Bazen
28 10 2008

kars.jpg       Bazen

       Sırtçantamdakiler

       KARS“Sanatçı olmak nasıl insanın alnına yazılıysa yolculuklar da öyledir. Bin tane farklı koşulun bu sonuçlarda payı vardır ama pek azı insan iradesine ya da kararına bağlıdır -ne dersek diyelim. Yolculuklar doğamızın taleplerine uyarak kendiliğinden boy verirler- en iyi yolculuklar da bizi alıp yalnızca uzak diyarlara götüren yolculuklar değil, aynı zamanda kendi içimizde yolculuğa çıkaranlardır. Yolculuk, kendi içimize dönüşün en ödüllendirici biçimi olabilir…”

Lawrence DURRELL “Kıbrısın Acı Limonları” kitabından(Tuncay, Nursen Hn, Hayri, Senem, Süreyya, Özlem, Ömer, Kemal, Erdem, Zeliha, Mehmet’e… -hayallerinin peşinden gittikleri için-)Orhan Pamuk, Kara Kitap isimli romanına “Bir gün, bir kitap okudum, bütün hayatım değişti” cümlesiyle başlar.Ben de bu yazı dizisine “Bir gün, cep telefonum çaldı, bütün seyir defterim değişti” cümlesiyle başlasam, sanırım abartmış olmam…Dokuz günlük Şeker Bayramının kapıya dayandığı günlerdi. Telefonumun diğer ucunda İzmir’den Tuncay vardı.“Kuyucuk’a geliyor musun?” dedi.“Ne? Nereye?” demişim şaşkınlıkla…“Kars’a, trenle olacak yolculuk” dedi, ardından ekledi; “Önder sana programı iletmedi mi? Dur ben, sana hemen iletiyorum.”Elektronik posta adresime düşen program; “Kars’ın Arpaçay ilçesine bağlı Kuyucuk köyündeki Kuyucuk gölünde 190’a yakın kuş türü olduğu, bu anlamda gölde sürdürülen çalışmaları 3-5 Ekim tarihlerinde düzenlenecek Kuyucuk Doğa ve Kuş Şenlikleri’yle renklendirmeyi düşündüklerini ve aynı tarihlerde Kars’da, Uluslararası Kafkasya Festivali olduğunu belirtiyor..Ani harabeleri, Kars gezisi, Çıldır gölüne gidişlerin de programda var olduğunu yazıyor ve ekliyordu; “Uyku tulumlarınızı ve kışlık giysilerinizi almayı unutmayın.”Kars yöresine hiç gitmemiş ve hep Ani harebelerini merak eden biri olarak çağrının heyecanlandırmadığını söylersem yalan yazmış olurum…Koşullarımın olgunlaşmasıyla “Tamam” dedim, “Geliyorum.” Ve bayramın birinci günü İzmir’den Mavi Trenle Ankara’ya doğru başlayan yolculuk, Tuncay, Hayri, Nursen Hanım ve benden oluşan küçük ekibimizi Kars’a doğru götürüyordu..Ankara’dan Kars’a; Erzurum Ekspresi Treni’nde yolculuk…Aslında kendisi başlı başına bir yazı dizisi, Erzurum Ekspresi’nde yapılan yolculuk…Trenin 4 vagon, 20 nolu yataklı kompardımanında, Ankara’da 13.30’da başlayan yolculuk 18.30’da Kars’da sonlandığında, arkamızda 28 saatlik bir zaman dilimi bırakmıştık… Ankara’dan, Anadolu’nun bozkırına doğru kıvrıla, kıvrıla yara, yara ilerliyen Erzurum Ekspresi, Anadolu coğrafyasını cömertçe önümüze seriyordu.Kayseri, Yozgat, Sivas, Erzincan, Erzurum üzerinden Kars’a doğru yol aldığımızda sadece İç Anadolu bozkırının değil, Doğu Anadolu coğrafyasını da arşınlıyorduk…Erzurum Ekspresi, kah Kayseri’de Erciyes dağını, kah Erzurum’da Palandöken dağını selamlıyor, Sarıkamış’da Allahüekber dağının eteklerinde yol alıyordu…Kırıkkale’den sonra başlayan bozkır trenin penceresinde yerini alırken, Erzincan’da Yeşilırmak’ın uzun yol arkadaşlığını tanık ettiriyor, Pasinler ovasını hışımla yarıp geçerken, Süngütaşı istasyonuna yaklaşırken gördüğümüz peri bacaları şaşırtıyor, kah Aras nehri, kah karlı dağlar trene eşlik ediyordu..Erzurum’dan sonra onlarca tünemi geçip, Sarıkamış ormanlarına doğru akarken Erzurum Ekspresi, 3 km’lik Köroğlu tünelinin karanlığına sokuyordu..Tren, ritmik akışında yoluna devam ederken, Erzincan’da Ahmet Muhip Dranas’ın o ünlü Fahriye abla şiirinin dizelerini anımsamamak ne mümkün;“En son varmışsın bir Erzincanlıya / Bilmem şimdi hala ilk kocanda mısın / Hala dağları karlı Erzincanda mısın.”Fahriye abla hala dağları karlı Erzincan’da mıdır bilmiyorum ama, biz Kars’a varmak üzereyiz. Erzurum Ekspresi’ndeki doğal doğa ve kültür yolculuğumuz sona eriyordu..Kars’a varışErzurum Ekspresi, Kars garına girdiğinde akşam üzerinin çakır keyif karanlığı hakimdi… Önder ve iki arkadaş garda bizi karşıladı. Biraz ileride bekleyen Kars Belediyesi otobüsüne ulaştığımızda, Kuyucuk’taki 1. Kuyucuk Doğa Festivali için ülkenin çeşitli bölgelerinden, bizden önce gelmiş arkadaşların beklediğini görüyoruz. Aynı zamanda Kuzey Doğa Derneği Başkanı, ABD Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Çağan Şekercioğlu ve Kuzey Doğa Derenği’nden Emrah Çoban, Önder Cırık da otobüste bizimle beraberler…Zaten 1. Kuyucuk Doğa Festivali, KuzeyDoğa Derenği’nin düzenlediği bir etkinlik… Bu etkinlik boyunca yukarıda ismi geçen Dr. Çağan, Emrah ve Önder’in yoğun emeklerine tanık oluyoruz. Kısa tanışmaların ardından otobüsümüz Kuyucuk köyüne doğru yol alıyor..Otobüsün penceresinden dışarıya doğru baktığımda Kars’ı yakalamaya çalışıyorum.