Hayal

Ayşe Kulin / Remzi Kitabevi / 2014 Şubat 1

Hayal
Bu içerik 715 kez okundu.
Ayşe Kulin / Remzi Kitabevi / 2014 Şubat 1. Baskı / 356 Sayfa Ayşegül Şenay KAŞKAR Ayşe Kulin; Çerkez asıllı annesi Sitare Hanım tarafından Osmanlı’nın son Maliye Nazırı Reşat Bey’in torununun kızıdır. 1 Şubat 1941 tarihinde İstanbul’da doğan Kulin, ilkokula Ankara'da başlar. Üçüncü sınıftan itibaren okulun ismi TED olur ve yabancı dille eğitime başlanır. Kulin, daha sonra, bir bakıma ‘aile geleneği’ni bozmamak üzere Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'ne devam eder. Anneannesinin kızkardeşi Sabahat Hanım, eniştesi ve annesi, yani üç kuşak burada okumuştur. Kendisiyle beraber dördüncü kuşak da Amerikan Kız Koleji Edebiyat Bölümü'nü bitirdiğinde yıl 1961'dir... Ayşe Kulin, çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. Uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı. Öykülerden oluşan ilk kitabı Güneşe Dön Yüzünü 1984 yılında yayınlandı. Bu kitaptaki Gülizar adlı öyküyü, Kırık Bebek adı ile senaryolaştırdı ve bu sinema filmi 1986 yılının Kültür Bakanlığı Ödülü’nü kazandı. 1986’da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Ayaşlı ve Kiracıları adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneği’nin En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü’nü kazandı. 1996 yılında Münir Nureddin Selçuk’un yaşam öyküsünün anlatıldığı Bir Tatlı Huzur adlı kitabı yayınlandı. Aynı yıl, Foto Sabah Resimleri adlı öyküsü Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, bir yıl sonra aynı adı taşıyan kitabı Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazandı. 1997’de yayınlanan Adı: Aylin adlı biyografik romanı ile İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi tarafından, Yılın Yazarı seçildi. 1998 yılında Geniş Zamanlar adlı öykü kitabı, 1999’da İletişim Fakültesi tarafından Yılın Romanı seçilmiş olan Sevdalinka ve 2000’de yine bir biyografik roman olan Füreya, 2001’de Köprü, 2002’de Nefes Nefese ve İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, 2004’te Kardelenler ve Gece Sesleri yayınlandı. Eserleri Güneşe Dön Yüzünü (öykü), Bir Tatlı Huzur (biyografi), Adı: Aylin (biyografik roman), Geniş Zamanlar (öykü), Foto Sabah Resimleri (öykü), Sevdalinka (roman), Füreya (biyografik roman), Köprü (roman), Nefes Nefese (roman), İçimde Kızıl Bir Gül Gibi (deneme), Babama (otobiyografi), Kardelenler (araştırma), Gece Sesleri (roman), Bir Gün (roman), Bir Varmış Bir Yokmuş (öykü),  Veda (roman), Sit Nene`nin Masalları (çocuk kitabı), Umut (roman), Taş Duvar Açık Pencere (derleme), Türkan (biyografik roman), Hayat - Dürbünümde Kırk Sene (1941-1964) (biyografik roman), Hüzün - Dürbünümden Kırk Sene (1964-1983) (biyografik roman), Saklı Anların Yolcusu (roman), Saklı Şiirler (Şiir), Bora'nın Kitabı (roman), Dönüş (roman), Hayal (biyografik roman). Ayşe Kulin, ‘Hayal’de, 1983’ten bu yana yaşamında yer alan renkli olaylara ve ilginç anekdotlara yer veriyor. Bu kitapta, yazarlık hayaliyle başlayan bir yaşamın günümüze uzanan renkli görüntüleri yer alıyor. Kapak tasarımını Ömer Erduran’ın, kapak ve kapak içi çizimlerini Umut Karaman’ın, iç çizimlerini ise Irvin Mandel’in yaptığı görsellerle desteklenmiş olan Hayal, aynı zamanda Kulin’in günümüze uzanan yazarlık serüveninin de bir öyküsü… İşadamı Asil Nadir’den reklamcı Tunca Yöndere; halkla ilişkiler alanının duayeni Betûl Mardin’den Rahmi Koç’a kadar iş, yayın, siyaset