Bireysel MİLAS ANSİKLOPEDİSİ (Cilt 1)

Halim Şafak ŞANLIDAĞ / Milas Belediyesi Kültür Yayınları-22 / 294 sayfa Ayşegül Şenay KAŞKAR -  

Bireysel MİLAS ANSİKLOPEDİSİ (Cilt 1)
Bu içerik 812 kez okundu.
Halim Şafak ŞANLIDAĞ / Milas Belediyesi Kültür Yayınları-22 / 294 sayfa Ayşegül Şenay KAŞKAR -   Halim Şafak Şanlıdağ, 29 Eylül 1962’de Milas’ta Giritli bir dedenin torunu olarak doğdu. Yazmaya 1970’lerin sonunda başladı. Yazıt, Eşik ve Kavram/Karmaşa, imlasız, postimlasız gibi dergi oluşumları içinde yer aldı. Şimdilerde bir grup arkadaşıyla Bireylikler’i çıkarıyor. Yazıt, Eşik, Varlık, Kavram/Karmaşa, İmlasız, Yasak Meyve ve Bireylikler gibi dergilerde ve BirGün, Evrensel gibi gazetelerde yazdı. Melahat ve kızları Ceren’le 1980 yılından bu yana Kayseri’de yaşıyor ve -çok özel bir not- Milas’a dair yazacaklarını tamamladıktan sonra Milas’a kesin dönüş yapacağını söylüyor ... Haber Kayseri’nin internet sitesinde 8 Şubat 2011 Salı günü yayınlanan röportajda, Halim Şafak için şöyle deniyor: Şair, daha çok eleştirmen. Ama kendini tanımlamıyor, çünkü kimliğin başkaları tarafından verilebileceğine inanıyor. Edebiyatta eleştiriyor, dünyayı eleştiriyor. Günümüz uygarlık dünyasının eleştiriye ihtiyacı olduğunu savunuyor. Bunları söylediği için korkuyor da bir taraftan. “Bireylikler” dergisini çıkarıyor. Kayseri’de çok okunmuyor ama İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de edebiyat çevrelerince çok önemseniyor. Zaten Kayseri’de bu tür işlerin karşılığı olmadığına, olmadığı için de edebiyatçıların, örneklerinde görüldüğü üzere Kayseri’yi terk ettiklerine inanıyor. Yalnızlıktan beslenen Şair ve Eleştirmen Halim Şafak, aslen Milaslı ama tüm edebi yapıtlarını Kayseri’de kaleme alan, bugün İstanbul edebiyat çevrelerinde adı sıkça duyulan “Kayserili” yazarların başında yer alıyor... Haber Kayseri muhabiri Selma Kara’nın, “Yazmaya nasıl başladınız?” sorusunu Şafak şöyle yanıtlamış “Okurluğum yazarlığımdan eskidir. İlkokul yıllarında gülünç bir şekilde okumaya başladım. 70’li yılların başında halam bir okulda çalışıyordu, eniştem de gece bekçisiydi. Halamlar 15’er gün okulda kalıyorlardı. Eniştem gece çalıştığından, ben de halam yalnız kalmasın diye yanında kalıyordum. Televizyon var, ama halam hiçbir şekilde açtırmıyor. Ve her sınıfta kitap var. 8 sınıf vardı, ben o sınıflardaki bütün kitapları okumuştum. Okurluğum eniştem sayesindedir, eniştem gece bekçisi olmasaydı, halam o televizyonu açsaydı ben okumazdım...”   Kitapları: Şiir- Kendini Kanatan Düşler (1992), Baştan Sona Susmak (1996), Bireylikler (1999), Kayıplar Kitabı (2000), Kendini Kanatan (2004), Bağırıp Çıkacağım Bu Hayatın İçinden! (2006), Yarım Gece (2010), Eleştiri- Yolculuk Şiire (1995), Saptamalar Vurgular (1999), Hayat ve Ölüm (2006), Anma- Parantezin İçindekiler (2007), Metin Akbaş: “Bir us(l)anmaz Ozan” (2012), Antoloji- Sarıçay’dan Ömür Uzatma Kahvehanesi’ne Edebiyatta Milas (2007) Şanlıdağ ayrıca, Milas Belediyesi Kültür Yayınları kapsamında yayınlanan Nahit Ulvi Akgün