“Kadar”dayım diyorum kendi kendime…Çocukluğumdan bu yana, bütün söylevlerde ülkemizin konumu aktarılırken, “Edirne’den Kars’a kadar” cümlesiyle büyümüş biri olarak, o cümlenin şu an “kadar”ındayım.Rus edebiyatının büyük kalemlerinden Aleksandr Puşkin, 1829 yılında Osmanlı - Rus savaşının doğu cephesine giderek, hem az bilinen diyarları görmek, hem de bir savaşa tanık olmak ister..Aleksandr Puşkin, 1829 - 1834’deki bu gezisinin notlarını, gezi ebediyatının baş yapıtı olarak kabul edilen “Erzurum Yolculuğu” başlıklı kitabında toplar… Kars’a varışını Aleksandr Puşkin, Erzurum Yolculuğu kitabında bizimle şöyle paylaşır;“Dağlarla çevrili geniş bir ovada ilerliyordum. Bu dağlardan birinin üstünde ağaran Kars’ı gördüm. Benim Türk onu göstererek ‘Kars, Kars’ diye bağırdı ve atını dört nala kaldırdı.. İçimde kaygının acısını duyarak, onun ardı sıra gidiyordum ben de… Yazgım orada belli olacaktı.”Otobüsümüz Kars’tan ayrılıp, Arpaçay ilçesine doğru 20 km ilerledikten sonra bir sapaktan sağa döndüve Kuyucak’a 23 km daha kalmıştı…Bu arada Ağrı dağının slüeti bize eşlik ediyordu.. 45 dakikalık bir yolculuğun sonucunda nihayet Kuyucak öyündeyiz… Köyün hemen girişindeki eski ilkokul binasında duruyor otobüsümüz… Kuyucuk köyü muhtarı, köyden gelen birkaç kişi ve köyün kalabalık gençlik topluluğu karşılayanlardan… Şu an kullanılmayan ilkokul binası, öğretmen lojmanı, barınma sorunumuzu çözecek mekanlar… Okulun bahçesine kurulan sahra çadırı ise yemekhane görevini üstlenecek… Sırtçantalarımızı okulun girişine bırakıp, yemekhaneye yöneliyoruz.Köyden birkaç genç okula ve lojmana odun sobası kurmaya çalışıyordu, biz çadırda yemek ve tanışma işlevini yerine getirirken… Eski okul binasından “soba yandı” diyen bir sesle irkilip, okula doğru yöneliyoruz.. Sınıfın kara tahtasına asılan beyaz bez parçasına slayt gösterisi yansıyor.. Slayt; Kuyucuk gölü ve çevresini, burada yaşayan kuşları yansıtıyor…Aslında, slayta yansıyanlar Dr. Çağan Şekercioğlu ve ekibinin çalışmaları… Ve Çağan da bizimle birlikte slaytı izliyor. Kaçınılmaz olarak arada Çağan’ın bilgilendirici konuşmalarına tanık oluyoruz;“Kuyucuk gölü, 219 hektarlık bir alana ve 7.8 kilometrelik kıyı şeridine sahip. Göl çevresinde 5 bin - 6 bin küçük ve büyükbaş hayvan otlamaktadır. bu yüzden göl kıyısındaki bitki örtüsü çok fakir ve göl erezyonla dolmaktadır. Eskisine göre gölün suyu da azalmıştır. Daha önce 13.5 metre olan derinlik şu an 4-5 metre arasındadır.Kuyucuk gölü 191 kuş türünden onbinlerce kuşu barındırmaktadır.. Bu türlerin 136’sı ilk kez KuzeyDoğa Derneği’nin 2004’den bu yana yürüttüğü Kars - Iğdır Doğal Zenginlik Projesi kapsamında tespit edilmiştir. Gölün kenarına bir Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi, KuzeyDoğa ekibi tarafından kurulmuş olup, kuşlara bir nevi kimlik görevi gören alimünyum halkalar takılıp göçleri takip edilmektedir. İçinde bulunduğumuz mevsim yani sonbahar göç mevsimi olup, Kuyucuk gölü göçmen kuşların göç güzergahındadır.”Çağan Şekercioğlu konuşmasını, Afrika’dan yola çıkıp yani ayağındaki halkada Afrika çıakış künyesi bulunan Buğdaycıl kuşunun Kuyucuk’ta karşılarına çıkınca nasıl heyecanlandıklarını aktarmasıyla sürdürdü…Artık sunumun sonuna geldik…Slayta yansıyanları ve Dr. Çağan Şekercioğlu’nun aktarımlarını bir masal dinler gibi dinlesek de, gerçeğin o an bulunduğumuz eski ilkokul binasından, 1 kilometre uzakta olduğunu ve sabah gölle tanışacağımızı biliyorduk…Gece ilerliyordu… Köşedeki yerde uyku tulumumun içine girdim.. Oda arkadaşlarım masada yeni tanışmanın keyfini çıkarmaya çalışıyor ve beni uyandırmamak için fısıltılarla konuşuyorlardı. Sobadaki odunun çıtırtısı sınıftaki sessizliği bozuyor, sobanın ön kapağındaki boşluktan tavana doğru ateşin kızıl yansımasını yansıtıyordu. Ben ise o yansımayı takip ederken uyuya kalmışım..