dünyasından pekçok tanınmış ismin yer aldığı kitap, Yahya Kemal Beyatlı’nın "İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar" sözleriyle başlıyor. Hayal, Kulin’in bir umuduyla son buluyor: "Bu dünyada var olduğum sürece hayal kurmaktan vazgeçmeyeceğim. Okurlarımla, daha nice hayalde buluşmak üzere!" Kulin arka kapakta okurlarına şöyle sesleniyor: “Yazar olmanın hayalini kurduğumda kaç yaşındaydım tam hatırlayamıyorum ama okul öncesinde, evdekilerden harfleri öğrenip yazarlığa özendiğime göre, altı yaş civarında olmalıydım. Nerdeyse bir yarım asır bu hayalin peşinde koştum; yazar hanesine rastlatmak için çevirip durdum, feleğin çemberini. Elinizde tuttuğunuz Hayal’in satırları, beni, yazmaya tutkun bir genç kadından bir yazara evrilten birikimin, tesadüflerin, olayların dökümünü verirken, kahramanlarımın roman kişilerine dönüşme nedenlerini de anlatıyor; sizi kitaplarımın arka bahçelerinde bir gezintiye çıkarıyorum. Dilerim gezintiniz keyifli geçer.” Gelelim kitaptan yapacağım tanıtım amaçlı aktarma bölümüne… ‘Köprü’ ve ‘Türkan’ kitaplarının yazılma öyküsünü sizlerle paylaşmak istedim… Köprü … Köprü ise, yazılışını, bir kitapçının beni Erzincan’a davetine borçludur. Erzincan’dan imza için davet alınca, o yöreyi daha önce görmüş olan Selim’e, “Erzincan’da kitap satışları nasıl geçer acaba, onca yolu gitmeye değer mi?” diye sormuştum. “Tek bir imza bile atmasan, gitmeye değer” demişti oğlum, “muhteşem bir coğrafya. Mutlaka git, gör.” … “Vali ve belediye başkanı sizi bekliyorlar,” dedi kitapçı. Hayır demek olmazdı, oysa ben şehirde dolaşmak, sonra Selim’in anlattığı güzelliklerin peşine düşmek istiyordum. Zoraki ziyareti önce valinin makamına yaptırdılar … Geniş odanın kapısı hep açık duruyordu, içeri gelmek isteyen odaya girip bir kenara ilişiyordu … Vali odasına giren aşıklara akşam kalacakları bir yer ayarlamak için sağa sola telefon ederken ben de önümdeki sehpada duran albümlere bakmaya başladım … Bir nehrin sağ yakasından sol yakasına, bir çatanaya yüklenip çekilen bir köprüyü hayatımda ilk kez görüyordum. Ne tuhaf bir köprüydü bu? Vali işini bitirip telefonu kapatınca, ona hemen albümdeki köprüyü sordum. “Ha, o mu! Çok özel bir köprü o” dedi. “Ankara’da tasarlanıp inşa edildi. Lego gibi söküldü, parçaları buraya yollandı. Burada yeniden köprü haline getirildi, bir ucu bizim kıyıdaki ayakların üzerine oturtuldu ve orta kısmı bir teknenin üzerinde, karşı kıyıya kadar çekildi.” Merakım büsbütün kabarmıştı. “Gelin götüreyim sizi köprüye, kendiniz görün” deyince, dikildim ayağa. Birkaç dakika sonra makam arabasına binmiş, köprüye yollanıyorduk. Ya da ben öyle zannediyordum. Çünkü araba az sonra, Fırat’ın kıyısına yaklaştı, iskelede bizi bekleyen motora bindik, daha doğrusu önce ben bindim, vali arabada biraz oyalandı ve mayo giymiş olarak gelip suya atladı. Motorun sürücüsü bir kayak attı suya. Vali kayağı ayaklarına geçirdi, hareket ettik. Ben motorda, vali su kayağı yaparak, yarım saatten fazla gittik Fırat’ın üzerinde. Ben bir rüya mı görüyordum, hayal mi kuruyordum yoksa yaşadıklarım gerçek miydi, emin değildim. Gideceği yere su kayağı yaparak vasıl olan bir vali, Türkiye hudutları içinde, gerçek olamazdı. Çünkü biz, malum, muhafazakår devlet olma yolundaydık tam da o sırada. İktidarı, kendilerini muhafåzakar olarak tanımlayan tutucu güçler paylaşıyordu ve kılık kıyafet üzerinden siyaset yapılıyordu. Türban kavgası gümdemdeydi, bazı