Caddesi (2010), Gürleğen Dağ Rüzgarı: Maksut Doğan (2011), Karyalı Şair: Muzaffer Kale (2012) ve Nazmi Yükselen (2013) adlı kitapları yayına hazırladı. Bireysel MİLAS ANSİKLOPEDİSİ’ne, Milas Belediye Başkanı Muhammet Tokat’ın yazdığı ‘Mutlu zaman’ başlıklı önsöz ile giriş yapıyoruz… “Çocukluk hepimizin hatırında tutmak istediği, unutmamak için ne gerekirse yaptığı, ama bir daha dönülmesi mümkün olmayan, insan zihninde ve sararmış siyah beyaz fotoğraflarda kalmış ‘mutlu zaman’dır. Bizim ‘mutlu zaman’ımızı Milas daha anlamlı hale getirmiş, mutlulukla yaşamamızın ya da mutlu olmamızın olanağı olmuştur. Söz konusu Milas olunca çocuklukların birbirine girmesi ve tek bir çocukluk haline gelmesi mümkündür. Hemşehrimiz Halim Şafk Şanlıdağ, daha çok 1960-1980 arasına odaklanan oylumlu kitabı Bireysel Milas Ansiklopedisi’nin ilk cildinde kendi çocukluğundan hepimizin çocukluğuna vararak kimi zaman bizi hüzünlendiren hatta kederlendiren, kimi zaman da mutlu eden bir Milas portresi ortaya çıkarmış. Halim Şafak’ın anlattığı dünya hepimizin geçmişidir, az ya da çok çocukluğudur. Biz yaştakilerin bunu daha iyi anlayacağını umut ediyorum. İnsan bir öyküsü olduğuna inanan hatta bunu kabul eden hayvandır. Halim Şafak kendi öyküsünü anlatırken, bilerek bilmeyerek hepimizin öyküsünü anlatmış orda da kalmamış zihinlerden silinmesi zor bir Milas ortaya koymuş. Kitaba giren her sözcük zihnimizde kalan fotoğraf ve anları çıkarıp kitaba doldurmuş diyebilirim. Halim Şafak için her sözcük geçmişte kalan bugüne gelen Milas’tan bir şey çıkarıp bizimle paylaşmasına yaramıştır. Milas Belediyesi olarak baştan beri şehrimizle ilgili kültür sanat edebiyat temelli bir birikim oluşturmaya çalışıyoruz. Kültür Yayınlarını oluşturmamızın temelinde bu birikimin ortaya çıkarılması çabası var. Kuşkusuz bu konuda ne yaptığımızın ne yapmadığımızın kararını tarih verecek, ama mütevazı da olmak zorunda değiliz. Nahit Ulvi Akgün, Maksut Doğan, Muzaffer Kale gibi hemşehrilerimizin yazıp söyledikleri ile oluşturdukları her Milaslı’nın bir ucundan dâhil olduğu ya da kendini bulduğu, kendini orda kabul ettiği dünyadır. Sözünü ettiğim ‘mutlu zaman’a dönmemiz keşke mümkün olsaydı. Halim Şafak’ın tam bir bireysellikle anlattığı dünya kime iyi gelmezdi ki! Hemşehrimiz Halim Şafak’a Milas temelli geçmişini, yani geçmişimizi bizimle paylaştığı için teşekkür ederim.” Bu “Ansiklopedi”nin nasıl bir kitap olduğunu, yani nelerden bahsettiğini bence en iyi anlatan bir bölümü aktarmak istiyorum şimdi de ... Ötesi size kalmış... Bilebildiğim kadarıyla, kitabı edinmek için Milas Belediyesi’ne başvurmanız gerekiyor ...   