Şenlikte 1. gün - CumaSabah 6.30’da uyanıyorum.. Köye doğru gitmeyi düşünüyorum.. Önümdeki uzun ve geniş cadde ve caddenin iki tarafındaki kerpiç damlı evler ve göğe doğru uzanan 2 cami minaresi Kuyucuk köyünün slüetini yansıtıyor. Köyün hemen girişinde dere var. Her evden öbek öbek kaz toplulukları dereye doğru gürültülü bir şekilde geliyor. Köyün en önemli gelir kaynaklarından biri kaz…Bulunduğumuz yerden çevreye göz gezdiriyorum. Uçsuz bucaksız bir ovanın içindeyim.. Gölü çıplak gözle görebiliyorum. Ve gölün kenarındaki 5-6 insan slüetini de.. Bizim kuşçular olduğunu tahmin edip o noktaya doğru yöneliyorum. Yanılmamışım…Ömer, Özlem, Tuncay, Zeliha, Süreyya, Hayri ve Runsen Hanım ellerinde dürbünler ve teleskoplarla gölün kenarındaki kuşları izliyorlar.Şu kerkenez, şu buğdaycıl, mavi garden, kızıl Garden, arı kuşu, yeşilbaş ördek sözcükleri boşlukta yerini alıyor.Bazen gagasından, bazen kuyruğundan, bazen uçuşundan kuşları tanımaya çalışıyorlar. Hele hele hiç görmedikleri bir kuş türü olduğunda, çocuk gibi sevinçlerine tanık oluyorum. Dürbünle birkaç kuşu izleyip göle doğru yöneliyorum… Bizim karameke, kuşçuların sakarmeke dediği kuş, ördekler gölün keyfini çıkarıyor..Çağan’ın akşam aktardığı gibi gölün kenarında bir sazlık alan yok. Her yer mera…Tepemde uçan 3-4 kuşa dikkatle baktığımı gören Ömer (ki iyi bir kuşçu); “Van gölü martısı o abi” diyor, “Sizin deniz kenarlarında gördüğünüze benzer, gagası gümüş rengidir ama” ardından ekliyor, “Aslında latince ismi ermeni martısı anlamında ama burada bu ismi almış.”O zaman fark ediyorum ki, bulunduğumuz nokta Ermenistan’a 15 kilometre uzaklığında…Kuyucuk gölü Kars’ın en önemli kuş cenneti olup, uluslararası önemli doğa alanı ve yaban hayatı geliştirme sahasına sahip… Türkiye’nin doğal açıdan en zengin bölgesi Kars - Iğdır alanını kapsamakta… Bu anlamda Dr. Çağan Şekercioğlu başkanlığındaki KuzeyDoğa Derneği, “Kars - Iğdır Doğal Zenginlik Projesi”ni yaşama geçirmiş durumdalar.2003 yılından bu yana da Kafkas Üniversitesi, Kars belediyesi projeye destek veriyorlar. Bu proje yani; “Kuyucuk gölünün korunması, sazlık bitki örtüsünün ekolojik resterasyonu ve bölgede doğa turizmining eliştirilmesi alanında yaptığı” çalışma İngiltere’de Çevre Nobeli  sayılan Whitley Altın Çevre Ödülü’nü kazandı… Bu ödülü kazanan ilk Türk projesi olduğunu belirtip Önder’in çağrısı üzerine köye kahvaltıya doğru gidelim…Kahvaltı sonrası köye doğru gitmeyi kararlaştırıyoruz.. Ekibimiz kendiliğinden Tuncay, Senem ve benden oluşuyor…Derenin içinde oynaşan kaz sürülerini geçip, önümüzdeki uzun ve genişçe caddeye doğru ilerliyoruz… Caddenin iki tarafı kerpiç damlı ve üzerinde kar durmasını engellemek için alimünyum çatılı evler oluşturuyor.. Evlerin arka kısımlarında yani hayat dedikleri bahçede; kış için hazırlanmış koni şeklindeki büyük tezek öbekleri, üzerleri itina ile örtülmüş saman yığınları ve her nedense dereye gitmemiş kazlar göze çarpıyor. Yeni yapıldığ ıbelli olan ilk cami ve minaresini geçiyoruz..Aslında köy bu planlı konumunu 1865 - 1921 yılları arasında yaşamış köyün ilk sahibi Rus’lara borçlu…Köyün ileri gelenleri ve delikanlılarını biraz önce ayrıldığımız kamp yerinde bıraktığımıza göre, doğal olarak bizi kapı önlerinde yaşlı amca ve teyzelerin meraklı selamlamaları karşılıyor. Hele, sonradan isminin Hüseyin olduğunu öğrendiğimiz, 70 yaşlarındaki, saçlarına ve sakallarına beyaz inmiş amcanın çay içmeye çağıran sevecen, babacan tavrına kayıtsız kalamıyoruz. Dönüşte dediğimizde; “Ben cumaya gideceğim evde anneniz var ama” demesi o evi ziyaret etmemizi zorunlu kılıyor..Caddeyi arşınlamaya devam ediyoruz. Aslında köyün nüfusu 1980’lerde 1.500’lerde iken şu an göç yoğunluğu 300’lerde bulunuyor..Aynı sitil evleri geçerken arada bir -2 tane- Ruslar’dan kalma “Keveyh” taşından yapılmış evler de göze çarpıyor.. İkinci camiye ve minareye ulaşıyoruz. Bu cami ve minare de keveyh taşından yapılmış… Ancak bu caminin daha önce 3 katlı bir kilise olduğunu sonra kiliseyi bozup camiye çevrildiğini öğrenince içimiz cız ediyor.Caddenin sonuna geldiğimizde köyü de bitirmiş oluyoruz.Söz verdiğimiz gibi Hüseyin amcalara konuk oluyoruz.. Gülsüm teyze karşılıyor bizi… “Amcanız birazdan gelir, ben çay koyayım” diyor. Evin içine giriyoruz.. Yaşlı komşulardan 2-3 kişi daha geliyor.. İkinci çaylardan sonra Hüseyin amca da camideng eliyor. Geniş bir odanın içindeyiz. Ara boşluktan içinde mutfağın olduğu ikinci odaya geçiliyor. İki odanın ortasındaki kapı, bahçeye bakan verandaya çıkıyor..Oturduğumuz odadaki pencereden veranda ve bahçe görülüyor..