Emek Öyküleri

 Editör- Özcan Karabulut / Derleme Öyküler / Nota Bene Yayınları / Ankara 2014 / 136 sayfa Ayşegül Şenay KAŞKAR On iki usta öykücüden ‘emek öyküleri’

Emek Öyküleri
Bu içerik 755 kez okundu.
 Editör- Özcan Karabulut / Derleme Öyküler / Nota Bene Yayınları / Ankara 2014 / 136 sayfa Ayşegül Şenay KAŞKAR On iki usta öykücüden ‘emek öyküleri’... Kitabın arka kapağında şöyle özetlenmiş kitabın öyküsü: Onlar mavi ya da beyaz yakalı... Onlar madenci, fırıncı, gündelikçi, sekreter, makinist, tamirci, tornacı, ofis ya da fabrika işçisi... Onlar onurlarıyla çalışan, üreten ve emeğinden başka sermayesi olmayanlar.. Onlar üç kuruş daha fazla kâr için açlığa, sefilliğe, ölüme terk edilenler... Onlar Kavel’de, Tariş’te, Derby’de, Kazlıçeşme’de, Tuzla’da, Zonguldak’ta, Beykoz’da, Kazova’da ve dünyanın her yerinde sömürüsüz bir dünya için, daha iyi hayat için direnenler... Onları en iyi edebiyat anlattı. Haklarında bugüne kadar sayısız öykü, roman ve şiir yazıldı. Edebiyatımızın önde gelen yazarlarından Füruzan, Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Hasan Özkılıç, Özcan Karabulut, Ayşe Sarısayın, Yasemin Yazıcı, Sezer Ateş Ayvaz, Jale Sancak, Vecdi Çıracıoğlu, Zafer Doruk ve Faruk Duman’ın öykülerinden derlenen Emek Öyküleri, onları yani bizi, bize anlatıyor.   Hoşça Kalın Derken Emek Öyküleri, Özcan Karabulut editörlüğünde hazırlanan değerli bir seçki.. Kitap, Füruzan’ın Almanya’da, maden işçilerinin yaşantılarını gözlemleyerek yazdığı ‘Hoşça Kalın Derken’ öyküsüyle başlıyor. Füruzan, kömür madeninde, yerin yüzlerce metre derinliğinde, işçilerin günlük hayatı ve çalışma koşullarına dikkat çekiyor, maden emekçilerinin yeraltı çilesine edebiyatçı duyarlılığıyla yaklaşıyor. Okurken o dipsiz madenin içindeymiş gibi hissediyoruz kendimizi, adeta soluğumuz kesiliyor. Gurbetçi bir işçinin “madenciler kırkına varmadan ölürler. Biz burda kazanalım da hiç olmazsa çoluğumuz çocuğumuz rahat eder” sözlerindeki çaresizliği de aktarıyor Füruzan. Farklı zaman ve yerde olsa da, maden işçilerinin durumlarının düzelmediğini görmek, bugün ülkemizde yaşanan maden kazaları konusunda bizi daha duyarlı kılıyor. İnsan hayatını hiçe sayan kâr odaklı sistemin acımasızlığına karşı vicdanî ve insanî duyarlılıkla;  toplumsal dayanışmayla hareket etmenin gereğini daha iyi anlıyoruz.   Fırıncı Şükriye Kitabın ikinci öyküsü ‘Fırıncı Şükriye’de Nursel Duruel, eskilere dayanan bir arkadaşlığı dillendiriyor. Çocukluğunda hayran olduğu Şükriye Abla’sının ölümünü haber alan yaşlı kadın (anlatıcı) taziye için evine gidiyor. Anlatıcı; sabah erkenden fırında çalışmaya giden, mahalledekilere onurlu çalışkanlığıyla örnek olan, cephedeki askerler için de ekmek hazırlayan Habibe Kadın ve kızı Şükriye’yi takdirle yâd ediyor. Güçlü ve dik duruşlu bu kadınları güzelleştirenin emek ve çalışma olduğunu düşünüyor.   