısı çıkabilir.. Yine her yerin çam ağacı olduğu vadide böğürtlenlerin altında bir kalıntı görebilirsiniz. Likya bölgesinin en büyük kentlerinden olan Olympos’un kuruluş tarihi Helenistik döneme kadar gidiyor..Olympos kenti M.Ö. 11. yüzyılda üzerinde OLYM yazan sikke bastırmış ve M.Ö. 100 yılında Likya birliği içerisinde 3 oya sahip önemli bir kent haline gelmiş. M.S. 141 ve 526 yıllarında 2 kez deprem geçiren kent M.Ö. 1. yüzyılın ortaları ve M.S. 4. yüzyılda olmak üzere 2 kez de korsanlar tarafından yönetilmiş. Hristiyanlığın da erken yayıldığı kentlerden biri olan Olympos, 7 ve 8. yüzyıldaki Arap istilasından sonra 9. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Cenevizliler’in kontrolünde olmuş…Barbaros Hayrettin Paşa’nın Akdeniz’de 16. yüzyılda sağladığı Türk egemenilğinden sonra, kent tamamen terk edilip harabe konumuna gelmiş…Dere boyunca ilerlerken su taşkınlarını önlemek için yapılan taşkın önleme duvarları hep dikkatinizi çekecek…Yine aynı şekilde vadinin hemen girişindeki 2 lahitin dikkati çektiği gibi…Bu mezarlardan biri, Oliymposlu korsanlardan Kaptan Eudemas’a ait.. Mezarın üzerindeki direksiz ve küreksiz gemi kabartması ve dört satırlık şiir hemen dikkatinizi çekiyor…DEVAM Müze Müdürlüğü tarafından lahitin hemen yanına koyulan tabelada bu şiirin çevirisi yer alıyor…“Son limana girdi demirledi çıkmamak üzere,Çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık.Işık taşıyan şafağı terk ettikten sonra Kaptan Eudemos,Oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi, kırılmış bir dalga gibi.”Olympos kentini gezerken, hemen her yerde bir yapı görebilirsiniz… Defne ve böğürtlenlerin de bolca olduğu alanda hamamın kalıntısını, taşkın önleme setlerini, 1500 kişi alabilecek kapasitedeki tiyatrosunu, Agora, Odeon kalıntılarını, bol miktarda nekropol (mezarlık), dereye gemi girebildiği dönemlerden kalan yükleme boşaltma amacıyla yapılmış rıhtım kalıntılarını, İmparator Marcus Aurelius adına yapılmış tapınak kalıntılarını, kilise kalıntılarını görebiliyorsunuz..Olympos’ta ciddi olarak bir kazı yapılmadığını, sadece 1991 ve 1999 yıllarında Antalya Müze Müdürlüğü tarafından bsakım çalışması ve bazı eserlerin etrafındaki bitkilerden temizlendiğini belirtelim…Olympos antik kenti vadinin iki yakasına kurulup kenti de Olympos çayı ikiye böldüğü için kent uzunlamasına doğru gitmiş… Olympos antik kentinin bittiğini Kültür bakanlığı’nın bilet gişesinden anlıyorsunuz..Artık günümüzün Olimposu’na geldik..Olympos da vadinin iki yakasına kurulmuş… Yeşilin her tonu var… Olimpos, ağaç evleriyle ünlü… Zaten Olimpos da 1. derece doğal ve arkeolojik sit alanı… Yapılaşma yok…Pansiyonlar, vadinin iki yakasında ağaç evlerden, bungolovlardan, çardaklardan oluşuyor.. Olimpos’un ziyaretçileri gençler ağırlıkta… Geceleri çok renkli geçiyor..Çıralı’ya daha hanım hanımcık ailevi bir bölge dersek eğer Olimpos’a daha marjinal bir yer diyebiliriz…Geldiğimiz yoldan geriye dönüyoruz, Çıralı’ya doğru… Yine Olimpos antik kentinin içinden geçiyoruz.. Yani tanrıların kenti Olympos’tan…Zeus’un kentidir Olympos. Hera’nın altın tahtı buradadır. Apollon buradan ışık yayar her sabah Likya ülkesine… Çaldığı lir ile neşe saçar Likyalılara.. Artemiz bereketin, bolluğun koruyucusudur. Afrodit, Athena ve Zeus’un kızları ve bütün tanrılar Olympos’ta yaşar.Kükreyen denizlerin tanrısı Poseidon ile yer altının tanrısı Hades de Olympos tanrılarından. Ateş ve sanatlar tanrısı Hephaistos, topal ve çirkin olduğu için Olympos’a alınmaz… O da annesi Hera’ya tuzak kurar ve Olympos tanrılarından olmayı başarır..Eşsiz güzellikteki renkli Olimposu ve tanrılar kenti Olympos’u geride bırakıp sahile ulaşıyoruz…Çıralı ve Olimpos bulundukları bölge açısından yani tarih, kültürel varlıklar, doğanın eşsiz güzelliği, kumsalı, deniziyle görülmesi, yaşanması gereken yerlerden…Fethiye’den başlayıp Antalya’ya kadar uzanan 509 kilometrelik Likya yolunun içinde yer alan, Çıralı ve Olimpos görülmeye değer…
|
|
Son Güncelleme ( 15 09 2008 )
|
|
|
|
|
|
İstatistikler |
Üyeler: 217
Haberler: 5385
Web Bağlantıları: 2
|
|
Kimler Sitede |
|
Şuanda 9 misafir bağlı |
|
|