“Evin Bodrum evleri gibi Hüseyin amca” diyorum, gülüşüyoruz..Yaklaşık 40 yıl Ereğli’de yaşam sürdükten sonra emeklilik dönemlerini köylerinde geçirmek istemişler. Televizyonun üstündeki torunlarının ve çocuklarının fotoğraflarını saymazsak eğer, odanın duvarlarında 2 poster var. Posterlerden biri “Iğdır’ın Kuşları”nı sergileyen poster, ikincisi ise Mustafa Kemal’in kalpaklı fotoğrafı…“Köyümüzü” diyor, Hüseyin amca, “Malakanlar yani Ruslar kurmuş” diye devam ediyor. Aslında Malakanlar’dan Kuyucuk köyünde sohbet ettiğimiz herkes gururla söz ediyor.. Malakanlar’ın o köyde yaşamasından, o köyü kurmuş olmalarından hoşnutlar..Birkaç gün sonra, Kars’ta dolaşırken rast geldiğimiz bir sergi yani Malakanlar’ın fotoğraflarını sergileyen sergi bizi etkiliyor. Giyimleri, mezarları, süsleri, mutfakları, duruşları, bakışları, hüzünleri bir başka geliyor gözümüze…“Malakanlar’dan sonra köye Terekemeler yerleşti” diyor Hüseyin amca, ardından ekliyor; “anneniz de Terekeme.”Malakanlar ne Kuyucuk köyünde ne de Kars’ta artık yoklar… Köyün çoğunluğunu Terekemeler oluşturuyor...MALAKAN kelimesi aslnda Rusca MOLOKAN kelimesinden gelmedir. MOLOK Ruscada “Süt” MOLOKAN ise “Süt içen” manasna gelir...Ortodoks Hristiyanlktan ayrlan Rus tarikatna bu adn verilmesinin nedeni şudur, Ortodoks Ruslarn inancna göre haftada sadece 2 gün süt içilir ancak Ortodoks inanşna karş çkan Malakanlar'n inancna göre ise haftann her günü süt içilmesinde hiçbir saknca yoktur. Tarikatn kökleri 16. yüzyla kadar dayanmasna rağmen ilk ciddi Ortodoks inancna karş duruşlar 28 Mart 1805 tarihinde resmen başlar ve  22 Mart 1809 tarihine kadar bu süreç devam eder. Moskova merkezli Rus Ortodokslarn basks üzerine Çarlk Rusyas bu mezhepten olanlar ülkesinin değişik yerlerine sürmeye başlar. 1876 ve 1877 Rus-Osmanl savaş sonras Berlin anlaşmasyla Kars ve yöresi savaş tazminat olarak Rusyaya braklnca o yöredeki Karapapak ve diğer Müslüman milletler Anadolunun içlerine göç etmek zorunda kalnca Merkezde istenmeyen Molokanlar-Malakanlar Kars yöresine yerleştirilir. Kuyucuk köyünü yeniden kuran Malakanlar köyü planl bir şekilde kurar ve geliştirirler. Malakanlarn inancna göre insan öldürmek yasak sayldğ için askerlik yapmazlar ve etraflarndaki başka milletlerle gayet barşcl yaşarlar.Kuyucuk köyünün ismi yani Kuyucuk Rusça “Gyrujuh” sözcüğünden gelmiş daha sonra isimler Türkçeleştirilirken, “Küçük Kuyu” manasına Kuyucuk denmiş.. Oysa Gyurcukh ismine benzerlikten konmuş…Kuyucuktaki Malakanlar-Molokanlar Ocak 1921 senesinde Ankara hükümetinin Türkiye'de yaşayan herkesin askere alnacağna dair bir kanun çkarmas üzerine ülkemizi terk etmişlerdir. Zira Malakanlarn inancna göre insan öldürmek büyük bir günah saylr ve öldürmelere neden olan savaşlara karş olduklarndan askerlik yapmamaktaydlar. İnançlarna ters olan askerliği yapmamak için Türkiye'den ayrlmşlardr. Malakanlar yöreye süt ürünlerinin işlenmesine dair ileri teknikleri getirmişlerdir. Terekemeler Malakanlardan önce sütü kaymağndan ayrmay bilmezlerdi Malakanlar Süt Makinesini yöreye getirerek sütü kaymağndan ayrma tekniğini insanlarla tanştrmşlardr.Kuyucuk’a yerleşen Terekemeler, bu metodu 1918’lerde yöredeki Molokanlardan öğrenmişler. Malakanlar, deöğirmencilik, çanak çömlek yapımını da yöreye getirmişler… Son Malakan ailesi 1962 yılında Türkiye’yi terk etmişler. Ancak Kuyucuk’taki Malakanlar çok daha önce 1921 yılında gitmişler..Yukarıdaki bilgileri, bir Hüseyin amca söylüyor, bir Gülsüm teyze aktarıyor, bir komşular… Dördüncü çayı verandada içmeye karar veriyoruz.. Verandadan, bahçede toprağın üzerine çıkartılmış patatesler, yeşil domatesler göze çarpıyor.. “Don yediği için bir şey yetiştiremiyoruz” diyor Hüseyin amca…Fotoğraflar çektikten sonra izin isteyip, hoşçakalın diye vedalaşıyoruz.. Oysa Kuyucuk’ta kaldığımız sürece bir iki defa daha konuk oluyoruz sofralarına da, dostluklarına da, sıcaklıklarına da yaşlı amca ve teyzenin…Diğer arkadaşlarımızın göldeki kuş gözlem evinde olduklarını bildiğimiz için adımlarımızı o tarafa doğru yönlendiriyoruz Tuncay, Senem ve ben. Ovada ilerledikçe havanın kuru ayazı yüzlerimize çarpıyor. Oysa