Bahçe “Milasta eski birkaç ev hepsi bahçe içinde” Evlerin ağaçlar, çiçekler ve sebzelerle dolu önüne, arkasına, dört yanına dönük farklı tanımlama ve adlandırmalar var. Evin, evlerin ortasında kalan üstü açık, duvarla çevrili boş alana avlu ya da hayat, içinde ev olsun olmasın sebze, meyve ve çiçek yetiştirilen yere bahçe, aynı biçimde küçük sebze ve meyve bahçesine de harım deniyor. Milas denince bunların hepsini birlikte düşünmek gerekiyor. Milas evlerinin büyük çoğunluğunun avlusu, bildik avlu/hayat tanımlamasının dışında durur. Çünkü bu avlularda çiçekler, meyveli meyvesiz ağaçlar ve sebzeler bulunur. Avlu, harımla bahçe arasında bir yerde durur. Evin de (dam) olduğu, sebze ve meyveciliğin yapıldığı geniş alanlara da bahçe deniyor. Bütün bunlar Milas evlerinin avlu ve hayattan çok bahçenin içinde olduğunu ifade etmemizi sağlıyor. Bu bağlamda Milas evleri avlu, hayat, harım ve bahçenin tam ortasındadır. Öyleyse Milas’ta evler bahçe içindedir. Bahçe; Milas’ın özelliklerinin başında gelir. Sıkışıp kalmış evlerin bile küçük de olsa bahçesi vardır. Sarıçay kenarında ya da değil, sebze ve meyve tarlalarının bahçe olarak tanımlanması da aynı kültürle ilgilidir. Avlular, hayatlar şenlikli bahçelere döndürülmüştür. Bahçe, evle birlikte yaşama alanıdır. O bahçeler aynı zamanda çiçek tarlasıdır. Çiftçilik yapılan toprakların türlü çiçeklerle şenlendirilmesi de aynı kültürle açıklanabilir. Bahçe, Milas’ın kendini doğaya dâhil etme, doğayla ilişki kurma yoludur. Bu, dışarıdan gelenin de bir zaman sonra dâhil olduğu kültürdür. Bugünün daha çok az katlı apartmanlarından oluşan sitelerini saymazsak genelde bu böyledir. Bugün karşısında bunun ilkellik olarak algılanmaya açık olduğunu biliyorum. Bahçe kültürü de uygarlıkla ilgisine rağmen günümüzde insanın ilkelliğinden güç alır. Çünkü ilkel, kendini doğanın içinde hissettiğinde mutludur. Bahçeler de, şehir de bunu sağlamak için vardır. Bugün çoğu yara bere içindeyse de okullar, işyerleri hatta fabrikalar bile bu kültürden payını almıştır. Modern dünyanın bahçesi bu tartışmanın dışındadır. Bahçe, düzenlenmiş doğadır. Bu yüzden de az ya da çok devletin oluşturduğuyla ilgilidir. Doğanın insan tarafından düzenlenmiş ya da yeniden oluşturulmuş halidir. Buna itirazım yok. Hatta insanın bu düzen arzusu sonuna kadar eleştirilebilir. Ne var ki düzenlenmiş de olsa bahçe, evi doğanın içinde tutma arzusunun sonucudur. Uygarlığın içinde bir doğadır. Dünyanın sentetikleşmesi ve yerin göğün betonlaşması karşısında buradaki düzenlemeyi geçip bahçeyi savunabiliriz. İnsan kendi eliyle doğayla arasındaki uzaklığı her geçen gün bir daha kapanamayacak biçimde çoğaltmış olsa da bahçe bunu azaltan, gerileten olgudur. İnsanın sınırlarını çizdiği özgürlüğe rağmen bahçe olumlanabilir. Bahçeyi budanmış ağaçlara, yerleri belirlenmiş, saksılara doldurulmuş çiçek ve sebzelere, en azından mekânla ve mekânın bahçeyle ve insanın her ikisiyle kurduğu ilişkiye bakarak düzenine rağmen insanın doğada olma isteğinin ve yerleşikliğinin eksik fazla sonucu olarak kabul edebiliriz. Ağaç ve çiçekler bu düzeni bozmak için zaten elinden geleni yapar! Bahçe olgusunun en azından Milas özelinde devlette bulduğu karşılık da önemlidir. Geçmişin Devrim İlkokulu’nu, Merkez Ortaokulu’nu, Askerlik Şubesi’ni, Tekel’i, Ağa Camisi’ni, eski Hastaneyi, başka camileri ve onların bahçelerini hatırlarsak, ne demeye çalıştığım anlaşılır. Hayıtlı’ya, Şevketiye