Ağrı’nın Derinliği

Ağrı’nın Derinliği
Bu içerik 641 kez okundu.
Ece TEMELKURAN / Siyaset / Everest Yayınları / Basım 2008 / 382 Sayfa Ayşegül Şenay KAŞKAR 1973 yılında İzmir’de doğan Gazeteci-Yazar Ece Temelkuran, 1991 yılında Bornova Anadolu Lisesi’ni, 1995 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1993 yılında Cumhuriyet gazetesinde gazeteciliğe başladı. İlk yazıları Patika dergisinde yayımlandı. Kadın hareketi, Siyasi tutuklu ve hükümlüler ile Güneydoğu sorunu gibi konular üzerine çalıştı, röportajlar yaptı. Almanya’da kadın hareketi üzerine bir araştırma yaptı. Ardından avukatlık ruhsatnamesini aldı, ancak bu mesleği henüz icra etmedi. Yurtiçinde ve dışında çeşitli dergilerde yazılar yazdı, CNN Türk’te muhabirlik yaptı. Dünya Sosyal Forumu’nu izlemek için 2003’te Brezilya’ya, 2004’te Hindistan’a gitti. Venezüella’daki ‘devrim’i ve Arjantin’de ekonomik krizden sonra oluşan halk hareketini inceledi. Venezuella’daki izlenimlerini “Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita!” adıyla kitaplaştırdı. Arjantin’deki halk hareketine ilişkin yazıları ise, “Buenos Aires’te Son Tango” adı altında yazı dizisi olarak Milliyet’te yayınlandı. Milliyet gazetesinde “Kıyıdan” adlı köşesinde yazdı. Habertürk TV’de yayınlanan “Kıyıdan” adlı programı hazırlayıp sunan Temelkuran, Habertürk gazetesinde “Kıyıdan” adlı köşesinde yazdı. Bugüne kadar Nawaat, New Left Review, Le Monde Diplomatique, Global Voices Advocacy, Al Akhbar, New Statesman ve Guardian’da makaleleri yayımlandı. Ağrı’nın Derinliği (Deep Mountain, Across the Turkish-Armenian Divide) ve Kıyı Kitabı (Book of the Edge) kitapları İngilizce’ye, Muz Sesleri kitabı Arapça’ya çevrildi. Muz Sesleri ayrıca yakın zamanda yedi farklı ülkede yayımlanmak üzere çevrilmektedir.   Temelkuran’ın, bugüne kadar yayımlanan tüm kitapları şöyle- Bütün Kadınların Kafası Karışıktır (İletişim, 1996; Everest, 2008), Oğlum Kızım Devletim-Evlerden Sokaklara Tutuklu Anneleri (Metis, 1997), Kıyı Kitabı (Everest, 2002, şiir-metin ), İç Kitabı (Everest, 2002, şiir-metin ), Dışarıdan Kıyıdan Konuşmalar (Everest, 2004), İçeriden Kıyıdan Konuşmalar (Everest, 2005), Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita! (Everest, 2006), Ne Anlatayım Ben Sana! (Everest, 2006), Ağrının Derinliği (Everest, 2008), Muz Sesleri (Everest, 2010, roman), İkinci Yarısı (Everest, 2011) , Kayda Geçsin (Everest, 2012) , Düğümlere Üfleyen Kadınlar (Everest, 2013)   Ermeni meselesi gibi “çekinceli” bir konuda ... Ece Temelkuran’ın Ağrının Derinliği adlı kitabının arka kapağında bakın, kitapla ilgili hangi ipuçları verilmiş: “Bu kitap ne sadece Ermenilere ne de sadece Türkleredir. Ağrının Derinliği, evsiz kalmanın, evinden uzak düşmenin acısını bilen, tahmin edebilen herkese yazılmıştır. Aidiyetimizin bize ezberlettiklerinin ötesinde bir “biz” olabilir mi? İçine hapsolmadığımız, dışına atılmadığımız bir “ev”, bir “biz” kurulabilir mi? Ece Temelkuran, Ermeni ve Türk milliyetçiliklerine yakından bakarken, toplumların “biz”lerini kurma aşamasında neleri, nasıl dışarıda bırakmış olabileceklerini anlatıyor. Her kitabında “ötede duranları” yakına getirmeyi amaçlayan yazar, bu kez de Ermeni meselesi gibi “çekinceli” bir konuyu odağına alıyor…”   Bir röportaj kitabı aslında Ağrı’nın Derinliği bir röportaj kitabı aslında. Bir tabuya dönüşen ve ismi zikredildiğinde bile kimilerine ürküntü veren ‘Ermeni meselesi’ne odaklanıyor. Nedir bu mesele? Gerçekten de bir mesele mi bu? Bizim mi, yoksa onların mı meselesi? Gerçekten soykırım olmuş mu? Yoksa bunlar ‘dış güçler’in yapay bir şekilde yarattığı küllüyen bir yalandan mı ibaret? Temelkuran, bu tespitleri hepten unutarak bu konunun muhataplarıyla