hava çok sıcak geliyor bize…Yanımızdan bir at sürüsü dört nala geçiyor.. Artlarından sürünün çobanı atınınüzerinde yanımızdan geçiyor ve “ordalar” diyor.. Diğer arkadaşlarımızı kast ederek… Uçsuz bucaksız bir meradayız.. Baktığınız her nokta sizi sonsuzluğa götürüyor.Kuş gözlem evi bir karavan ve bir kulübeden oluşuyor. Kulübe barınma, karavan ise kuş halkalama için kullanılıyor… Kuşçuluk tamamen gönüllülük ilkesine dayanıyor.. Biz ulaştığımızda kuş gözlem evinde Kafkas Üniversitesi’nden Yakup, İlknur, İngiltere’den John vardı… John kuşlara halkalama işini yapıyordu...Gölün bazı noktalarına ağlar geriliyor… Bu ağlar saat başı kontrol ediliyor. Ağa takılan kuşlar, kuşlara zarar vermiyen ince bez torbalara konulup gözlem evine getiriliyor. Burada üzerinde “Ankara / Turkey” yazan ince alüminyum halkalar takılıp bırakılıyorlar.. Bu şekilde kuşların göç yalları ve göçleri takip edilebilmektedir. Bu halkalar bir nevi kimlik görevi görüyor..Yakup geçen ay üzerinde Afrika’dan geldiğini yazan bir halka olan kuşu görmelerinin heyecanını paylaşıyor bizimle… Bir süre John’un halkalama işini izliyoruz..Çok tatlı bir esinti var havada. Karavanın önüne sandalyelerimizi koyuyoruz.. İlknur’un getirdiği nescafeleri içerken, sohbetimiz akşamı bulduruyor.Kars’ta “Kars Uluslararası Kafkas Kültür Festivali” devam ediyor.Kars kalesindeki etkinlerde bu akşam Kardeş Türküleri ve Funda Arar var. Akşam, otobüsümüz bizi konsere, Kars kalesine götürüyor. Kars kalesi kentten bakıldığında etkileyici bir görünüme sahip…Tepedeki kaleye ulaşmak için, taşlı yoldan bir süre tırmanıyoruz... Çok kalabalık… Kaleyi çevreleyen surlara çıkıp Kardeş Türküleri’ni dinleyeme başlıyoruz.. Kardeş Türküleri, Gürcü şarkısından, Romanca’ya, Lazca şarkıdan, Ermenice ezgiye, bir bir söylüyor. Kalabalık coştukça coşuyor.. Kars’taki bir etkinliğe Kardeş Türküleri’nden başka bir grup çağrılamazdı diye düşünüyorum.Kale, içinden bakılınca da etkileyici bir görünüme sahip.Kars kalesi, M.S. 1153 yılında Selçuklular’a bağlı Saltuklu Sultanı Melik İzzeddi’in emri ile Veziri Firuz Akay tarafından yaptırılmış..Aleksandr Puşkin yine “Erzurum Yolculuğu” isimli kitabında kaleden şöyle söz eder; “Sabahleyin kenti dolaşmaya çıktım. Kardeşlerden küçüğü gönüllü rehberim oldu. Erişilmez savunma mevzilerine ve yalçın bir kaya üstüne kurulmuş kaleye baktıkça, Kars’ı nasıl ele geçirebildiğimize şaşıp kalıyordum.”İşte o yalçın bir kayanın üzerine kurulu Kars kalesinde, Kardeş Türküleri söyledikleri ezgileriyle bizi Anadolu’nun her köşesine savuruyordu.. Funda Arar sahneye çıktığında, biz de bir-iki arkadaş Kars’ın gecesini yaşamak istediğimizden kaleden çıktık.Kaleden aşağıya indiğimizde, Kaleiçi mahallesi denilen kalenin eteklerinde dolanıyoruz bir süre…Havariler Kilisesi gözümüze çarpıyor ilk önce… Kilise, kentteki Ermeni kiliselerinden birisi olup, üzerindeki taş işlemeler ilgi çekici..Evliya Camii, Fethiye Camii’de dolanıp taş köprünün üzerinden geçip hamama ulaşıyoruz. Hamam restore edilmiş, sergi salonu olarak kullanılıyor. Bizim gittiğimizde dünkü Kars ile bugünkü Kars fotoğraf sergisi sergileniyordu.. Arkadaşlarım fotoğrafları dikkatlice izlerken, Aleksandr Puşkin benim peşimi bırakmıyordu; “Kars’a vardık. Kente yaklaşırken bir Rus trampetini duydum. Kalk borusu çalıyordu. Nöbetçi, kimlik belgemi alıp komutana götürdü. Yağmur altında yarım saat bekledim. Neden sonra geçmeme izin verildi. Klavuzuma, beni hemen bir hamama götürmesini emrettim. Dik, eğri büğrü sokaklardan geçtik. Kötü Türk kaldırımlarında atların ayağı sürçüyordu. Harap bir evin önünde durduk. Hamam burasıymış.”Aleksandr Puşki’nin arındığ ıhamam, bu hamam mıydı acaba derken eski çarşı içine doğru yol aldık…Ne kadar eski oluşumu korumakta zorlansak da, Kars’ın yapısından olsa gerek değşiik bir atmosferi var.. Bazen yaşıyan evlerin, bazen cumbası kırık evlerin oluşturduğu sokaklardan geçtik hep. Işığı yanan eski bir ev gördüğümüzde çocuk gibi sevindik..Bütün resmi kaynaklarda, Türkiye’nin ilk planlı kenti olması ile öğünülen Kars’da kaybolma korkusu yaşamadan dolaşabiliyorsunuz..Dışarıdan çok hoş görülen “Kamer Cafe”de, çay içmek için içeriye giriyoruz… Kamer Cafe’ye girince, içinin de - içindekilerin de hoş olduğunu görüp her Kars’a gelişimizde bir kahve içimi de olsa uğruyoruz… Yöresel yemeklerin de olduğu Kamer Cafe’de, çayımı yudumlarken büyük camlı pencereden karanlık Kars sokağına bakıyorum.Aklımda Tanıl Bora’nın “Taşraya Bakmak” isimli kitabında Kars hakkındaki sözleri;“Taşra kenti olan Kars, doğal sebeplerden dolayı dışarıya kapalı olan küçük taşra kentlerindendir.Burada yaşam dört şey üzerine bina edilmiştir; Mahrumiyet, masumiyet, mahremiyet, muhalefet.