mahallesine indiğimiz zaman da görecek olduğumuz yine bahçeli evlerdir. Ama ben illa ki portakal çalmadan edemediğimiz Kazım Ağa’nın bahçesi derim. Çünkü öbürlerine göre kendini kenarda tuttuğu hatta sakladığı için oldukça gizemli durur. Onun bu gizemliliği bizi korkutmuştur da. Çevresi iyice boy atmış ağaçların oluşturduğu çit ve dikenli telle çevrilidir. Portakallar, mandalinalar, limonlar ve diğer meyve ağaçları onların arkasında durur. Kimin yaşadığını bilmediğimiz ev de, çiçekler de oralarda bir yerlerdedir. Oradan portakal çalan çocukların hızına şimdiye kadar kimse yetişememiştir. Hız ve korku arasında ancak bu kadar olumlu ilişki kurulabilir! Benim Kazım Ağa’nın bahçesine halâ girmemiş olmamsa o baştaki büyüyü bozmamak içindir. Etrafından oluşturduğumuz bahçe düşüncesi beni daha fazla mutlu etmektedir. Hacıapti mahallesindeki Ağa Camii’nin bahçesini de anmadan geçemem. İlkokul dörtte ya da beşteyken Kur’an kursuna gitmemiz, sureleri ezbere bilmek dışında bizde dinsel pek bir şeye yol açmamışsa da, caminin bahçesinin hayatımıza katkılarını unutamam. Koca çınar ağacının altında kızlı erkekli oynadığımız voleybol ve yakar topların ardından iştahla yediğimiz macunların tadı damağımdadır. Bahçenin orasında burasındaki çiçekler, çam, zeytin ve incir ağaçları caminin güzelliğidir. O gün bu gündür her geldiğimde yemişini yemeden geçmediğim incir ağaçlarını da her zaman sevgiyle anarım. Caminin bahçesi en azından bende iz bırakan bahçeler içinde önde bir yerdedir. Çamlı sokak diye bilinen varsıl mahallesinin geniş bahçeli evlerden oluşması da aynı kültürdendir. Milas’ın varsılı da, yoksulu da bahçeli evde yaşamak ister. Bu; şehri koruyan, kollayan bir kültürdür ve yerleşikliğin işaretlerindendir. En somut karşılıklarından birini evler kadar belediyenin geçmişten bu yana oluşturduğu parklarda ve çoğu yerel devlette de karşılık bulmuştur. Başta saydıklarıma ek olarak Esentepe ve Süsyolu’nun kenarındaki park bunların öne çıkanlarındandır. Seksenlerden sonra belediyenin Balavca deresinin bir bölümünü parka dönüştürmesi de bununla açıklanabilir. Öyleyse Milas için; bahçeli evlerin, bahçelerin şehridir de diyebiliriz. Bahçe büyükse harımdır. Harımın özelliği, genişliğinden dolayı daha fazla ağacın olması ve sebze dikmeye daha fazla imkân vermesidir. Özellikle köylerdeki evlerin nerdeyse hepsinin harımı vardır. Şehrin içlerinde daha çok evler bahçe içinde olurken kenarlara doğru ilerledikçe bahçelerin yerini harımlar alır. Ama harımdan sonra karşımıza çıkan yine bahçelerdir. Çünkü belirttiğim gibi Sarıçay kenarındaki, içinde damı bulunan meyve ve sebze yetiştirilen tarlalar da bahçedir. İkizköylülerin halâ akan tek pınarlarının altında yan yana oluşturdukları da önce bahçedir, sonra sebze meyve tarlasıdır. Avlu pek bahçe salıymasa da epeyi ağaç ve çiçeği bünyesinde bulundurur. Bizim evin avlusu da hiçbir zaman tam anlamıyla bahçe olmadı. Ben yine de baştaki tartışmaya bağlı olarak avlular da bahçedir deyip geçeceğim. Bu bağlamda her