genç kızlar denize haşema, bazı erkekler ise dize uzanan mayolarla gidmeye başlamışlardı bile. Buna rağmen, tarikatların cirit attığı Doğu illerinin birinde, ilin valisi, normal kesim mayoyla sudaydı, üstelik sukayağı yapıyordu. Sürekli gözlerimi ovuşturuyordum, bir rüya görüyorsam uyanayım diye! … Kayalara yanaştık. Vali, sürücünün attığı halatı yakaladı, sivrice bir kayaya sıkıca bağladı ve bana elini uzattı. Ben de sıçradım yanına ve birlikte bir çift keçi gibi yukarı doğru tırmanmaya başladık. Taştan taşa atlayarak, düşe kalka tırmanıyorduk. İçimden, buraya arabayla gelemez miydik diye geçiriyordum. Nihayet, kan ter içinde, tepedeydik. Demir köprünün üzerinde yürürken vali bana köprünün yapılış hikåyesini anlatıyordu. İnanılmaz bir serüvendi gerçekten … Valiyi dinleyerek yürürken, karşı taraftan köprüye giren bir minibüse takıldı gözüm. Hızla yaklaşıyordu ve ben içindeki poşulu erkekler ile çarşaflı kadınları seçebiliyordum. Minibüs yavaşlamaya başladı. Aman Tanrım! Bu insanlar ne bilsinler köprüde yürüyen, başı ve kolları açık kadının yazar, her tarafından sular sızan çıplak adamın vali, üzerindekinin de don değil, mayo olduğunu! Bir kadın ile yarı yarı çıplak bir adamın dağ başında işi ne diye düşünebilirlerdi … Ya bizi linç etmeye kalkışırlarsa, ne bir koruma ne bir silah vardı yanımızda  … Ben bunları düşünürken, minibüs tam yanımızda durdu. Valiye baktım, son derece sakindi. Halbuki başı poşulu erkekler teker teker iniyorlardı arabadan. “Allahım” dedim, “sen bizi koru!” Birkaç saniye içinde, valinin dört bir yanını sarmıştı minibüs yolcuları. Aaa, o da nesi! Elini öpmeye çalışıyorlar, selamlıyorlar, vali de hal hatır soruyordu, kiminin oğlunu, kiminin davarını, kiminin işini… Ve adlarıyla hitap ediyordu adamlara. Onlar da vali mayolu değil de takım elbiseliymiş gibi, gayet normal davranıyorlardı. Adamlar beni selamlayıp, minibüslerine binip çekip gijttiler. Ben bakakaldım arkalarından. “Sizin mayolu oluşunuzu hiç yadırgamadılar” dedim nihayet. “Onlar bana alışık beni mayoyla görmeye” dedi vali, “Yaz aylarında hep kayak yaparım Fırat’ta.” … Bir ara ağzımdan, “Bu köprünün romanı yazılmalı” diye bir laf çıktı. Vali, benim öylesine söylediğim bu cümlenin üzerine yattı ve bir daha kalkmadı. Ertesi gün bana veda ederken de hatırlattı, bir iki hafta sonra telefon edip, köprünün romanını yazmaya ne zaman başlayacağımı da sordu. Sonra bir kez daha aradı ve dedi ki, “Ayşe Hanım, benim Erzincan’da suyum kaynadı. Fazla konuşuyor, hükümeti eleştiriyorum ya, yakında beni buradan alırlar. Ben gidersem, yerime gelecek olan vali, sizi benim gibi bilgilendiremez köprü hakkında. Gerçekten yazacaksanız, elinizi çabuk tutun, hemen gelin buraya.” … O dehşet günleri içinde suda, havada ve karada kurşunlanmayı göze alan Recep Yazıcıoğlu’na bir taş bile isabet etmedi de, yıllar sonra Denizli’de valilik yaparken pisipisine bir araba kazasına (!) kurban gitti … Bana gelince, verdiğim en doğru kararlardan biriymiş köprünün öyküsünü yazmak, çünkü bana sadece iyi bir roman değil, değeri paha biçilmez bir de dost kazandırmıştı. Zeki, mert, çalışkan ve müthiş renkli bir insandı rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu, Dünyaya bin yılda bir gelenlerdendi. Yaşasaydı, Türkiye’nin kazanç hanesinde kocaman bir artı olurdu. (Sayfa 251-258) Türkan 2009 … Kapıyı tıklatıp girdim. Küçük bir oda, kocaman bir masa, masanın arkasında, üzerinde rengarenk bir buluz, sıfıra