Şenlikte 2. gün - CumartesiBizim Kars’ta bulunduğumuz tarihlerde, Tarihi Ketler Birliği’nin toplantıları da Kars’ta düzenleniyor..Aynalı Köşk’te, Oktay Ekinci’nin yapacağı sunumu izlemek için Tuncay’la erken saatlerde köyden ayrılıyoruz.. Programımıza göre öğleye kadar Tarihi Kentler Birliği’nin toplantısını izlemek, öğleden sonra ise Ani harabelerine gidecek olan arkadaşlarımıza katılmak…Aynalı Köşk’e ulaştığımızda sürprizle karşılaşıyoruz.. Resterasyonu tamamlanmadığı için Aynalı Köşk’teki toplantı Sarıkamış’ta bir otele alınmış..Zaman kaybına uğramamak için, biz de o zamanı Kars’ta dolaşmaya ayırmaya karar verdik.. Hem günlük gereksinimlerimizi karşıladık hem de Kars’ı sokak sokak gezdik…Kars nasıl bir kent diye sorarsanız eğer; çok güzel derim… Ben, soyut heykelllerden çok somut heykelleri (yani ete kemiğe bürünmüş figürlü heykelleri, aslan gibi, kadın gibi, at gibi) sevdiğimden olsa gerek, Kars bu sevgimi karşılıyor… Kars’ın çarşısından, sokaklarına adım adım geziyoruz. İnsanlarıyla birebir sohbet etme şansını yakalıyoruz..Sokaklarda dolaşırken, Oktay Ekinci’nin 2007 Kars Kent Kurultayı’ndaki konuşmasının giriş kısmı aklıma geliyor; “Eğer Bakü’yü görmedinizse üzülmeyin, Kars size gösterir. Eğer Tiflis’i görmediniz ise üzülmeyin Kars’ta görebilirsiniz. Eğer Erivan’ı merak ediyorsanız yine size Kars yardımcı olacaktır. Hatta St. Petersburg’u tanımak için bile Kars’tan çok şey öğrenebilirsiniz. Çünkü Kars Avrupa’Dan Kuzey Denizi kıyılarına tırmanan, oradan bütün Rusya’yı bezedikten sonra Kafkasya kentlerine de kimlik katan Baltık mimarisinin ülkemizdeki yegane kenti… Yaşama kültürü ve gelenekleriyle de ‘Anadolu’nun Kafkasyası’, aynı zamanda ‘Kafkasya’nın Anadolus’dur” diyor.Ben Bakü’yü, Tiflis’i, Erivan’ı, St. Petersburg’u görmemiş biri olarak Kars’ın sokaklarını arşınlarken, yakalamaya çalışıyorum…Öğleden sonra Ani harebelerine doğru yola çıkıyoruz. Ani, Kars’a 42 kilometre uzaklıkta… Ani’ye vardığmıızda devasa bir sur karşılıyor bizi… Yapılan araştırmalar Ani’deki yerleşmenin Kalkoltik Çağa (İ.Ö. 4000) değin uzandığını ortaya koymuş.. Ancak antik kentin siyasal ve tarihsel açıdan önem kazandığı dönem Bagratlı Krallığı dönemidir.Ortaçağ’da İpek Yolu’nun Anadolu’ya ilk giriş noktasında bulunması sebebiyle ticari önem kazanan Ani, M.S. 964 yılından itibaren Bagratlı Kralı Aşot taarfından yaptırılan ilk sur sistemi ile bir kent özelliği kazanmaya başlamış. İkinci sur sistemi 978 yılında Bagratlı Kralı Sembat döneminde tamamlanmış olup, sonsur sistemi Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın şehri 1064 yılında fethetmesinden sonra Şeddatlı Beyi Ebul Menucehr tarafından tamamlanmış.Toplam 4.5 kilometre uzunluğundaki surlar içerisinde camiler, kiliseler, saraylar, kervansaray ve hamamlarınyapıldığı anıt yapılarla mimari bir bütünlüğea ulaşan kent 15. yüzyıl sonuna kadar ticari önemini korumuş bu arada birçok siyasi imparatorlukların etki alanında kalmış.Sasani, Abbasi, Bizans, Gürcü, Selçuklu krallıklarından Ortaçağ sonlarına kadar Ani Krallığı’na başkentlik yapan antik kent, nihayet Ümit Burnu’nun keşfi ile ticaretin deniz yoluna kayması ile yavaş yavaş önemini kaybederek 16. yüzyıl sonlarında terk edilmeye banlanmış..Kente girişi 7 kapı sağlıyormuş ancak şu an 3 kapı ayakta ve biz Aslanlı Kapı’dan giriş yapıyoruz.. Kapının üzerinde arslan rolyefi göze çarpıyor. Ani’ye girince, heybetli bir atmosfer sizi avucunun içine alıyor. Ani’nin içinde ilerlerken sol tarafınızda coşkulu akıp giden Arpaçay çayı Ermenistan ile sınırımızı oluşturuyor.. Biraz ileridike yıkık taş köprü ise, Ermenistan ile bağlantıyı sağlayan bir köprüymüş..Tarihi Kentler Birliği’ne katılan konukların da katılımıyla Ani hareketleniyor.Antik kentlerin insan figürüyle bütünleştiğine, keyiflendiğine bir kez daha tanık oluyorum. Ani’de Prof. Metin Sözen hoca ile karşılaşmak da, selamlaşmak da ayrı bir keyifti..Ani’de ilerlerken