konuşuyor. Herkesi yokluyor, onları anlamaya çalışıyor ve “gelin kısa bir süreliğine de olsa onların yerine geçelim, onlar da bizim yerimize geçsin” diyor. O zaman onlar ya da bizler diye bir şey kalmayacak. Anlayacağız ki bu dert, bu topraklar kadar bizim, hepimizin…   Ece Temelkuran, söyleşileri gerçekleştirmek için önce Ermenistan’a gidiyor. Orada bazen sıradan insanlarla, bazen bu acıyı bire bir yaşamışlarla, bazen de devlet adamlarıyla konuşuyor. Onları dinliyor ama bir yandan da bu ülkeyi dinliyor. “…  Halklarımızın alın yazısı, bizim büyümemizi bekleyen ağır bilgi, uyuyor belki biz çocukluk ülkesinden çıkana kadar. Tarih, o çocukluk ülkesinin çıkış kapısında bekliyor bizi, alıp aidiyetimizi, alnımıza kazımak için. Harflerle birlikte öğreniyoruz harflerimizin başka harflerden farklı olduğunu ve her harfle birlikte uyanıyor o dili konuşan insanların kaderi, bizi içine alıyor. Biz harfleri öğrendiğimizi sanırken içine doğduğumuzu bilmediğimiz bir halkın parçası oluyoruz. Aklıma o çocuk şarkısı geliyor aniden, okula gitmeden çok önce öğrenilen ve içinde bir kötülük olduğunu hiç düşünmeden söylediğimiz: Bir iki üçler yaşasın Türkler Dört beş altı Polonya battı Yedi sekiz dokuz Almanya domuz On onbir oniki İtalya tilki Onüç ondört onbeş Ruslar kalleş Onaltı onyedi onsekiz biz sizi döveriz Ondokuz yirmi bu şarkı burada bitti… Nereden biliyorum bu şarkıyı? Ne zaman, nasıl öğrendim? Niye hiç dikkatimi çekmedi berbat sözleri? Arax yaşında mıydım öğrendiğimde? Şarkıyı halâ hatırlıyor olmanın şaşkın sersemliği sürerken misafirimiz giriyor içeri. (Sayfa 79-80)   Sonra Fransa’ya, diasporanın kalbine gidiyor. ‘Soykırım meselesi’ni gündeme getirenlerle, Fransa’da meclisten yasayı geçirenlerle, bir zaman Asala’nın içinde yer almış ama şimdi şiddeti reddedenlerle, ülkesini bırakıp Fransa’ya yerleşen yurtsuzlarla konuşuyor. Sonunda da Amerika’ya gidiyor. Orada ise daha kodaman, daha paraya tapar hale gelmiş, Amerika rüyasının içinde kaybolmuş Ermenilerle konuşuyor. Sözü edilen üç yerde de hep farklı görüşlerle, farklı yaşamlarla bizi buluşturuyor. Yerinde tespitler yapıyor. Bütün bu söyleşilerden anlaşılıyor ki herkes biraz kırgın, kırgınlığını intikama dönüştürenler var, kırgınlığıyla yaşamasını öğrenenler de… Ermenistan’daki Ermeniler, daha çok komşu olmanın verdiği yaşamsal bilgiyle de Türkiye’ye karşı daha dostane. Fransa’dakilerin ise çoğunluğu kırgınlığını acımasız bir öfkeye dönüştürenlerden oluşuyor. Amerika’da durum biraz daha değişiyor ve bu mesele paranın meselesiyle yer değiştiriyor. Öyle ki içlerinden biri, “bizim meselemiz topraktan öte para” diyor. Ama her ne söylenirse söylensin ezber edilmiş, diplomatik konuşmalardan sonra sıra kişisel hikâyelere geldiğinde hepsinin gözleri doluyor. Geçmişi hatırlamak hepsine acı veriyor. Acı onları ayakta tutuyor. Bu topraklarda büyümüş, serpilmiş herkesin olduğu gibi…   "Nar, Ermenilerin simgesidir. Evlenirken nar kırdırırlar gelinlere. Kaç nar tanesi dökülürse o kadar çocuğu olacağına inanılır gelinin. Bereket simgesi gibi."   “… 19 Ocak 2007. Saat 14.50. Agos gazetesindeki toplantı bitti ve gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Yazar Hrant Dink, odasına geçti. Cep telefonu çaldı. Konuştu ve telefonu kapattı. Alelacele, kimseye bir şey söylemeden, cep telefonunu ve paltosunu almadan aşağıya koştu. Dışarı adımını atar atmaz gazete binasının önünde, saat 15’te, kafasının arkasından giren üç adet 7.65 milimetre kurşunla vuruldu. Görgü tanıklarının ifadesine göre kirli sakallı, beyaz bereli genç bir adam silahını ateşledikten sonra “Ermeni’yi öldürdüm!” diye bağırdı. İfadelere göre, Hrant Dink’in son sözleri “Yapma oğlum, dur!” olmuştu.   (Foto: Hrant 3)   Televizyonlar canlı yayına geçtiler, muhabirlerinden bazıları ağlıyordu. Biriken kalabalık bir süre sonra ağlamaktan başka bir şey yapmak gerektiğine karar verdi. Aydınlar, gazeteciler ve Hrant’ın arkadaşlarından oluşan bir grup eylem kararı aldı. Televizyonların gün içinde yaptıkları sadece birkaç saatlik anonstan sonra akşam saatlerinde, gazete önünde 8 bin kişi toplanmıştı. Yağmur yağıyordu. Kalabalık ağlayarak ve bağırarak, Türkiye’yi derinden sarsacak o sloganı buldu: Hepimiz Hrant’ız! Hepimiz Ermeniyiz! … Gazetelerde, televizyonlarda Hrant’ın yerde yatan fotoğrafı ve ayakkabısının altındaki delik. … Hrant’ın yaşarken anlattığı her şeyi o öldüğünde dinlemeye başlamışlardı. Televizyonlarda ölmeden önce yazdığı son yazı durmadan yayınlanıyordu. Hrant, aldığı ölüm tehditlerinden bahsediyor ve yazıyı şöyle bitiriyordu:   (Foto: Hrant 1)   “Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.” (10 Ocak 2007, Agos) Bu yazının yayınlandığı günlerde, gazetelerde ve televizyonlarda “Onu biz öldürdük, çünkü onu koruyamadık”, demeye başlamıştı insanlar. Onu “biz” öldürmemiştik ama Türkiye adlı bu muammada düşünen, konuşan adamları, kadınları yok eden güçlerin karşısında durmaya da belli ki gücümüz yetmiyordu. İstanbul’un ortasında, gündüz gözüyle, göz göre göre yenilmiştik. Bunun öfkesi, bunun ezikliğiydi yaşanan. Kitlesel bir yas tutuluyordu … 100 bin kişi Hrant’ın vurulduğu binanın önüne yürümeye başladığında 23 Ocak 2007 sabahıydı. Türkiye’nin yarasının kabuğu o gün kalkıyordu. … Rakel’in söylediği şu cümleler ertesi günlerde çok konuşuluyor: “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim…” Hrant maskeleri… Maskelerin göz deliklerinden bakan insanlar, 100 bin insan Hrant’ın maskelerini takmış. Bakmaya dayanamıyorum. Bağırıyorlar: “Hepimiz Hrant’ız…” Kim bu insanlar? Ne hissediyorlar? Birkaç gün önceye kadar çoğu ne Hrant’ı tanıyordu ne de yazdıklarından, söylediklerinden haberdardı. Onu bu kadar insanın desteklediğini Hrant biliyor muydu? Nasıl bilsin? Kimse konuşmuyordu ki… Neyin yasını tutuyordu bu insanlar? Hiç tanımadıkları bir adamın ölümünün mü? Yoksa “Ermenimiz”i koruyamamanın kahrı mı bu? Sadece konuşmak isteyen ve bu ülkeyi çok seven adamların halâ öldürülmesinin acısı mı? Ölü güvercinler ülkesinde yaşamaktan yorgun herkes. Öfkeliydiler. Hrant’ı öldürebilen bir Türkiye’de yaşamaya, bu Türkiye’nin onlara çektirdiklerine öfkeliydiler. Bunu bir türlü değiştirememeye, bunun ezikliğine öfkeliydiler.   (Foto: Hrant 2) … Yeter mi? “Biz” desek, “çok üzgünüz.” “Giden gelmiyor.” Şimdi desek ki, “Kusura bakmayın. Hrant’ı koruyamadık,” desek, “ve diğer çocukları da…” Kendi ölülerimizden de özür dilesek. “Sizin ölülerinizi başkalarının ölülerini örtmek için kullandık. Bağışlayın,” desek. “Hep birlikte huzur içinde yatın artık,” desek. Ne olur? Hayaletler bıraksa peşimizi, huzur bulsak. Akşam oluyor ve herkes tek tek insanların taşıyamayacağı kadar büyük bir geçmiş ve bugün yüküyle evine dönüyor… Herkes “Ağrı’nın derinliğini” kendi derinine bakarak anlıyor. Her birimizin kendine ve ülkesine dair muhayyilesi, bir kez daha çatlıyor. Ağrı’mız yıkılıyor üzerimize. (Sayfa 244-252) İnsanlar sorular sormaya başlamıştı. Küçük sesleriyle küçük sorular. Küçük soruların üzeri küçük cümlelerle örtülmeliydi… Bu yüzden işte ertesi sabah, daha ertesi sabahlarda manşetler değişti. Çatlak, aşırı milliyetçi sıvayla kapandı. Hrant ise o çok sevdiği toprağın dibine gömüldü. Her şey tıpkı onun söylediği gibi oldu: “Evet bu toprakta gözümüz var. Ama alıp götürmek için değil. Bu toprağın ta dibine gömülmek için!” Ağrı artık daha derindi. Ağrı… Türkiye’nin en yüksek dağı! (Sayfa 254)
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X