evin önünde birkaç ağaç, bir o kadar da toprakta ya da saksıda çiçek bulunur. Bahçesi olmayan evlerde pencereler, balkonlar, taraçalar saksıyla doludur. Milas’ta aklınızdan geçen her şey, bir gün saksı olabilir ve sokak dâhil her yeri saksıyla doldurabiliriz, doldurduk! İyi olan, bahçeyi oluştururken seçmeciliğin pek söz konusu olmaması, iklimin ve coğrafyanın izin verdiği her türlü bitki ve ağacın bu bahçelerde yan yana durmasıdır. Herhangi bir bahçede zeytinle portakal hemen onun yanında badem ağacı olabilir. Burada olumlanması gereken başka bir şey, kamelya dediğimiz kulübelerin bu bahçelerde pek yer bulamamasıdır. Öyle ya, onca ağaç gölgesi, asma çardakları, ağaç dipleri her bir şeye yeter! Ona gelelim… Bahçelerin başat özelliği çoğunluğunun tam ortasında bir asma çardağı olmasıdır. Hatta asma ve çardağı bahçelerin olmazsa olmazlarındandır. Kış üzümlerinden, çekirdeksiz üzümlere; parmak üzümlerinden, yediverene kadar türlü üzüm tek başına, birkaç türü birden sarmaşık çiçeklerle çardağı oluşturur. Ahali, işte masasını, sedirini, saldalyesini, yatağını çardağın altında bulundurur. Çoğu ağaç, çiçek öylece toprağın üstünde büyürken zamanla kimilerinin arasına taş döşenmiş, günümüzde gezme ve oturma yerleri betonlanmıştır. İhtimal fayans, karo, mermer falan döşenenler de vardır. Çoğu bahçenin uzak köşesinde börek ve ekmek pişirmek için bir fırın mevcuttur. Yine çoğunda hemen asmanın altında bir yerde buğday dövmek için mermer dibek bulunur. Evin bahçedeki çeşmesi muhakkak yalağıyla (yalakların çoğu mermerdir) birlikte çardağın öbür ucundadır. (Çeşmesiz dönemde mahalle çeşmesinden bakırlarla, destilerle, bardaklarla getirilen sularla sulanmışlardır. Kimilerinde küçük bir kuyu, tulumba vardır.) Çardağın bittiği yerden ya çiçek ocakları (tarh) başlar ya da içi çiçek dolu envai çeşit saksı sıralanır. Karanfil, Gül (her türlüsü), Fesleğen, Mis Çiçeği (Itır, Pelte Çiçeği), bir uçtan öbür uca Kasımpatı, Kokar Sedef, Şebboy, Sümbülteber, Reyhan, Cennet Süpürgesi, Nergis, Sümbül, Aslanağzı, Kirli Gülsüm, Kadife, Nana, Menekşe, Melisa, Sarmaşık, Lale, Zambak, Kardamak, Topçam, Hayıt, Fasulye Çiçeği, Küpe Çiçeği, Begonya, Yaprağı Güzel ve daha başka ağaç ve çiçekler buralardadır. Kimileri onların arasına domates, biber, patlıcan, soğan, sarımsak hatta bir köşeye maydanoz ekmeden duramaz. En yaygın olan felseğen ve süs biberidir. Çardak aynı zamanda ev ahalisinin oturduğu, dinlendiği hatta geceleri yattığı yerdir. Hasırlar, çaput kilimler ve kıl yaygılar üstünde minder, kenarında duran saz yastıklarla bahçenin bahar ve yaz aylarında misafiridir. Arife günlerinde desti, bardak kırıklarında közün üstüne serpilmiş günlükler bahçeyi mistik bir kokuya boğarken karın tokluğuna ya da az bir ücrete Kur’an bilenler yasin okurlar. Hayat kapısından avluya/evin bahçesine giren hemen çardağın altında bir sandalyeye, olmazsa bir götlüğe, kenar taşlarına, briketlere, tuğlalara oturarak ya da bulduğu yere çönerek soluklanır. Kimisinde kerevet ve sedir olduğu için durum