önümüze ilk Büyük Katedral çıkıyor. Yazıtlara göre, kilisenin temelleri Bagratlı Kralı II. sembat taarfından M.S. 990 yılında atılmış, ancak Kral Sembat öldükten somra kiliseyi eşi Kraliçe Katranide tarafından 1010 yılında bitirilmiş.. Kilisenin planı haç şeklinde olup ortadaki alan kemerleri taşıyan dayanıklı sütunlarla sınırlandırılmış. Katedralin üç kapısı mevcut.. Kapılardan biri halk kapısı, ikinci kapı patrik kapısı, üçüncü kapı ise kral kapısıdır.. Kilisenin mimarı ayın yüzyılda İstanbul Ayasofya Kilisesi’nin tamiratını yapan Tridat ustadır.Kırmızı renkli tüf taşından inşa edilen katedral, 1064 yılında Sultan Alparslan’ın Ani’yi feth etmesinden sonra camiye çevrilmiş ve ilk fetih naması kılınmıştır. Bu yüzden katedrale Fethiye Camii’de denilmekte..Katedralin biraz ilerisinde Abughomrent (Resimli) Kilise bulunuyor. M.S. 980 yılında Prens Pahlavuni tarafından yapılan kilise, silindirik bir yapıya sahip. Kilisenin sekizgen kubbesinin her köşesinde bir pencere mevcut.. Bizim ulaştığımızda resterasyon çalışmaları yapılan kilisenin sağ dış duvarında oyma tekniği ile yapılmış bir güneş saati dikkati çekiyor..Ani harabelerini saatlerce gezebilirsiniz ve bu saatler süren geziniz boyunca; Tigran Honents Kilisesi, Selçuklu Kervansarayı, Aziz Prktıch (Keçel) Kilisesi, Selçuklu Sarayı, Küçük Hamam, Bakireler Manastırı gibi çeşitli süreçlerde, çeşitli gerekçelerle inşa edilmiş yapılar sizin karşınıza çıkıyor.. Örneğin Ebul Menuçehr Camii, planı bilinen ve günümüze sağlam bir şekilde ulaşan en eski Selçuklu eseridir. Ani şehrinin Selçuklular tarafından fethinden sonra, Ebul Menuçehr Bey tarafından 107 yılında yaptırılan camii Anadolu’daki ilk Türk camii olma özelliğine sahip. Zemin katının yarısının toprağa gömülü olarak inşa edilen caminin, 99 basamaklı minaresi de ayakta.Her yapı kendi gizemini kendi içinde barındırsa da ben en çok Gençkızlar Kilisesi’ni sevdim. Bu kiliseyi sevmemin nedeni ise, Türkiye ve Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay nehrini yukarıdan soluksuz izleme şansınızın olması.. Sarp kayalıklar üzerinde 13. yüzyılda inşa edilen Gençkızlar Kilisesi kervan yoluyla da bağlantılıdır…Ani harabelerine gezimizin sonuna yaklaşıyoruz.. Giriş yaptığımıız Aslanlı Kapı’dan çıkış yapacağız…Aslanlı Kapı’nın içeriden bakılan yüzeyinde Nazilerin de kullandığı gamalı hac dikkati çekiyor... 4 ayağı olan hacın hava, su, ateş ve toprağı simgelediği ve Nazilerin de buradan esinlendiğini söylüyor rehberimiz..Devasa surlar, akşamın alaca karanlığında bütün gizemini yansıtıyor..Kısa bir döneme kadar askeriyenin sınırları içinde olan Ani harabeleri daha önceleri izinsiz gezilemiyormuş.. Askeriyeden çıkıp Turizm Müdürlüğü’ne bağlanan Ani’ye çok fazla turistin geldiği gözlenebiliyor…Ani’yi tepedeki haşmetiyle, gökten yere doğru uzanan siyah bulutların slüetinde bırakıp Kuyucuk’a yöneliyor otobüsümüz..Şenlikte 3. gün - PazarAslında her günümüz pazar günü gibi geçse de bugün pazar… Ve pazar gününün miskinliği, ağırlığı üzerimizde hissedilebiliyor.. Dolayısıyla pek programlı birg ün değil..Zaten arkadaşların bir kısmı gitti ya da gidecek… Keyifli bir pazar kahvaltısının ardından göle gidilecek, yani kuş gözlemevinin olduğu yere..Birkaç gündür Kars’ta incelemeler yapan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Kuyucuk Gölü’nde yapılan çalışmaları yerinde izlemek üzere günün bir saatinde göle gelecek.. Doğal olarak köyün delikanlılarında, muhtarında, köyün ileri gelenlerinde gözle görülür bir heyecan var. Köydeki yurttaşları göle götürmeye çalışıyorlar. Bakanın ziyaretinin köyleri için iyi olacağı düşünülüyor ve dilden dile aktarılıyor.Biz de kuş gözlemevinin olduğu bölgeye gidiyoruz..KuzeyDoğa Derneği’ndeki arkadaşların koşuşturmaları, gelen - giden traktörler, çocuklar, Skytürk TV’den Çağatay Yolda, Star TV’den Hakanla Geziyorum yapımcıları, kameramanları, sunucularının telayı, ikramlar, çevre köyden gelenler, bizler tam bir piknik havası…Üstelik hava sıcak mı sıcak.. Tam bozkırın kuru sıcağı…Geldiğmiziden bu yana, disiplinli çalışmalarına tanık olduğumuz İngiltere’den John, Hindistan’dan Rakeshuyas’ın da ortalıktaki rehavete kapıldığı görülüyor..Bakanı bekliyoruz, hep beraber…Ama biz bakanın gitmesini de bekliyoruz. Çünkü onun gidişinden sonra bizim ekibimiz Çıldır Gölü’ne gidecek..