vurulmuş ve yeni çıkmaya başlamış saçları kırmızıya boyalı, gözlerinin içi gülen bir kadın! Yaşsız, kedersiz, elemsiz, güleç! Şaşırdım! Nükseden kanserinin tedavisi yeni bitti demişlerdi, bu yüzden ciddiyetine bir de hüzün eklenmiş birini görmeyi bekliyordum. (Sayfa 301) Türkan Saylan çok hastaydı. Asla telaffuz etmiyorduk ama biliyorduk ki ölüyordu. Türkan Saylan’ı kaybetmek, güzel günlere inanma umudu, pozitif enerjiyi, yaşama sevincini kaybetmekti. Yoktan var etme maharetini, kaybetmekti. Doğuda cüzzamı kontrol altına almak gibi mucizeler yaratmış, hayatı yaşanır kılan projeler üretmiş birinin ölebileceğine inanmak kolay değildi. İmkânsızı başaran biri, hastalığa kolayca yenilmez, o son dakika yine atlatacak diye hayal kursak da, bilincindeydik gerçeğin. … İkimiz de eğitimli fakat muhafazakår ailelerin çocuklarıydık … Ruh ikizleri gibi hissediyorduk kendimizi. O anda, “Ayşe, benim biyografimi yazar mısın?” dedi birden …Her ikimiz de zamana karşı yarışıyorduk. Ben, bu işi bu kadar geçe bırakmanın pişmanlığı ile, o ise, kitabını görmeden gitmemenin telaşındaydı. Tam da o günlerde evi basıldı. Azize mertebesine konması gereken Türkan Hoca, ağır hastalığının son evresinde, terör örgütü mensubu ilan edildi. İşte o an, benim, iktidardaki partiyle tüm bağlarımın koptuğu andır! … Tüm hayatını yoksul insanların sağlık sorunlarına vakfetmiş, bırakın başörtülü kadınları, kara çarşaflıların iyileşmesi, iş bulması, evlatlarını okutması, insanca yaşaması için bir ömür çırpınmış bir hekime, bir mübarek insana yapılan haksızlığı görünce, bunu ona yapanlar, bizlere ne yapmazlar diye düşündüm. Gerçek yüzünü ilk o an gördüm iktidar partisinin. İntikam mangası gibi çalışan, karşısındakini her bahaneyle ezmeye hazır bir ordu. Evet, sivil ama zalim bir ordu. Ürperdim. İşte o günlerin birinde, Türkan Hoca’nın yardımcısı aradı beni, eve çağırdı. Meğer o gün, evindeki son günüymüş hocanın. Aynı akşam hastaneye kaldırılacak ve bir daha hiç dönemeyecekti evine. Hemen gittim. Zor konuşuyordu. Yaklaştım iyice yanına, ona kitabı bitirmeye söz verdim ve kitabın telifini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne mi vereyim diye sordum. “Telif, sizindir,” dedi. “Hayır hocam, bu kitap sizin. Siz ne istiyorsanız, o!” Eğildi kulağıma, ikimizin arasında kalacak olan, zamanı gelince yerine getirmiş olduğum arzusunu söyledi. Türkan Hoca’ya bir sonraki ziyaretimi ne yazık ki hastanede yaptım. Artık sadece gözlerimizle konuşabiliyorduk ama o halå cıvıltılı gözleriyle, ne çok şey anlatıyordu, bilseniz! Türkan Hoca’nın cenazesi, halkın sevgilisi haline gelmiş bir efsaneye vedaydı. Törenin yapıldığı Lütfi Kırdar Salonu’na halk sığmadı, merdivenler, hatta tabutunun durduğu sahnenin üstü, balık istifi insan doluydu. Kardelenleri, öğrencileri, meşlektaşları, arkadaşları, gönüllüleri ve Doğu’nun çeşitli şehirlerinden, kasabalarından ona vedaya gelmiş cüzzamlılardan oluşan kalabalık, Lütfi Kırdar’dan taa Teşvikiye’ye kadar yığılmış, izdiham yüzünden tek adım atamadan, Türkan Hoca’nın tabutunu elden ele geçiriyorlardı. Hoca cennete, eller, başlar üstünde ve gönüllerinde dalgalanarak gitti; bizlere insan olmanın anlamını, erdemini ve merhametini öğretmiş olarak! Ondan geriye, cüzzam hastaneleri, bu dalda yetişmiş genç doktorlar, iyileşmiş hastalar, eğitim dernekleri ve sayesinde umur görecek binlerce genç kaldı. (Sayfa 342-345)
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X