daha zevklidir. Eh, insan uzanarak istediği kadar oturabilir! Ömrü tütün dizmekle geçmiş yaşını başını almış kadınların içi geçtiğinde yan yatmaları çok eski bir gelenektir! Tahta masa, (Sonrasında demir masalar da olmuştur. Şimdiyse çoğu plastiktir, birkaçında tahta masa vardır) birkaç sandalye (Onlar da tahtadır) en azından yaz günü yemeğin çardak altında yenmesine yaradığı gibi herifin rakı tepsisi/masası da çardağın altında iyi durur! Evin kanatları sonuna kadar açık penceresinde duran pikap/teyp/radyodan dağılan şarkılar/ezgiler ağaç yapraklarına, çiçeklere, asmaya kadar çarpa çarpa yere göğe dağılır, evlerin, sokakların, ağaçların arasında gezmeye çıkar. Çardak aynı zamanda gecelenecek yerdir. Uzun yaz sıcaklarında cibinlikle ya da değil yerde yatağı serip, en fazla sedirde uyumak fena olmaz. Ben de uzun yıllar yazları evimizin bahçesindeki yediveren üzümünün çardağı altında yattığım için mutluydum. Şimdi bile Milas’a gidince mevsim yazsa zakkumun yanından taraçaya uzanmış ve orda bir çardak oluşturmasına izin verilmiş üzüm ve sarmaşığın altında sedirde yatarım. Sabah olur olmaz kıçıma değen güneş uyanmak zorunda bıraksa da buna razılık göstermişimdir! Bahçede insanların çiçeklere verdiği adlar da önemlidir. Dört mevsim ev hayatının epeyi bölümünün geçtiği bançenin asıl sahibi ağaç ve çiçeklerle ahbap olmak gerekir. İnsan ahbap olunca adıyla seslenmek ister. İnsan bahçeyle bu kadar içli dışlı olunca da başta onlara verdiği adlarla çiçekleri hayatına dâhil eder. Ad verirken de insan hayatından izler taşımasına özen gösterir. Onlarla istediğinde konuşur. Çiçek adları biraz olsun insanın dünyasını yansıtır. Aşkın Gözyaşı, Cam Güzeli, Yar Havası, Akşam Sefası, Yer Halısı, Cilveli, Telgraf Güzeli, Onbir Eylül, Sinek Sıçtı, Şer Güzeli, Onbir Ay, Yılbaşı bunlardan en başta gelenlerdendir. Hepsi her türlü çağrışıma açıktır, hepsinin ayrı ayrı hikâyesi vardır. Bahçedeki ağaç çeşitliliği ise saymakla bitmez. En başta Zeytin, İncir, Yaz Elması, Palmiye, Mısır İnciri, Pinar, Meşe, Çam, Sülfata, Kargı, Kayısı, Armut, Hayıt, Portakal, Mandalina, Turunç, Mersin, Limon, Pomilin, Ceviz, Meşe, Çınar, Selvi, Kavak, Muşmula, Şeftali, Erik, Dut, Muz, Nar, Ayva, Kan Ağacı, Yemişen (Erguvan) Gül, Akasya, Sedir Çamı, Defne, Palamut ağaçları sayılmalıdır. Özellikle çiçekler saydıklarımla bitmez. Buyrun! Kardamak, Kasımpatı, Yelken Çiçeği, Kılıç Çiçeği, Deve Tabanı, Mercan Köşkü, Edimkara, Çiğdem Çiçeği, Papatya, Begonvil, Kaynana Yumruğu, Kaynana Dili, Kaynana Sopası, Marul Çiçeği, Paşa Kılıcı, Leylak, Hanımeli, Kuş Konmaz, Kirli Gülsüm, Rozet, Karanfil, Tütün Çiçeği, Kokar Sedef, Çapkın Bıyığı, Küçük Orospu, Hercai, Begonya, Karan, Gülhatmi, Orkide, Menekşe, Sarı Çelebi, Gelin Mumu, Çayır çiçeği, Peynircik, Kedi Gözü, Katırtırnağı, Küpeli, Padişah Yanağı, Atatürk Çiçeği, Japon Gülü, Kahve Çiçeği, Aşk Merdiveni, Sümbül, Nergis, Şebboy, Mis Çiçeği, Ortanca, Ful, Yasemin, Kadife, Leylak, Lale… Eksik varsa, kaldıysa onu da okur tamamlasın! Ben ancak bu kadar