Öğle saatlerinde nihayet bakanın siyah arabası gözle görülüyor toprak yolda.. Vali, kaymakamlar ve diğer görevliler Bakan Ertuğrul Günay’ın yanında protokolü oluştursa da bulunduğumuz alan yani gölün kıyısı protokol alışkanlıklarına uygun bir alan değil..Zaten Ertuğrul Günay da orada bulunanlara çok sıcak davranıyor.. İyi iş çıkarıyorsunuz, hoşuma gitti havasında daha çok..Dr. Çağan Şekercioğlu güzel bir sunumla Kuyucuk Gölü’nde çalışmaların ne zaman, neden başladığını, şu an hangi aşamada olduklarını ve köyün, gölün sorunlarını aktarıyor.. Bakan Ertuğrul Günay teleskopla kuşları takibe alıyor. Görevlilerden biri uçak saatini anımsatınca kendisini bekleyen araca yöneliyor.. “Birkaç gündür Kars’tayım. Kuyucuk Gölü’ne gelmek en iyi kazanımlarımdan oldu.. Sizleri kutlarım” sözleri ise KuzeyDoğa ekibinin ve tüm katılımcıları rahatlattı.Biz de Çıldır Gölü’ne gidebilmek için hazırlanıyoruz.. Ama önce Kuyucuk’a gidip eşyalarımızı almamız ve köylülerle vedalaşmamız gerek..Ertesi sabah dönüş günü…Sabah sorun yaşamamak için Çıldır’dan sonra Kars’a gitmeyi ve Kars’ta KuzeyDoğa’nın proje evindoe o geceyi geçirmemiz planlanıyor..5 kişilik biz ve KuzeyDoğa’dan Emrah’tan oluşan ekibimiz otobüsle Çıldır’a doğru yöneliyoruz. Çıldır yaklaşık 55 kilometre uzaklıkta.. Arpaçay ilçesini geçip Çıldır Gölü’ne yaklaşıyoruz.. Göl gözüktü ve otobüsümüzün solunda bir süre bize eşlik ediyor. Biz Atalay’ın lokantasını bulana kadar..Çıldır Gölü 123 km2’lik alanıyla Doğu Anadolu’nun ikinci büyük gölü… Çıldır Gölü’nün en büyük özelliği kış mevsiminde gölün donması ve yaklaşık 1-1,5 metrelik buz tutması..İşletmenin sahibi Atalay Be, “1 ay sonra gelseydiniz bizi gölün üzerinde atlı kızaklarla dolaştırırdık” diyor. Lokantanın arkasındaki boşlukta kızaklar gözümüze çarpıyor..Tuncel Kurtiz’in oynadığı Reis Çelik’in filmi “İnat Hikayeleri”ni izlemiş miydiniz? O film, Çıldır Gölü donduğu zaman ve şu an bizim içinde bulunduğumuz Atalay’ın yerinde çekilmiş.. Bu film, yöre halkının doğayla inatlaşmasını nefis aktarıyordu..Sazan balıkları masaya geldiğinde, biz restoranın duvarına asılmış yüzlerce fotoğrafı inceliyorduk..Tuncel Kurtiz, Halil Ergün fotoğraflarda ilk dikkati çeken yüzler olsa da onlarca ünlü ünsüz kişiler var fotoğraflarda..Fotoğrafların arasında bazı yaka fotoğraf rozetleri de göze çarpıyor.. Dursun Akçam’ın yaka rozeti gözüme çarpıyor. Dursun amca da gelmiş diyorum Atalay’a gülümseyerek..“Dursun Akçam buralıdır” diyor Atalay, “Çıldırlı…”Hem masadaki sohbete katılıyorum hem de gözüm Çıldır Gölü’nde…Zaman aktıkça göl ve çevresi renkten renge, şekilden şekile giriyor.. Çıldır Gölü’yle vedalaşma vakti geldi artık… Bu sefer Çıldır Gölü’nü otobüsümüzün sağına alıp Kars’a doğru gidiyoruz..Kars’tayız… Proje evinde… Büyük bir ev… Odalarda ranzalar göze çarpıyor… Önder; “Bu evin rekoru 24” diyor… Ev bir nevi üs görevi görüyor…Projenin, teori kısımları, yazışmalar, barınma, çizimler, bitki çalışmaları, öğrencilerin konuk edilmesini bu ev üstlenmiş durumda…Sabah erken saatlerde proje için Iğdır’a gidecek olan Çağan ve John ile vedalaşıp sokağa çıkıyoruz akşam… Tanıdık bir kentin sokaklarında dolaşırg ibi dolaşıyoruz.. Ümit de katılıyor grubuluza…Kars’a ilk geldiğim gün düşündüğüm “kadar”dan uzaklaşmış, içimde var olmuştum, kentin… Kars parkında otururken, bir ara Emrah elinde doğum günü pastasıyla geliyor. Ümit’in doğum günüymüş o gün… Herkes şaşkın… Ümit daha şaşkın.. Birbirlerini hiç tanımayan insanlardan oluşan grubumuz o kadar mutlu ki… Görülmeye değer… Zaten hayat, başkalarının mutluluğuna da ortak olduğunuz zaman anlamlı değimi ki?Kars’ta son geceyi tamaladığımızda; kahkahalarımız Kars’ın sokaklarını çınlatıyordu..Kars’tan ayrılışKars garına geldiğimizde, garın bayraklarla süslendiğine tanık oluyoruz…Nursen hanıma dönüp; “Karslılar gelişimizden o kadar mutlu olmuşlar ki şenliklerle uğurluyorlar” diyorum. Gülüşüyoruz…Oysa 6 Ekim, Mustafa Kemal Atatürk’ün Kars’a gelişinin yıldönümü…Önder ve Emrah da gara bizi uğurlamaya gelmişler. Farkında değiller ama aslında biz de onları uğurluyoruz.Onlar bizi İzmir’e uğurlarken, biz de onları “tutkularına” uğurluyoruz…

Tren, geldiği yoldan kıvrıla kıvrıla yol alırken, “ülkede güzel şeyler de oluyor” diye düşünmekten kendimi alamıyorum…

Son Güncelleme ( 28 10 2008 )