ağaç çıktım, çiçek kokladım! Burada önemli duran ağaç ve çiçekle hayat üstünden kurulan ilişkidir. Bu ilişkinin asıl ortaya çıktığı yerlerden biri çiçek adlarıdır. İnsanın olumlu olumsuz davranışlarının çiçek adlarında karşılık bulması bir bakıma aynı davranışları normalleştirdiği kadar insani bir şey yapar. Bununla da kalmayıp eril ve dişil anlamlar yükler. Erillik şiddeti ve erkek dünyasını belirginleştirirken dişilik erotik ya da değil incelikle ortaya çıkar. İhtimal kaynanasından çok çekmiş gelinler çiçeklere Kaynana Yumruğu, Kaynana Dili ve Kaynana Sopası adını boşa koymamışlardır. Hangi erkek hangi kızın, kadının elini beğenmiş, tutmuş da bir çiçeğe Hanımeli adını vermiştir? Hangi genç kızın aklında kaldıysa ya da hangi erkek onun karşısında bıyığını burduysa bir çiçeğe Çapkın Bıyığı denmiştir? Başka bir çiçeğe kadınlar mı yoksa erkekler mi Küçük Oropsu adını verdi sorusunu yanıtsız bırakıp geçiyorum! Eh, devletin de olumlu olumsuz bahçede yerini alması, çiçek adlarıyla kendini var etmesi gerekir. Padişah Yanağı, Atatürk Çiçeği onlardandır. Paşa Kılıcı’ndan, Kılıç Çiçeği’nen korksak olur! Evin herifinin adıyla anılan Parlak Çiçeği’ni de anmadan geçmeyelim. Bizim evdeki Parlak Recep’miş! Babamdan sonra o da ölmüş. Bahçedeki çiçekler ister toprakta isterse saksıda olsun bende kendilerine dönük ayrımlar oluşturmuştur. Çardağı oluşturan asmaya hiçbir sözüm yoktur. Sümbülteber, Kardamak, Lale, Kedigözü, Katırtırnağı, illa gazinonun kırmızı Zambakları benim için en ön sıraya geçmiş çiçeklerdir. Fesleğense ayrı bir yerde durur. Hatta benim için derin anlamlara sahiptir. Hayatımda olması benim için her zaman mutluluk nedenidir. Dokundukça odaya, bahçeye dağılan kokusu beni gittiğim yerlerden geri getirdiği gibi gitmediğim yerlere de götürür. Kasımpatı, kokusu zayıf bir çiçekse de severim. Çocukluğumun en güzel yerlerinde uçtan uca kasımpatılar vardır. Çiği üstündeyken onlara dokunmak, koparıp koklamak beni her zaman etkilemiştir. Fesleğeni, Reyhanı, Itırı her yerimde gezdirmekse başka bir şeydir! İnsanlar tarih boyunca çocuklarına çiçek adları vererek doğayla ilişkilerinin sürmesine de dikkat etmişlerdir. Bunu çok şiirsel bulurum. Nergis, Sümbül, Lale, Karanfil, Yasemin, Şebboy, Menekşe, Çiğdem, Fesleğen benim hatırladıklarımdır. Okur buraya aklına gelen çiçeği/adı ekleyebilir! Geniş bahçeler aynı zamanda düğünlerin yapıldığı, mevlitlerin okunduğu, ölü yemeklerinin yendiği mekânlardır. Aynı yerde aile efradı, en çok da çocuklar daltaşak tahta/teneke teknelerde yıkanmıştır. Aynı teknelerde yıkanan çamaşırlar ağaçlara, duvara tutturulmuş iplere, tellere asılmış kurumaya bırakılmıştır. Ölüler de bahçelerde yıkanmış giydirilmiş camilere, mezarlıklara götürülmüştür. Salçalar orda yapılmış, zeytinler orda kırılmış/dilinmiş, turşular orda kurulmuş, kurutmalıklar, tütünler orda dizilmiştir. Ocakta, sobada yakılan odunlar yarılmış, çatının rüzgâr almayan bir köşesindedir. Hemen onun yanında tekne ve kaynatmalar duvara dayanmıştır. Kara, tıktık çapalar, nacaklar, tahtalar ve keserler de orda bir yerlerdedir. Bir kenarda duran ocakta başlangıçta nerdeyse yemeklerin hepsi iyice kararmış dığan, tencere ve kaynatmalarda pişirilirken zamanla yalnızca kızartmalar, fıskeler, keşkekler, aşureler pişirilir olmuştur. Evdeki tüp bittiğinde imdada yetişen de o ocaktır. Çardağın altında açılan yufkalarla yapılan börekler de orda pişirilip sıcak sıcak yenmiştir. Ama tepsi börekleri, çaykamalar zeytin çıngıllarıyla fırında pişmiştir, mahalle fırınına gönderilmiştir. Bahçeler çocuklar için engelli oyun alanıdır. Bu oyunlar ister istemez bahçenin asıl ahalisi olan ağaç ve çiçekleri içine alır. Çiçekleri toplayıp oğlanlara kızlara vermekten, evin tek vazosuna, olmazsa su kupasına koymaktan, ağaçlara çıkmaya, meyvelerini toplayıp yemeye, güllerden şurup yapmaya, körebeden, saklambaca, kovalamacadan evcilik oynamaya kadar epeyi oyunun ve eylemin sokaktan önceki alanıdır. Arada zahmet verse de bahçede ağaçlara salıncak kurulur, ip atlanır hatta top bile oynanır. O yıllarda duvarları, devrim imgesine yakışan kırmızı harflerle dolduran boya tenekeleri ve fırçalar, bağırıp çağıran afişler yapıştıran kostik tenekeleri de bu bahçelerde hazırlanıp gecenin öbür yarısında sokaklara, caddelere çıkmıştır. Aynı bahçeler gece bekçisinin, polisin düdüğünden kaçanların sığınağıdır. Kitaplar, dergiler bahçelerde okunmuş, devrim hazırlıkları bahçelerden sokaklara, kahvehanelere, parklara, alanlara taşmıştır. O yüzden kimi çiçek ve ağaçların yaprakları dalları zamanla sararan bıyıklarımıza, sakallarımıza benzemiştir. Seksenli yıllarla birlikte kitap ve dergiler bu bahçelerde ateşe verilmiş, ağaçların altına, çiçeklerin arasına acıyla ve çaresizce gömülmüştür. Bu yüzden kimi bahçelerin ağaç ve çiçekleri o gün bugündür gürbüzdür. Ama bahçe/ler kimseyi ele vermemiştir! Epeyi aşk ilanı da bahçelerden dünyaya yayılmıştır. Ama bahçeler kimin kime sarıldığını, kimi öpüp kokladığını, kimin kimle seviştiğini de söylememiştir, söylemez! Dilber’le Şengül böyle bir bahçede sandalyeye oturtup beni ilk kez sakal tıraşı etmiştir. Yüzüm halâ o sırçası dökülmüş küçük aynadan dünyaya bakıyor! Bahçelerin, en azından geçmişe bakarak evin önemli bölümlerinden biri olduğunu yazıp söylüyorum. Ev hayatı kendini içinde tutan bahçeden hiç bağımsız olmamış, dört mevsim evle bahçe arasındaki ilişki sürmüştür. Bahçe, doğup büyüdüğümüz kadar yıkanıp mezarlığın yolunu tuttuğumuz yerdir. Bahçe, avlu, hayat ne derseniz deyin evin en devingen yeridir. Gaston Bachelard’ın dediğine ek olacaksa olsun bahçe: ev kadar önce bedenimizin sonra ruhumuzun oturma yeridir.* Bütün düzenliliğine ve düzenine rağmen evin dünyaya açılan en geniş odası, penceresidir. Evinin kapısı penceresi bahçeye açılan herkes kendini ne kadar şanslı saysa azdır. (24 Kasım 2009, Cırlavık) Ağaç ve çiçek adları için Müşküle ve Gülsüm Şanlıdağ’a teşekkür ederim. * Mekânın Poetikası, Çeviri: Aykut Derman, Kesit Yayıncılık, 1996, İstanbul
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X