Utanç Mehmet Zaman Saçlıoğlu, ‘Utanç’ta sergilediği kara mizahla, etkili bir öyküye imza atıyor. Yazar, öykü kişisi Remzi’yi bir resim sınavı ortamına götürüyor. “İnsan pazarı”nda, günlerce işsiz kalmış insanlar arasından seçilip bir devlet binasına getirilen Remzi, resim sınavında model olarak kullanılıyor. Remzi’nin hiç kıpırdamadan durabilme gayreti, dakikalar ilerledikçe onu inanılmaz zor durumlarda bırakıyor. Okurken hem gülüyor hem de öylesi bir ortamda yoksul Remzi’nin durumuna üzülüyoruz. Remzi’nin zor saatleri, bir modelin görünmez emeğini de görünür kılıyor.   Yalnız Ramazan Yasemin Yazıcı’nın ‘Yalnız Ramazan’ öyküsünde, devrimci işçi Ramazan’ın, zamanla değişen toplumsal yapı içindeki yoksulluk ve yalnızlığı ifade ediliyor. Ramazan, oruç tutmadığı halde iftar çadırında verilen yemek için sıraya girmek üzere evinden çıkıp sıkıntıyla yola koyulur. Sırada beklerken, zihni eskilere uzanır; geçmişte yaşadığı kimi olayları ayrıntılarıyla anımsar. Babası, Ramazan’ı, siyasî görüşleri yüzünden reddetmiştir. Fabrikada işçi lideri olan Ramazan, kendini toplumsal harekete adamış, aşk yaşayamamış, sadece kitaplarla ufkunu genişletmiştir. Aradan yıllar geçmiş, hayat değişmiştir ...   Akşamı Beklerken Hasan Özkılıç’ın ‘Akşamı Beklerken’I, kum ocağı işçilerinin dostluğuna ve iç dünyalarına odaklanmış bir öykü. Genç işçinin yarıda bıraktığı okuluna dönme umudu, sevdiği kızla sinemaya gitme düşü aktarılıyor.   Kehribar Usta Jale Sancak’ın ‘Kehribar Usta’sı, bir seramik ustasının sevgiyle yoğurup şekillendirdiği çömleklerde somutlaşan sanat emeğini anlatıyor.   Pervaneci Artaki Usta Vecdi Çıracıoğlu ‘Pervaneci Artaki Usta’da, kendi çabasıyla döküm işinde ustalığa ulaşan adil ve ilkeli Artaki’yi anlatıyor. Öyküde teknik ayrıntıların anlatımı da başarılı.   Bir Gizi Fısıldar Gibi, Gülün Adı Özcan Karabulut’un ‘Bir Gizi Fısıldar Gibi, Gülün Adı’ öyküsü, cinsiyet ayrımcılığı nedeniyle sendika sekreterliğinden ayrılan, iş bulamayıp sokaklara düşen genç kadının dramını işleyen bir metin.   Gökyüzü Masalları Ayşe Sarısayın ‘Gökyüzü Masalları’nda, çocuk dünyasındaki masal gerçekliğine dikkat çekiyor. Yoksulluğun yok edemediği masallardır onlar. Dikiş dikerek kazandıklarıyla küçük kızına bakan Nagehan, okuduğu masallarla öykü anlatıcısının çocukluğunda derin izler bırakmıştır.   Çapraz Sorgu ‘Çapraz Sorgu’da Sezer Ateş Ayvaz, etkileyici bir işsizlik öyküsü kurgularken, insan psikolojisinin derinliklerine uzanıyor. Kapalı, katlı otopark mekânının yarattığı karanlık ruh hallerini işliyor.   Ay Işığının Bilirkişiliği Zafer Doruk, ‘Ay Işığının Bilirkişiliği’nde, polisin yanlışlıkla evini bastığı ve acımasızca vurduğu fabrika işçisinin fedakar bir aile babası oluşunu öne çıkarıyor.   Pancar Vagonları Ve Faruk Duman ‘Pancar Vagonları’nda, demiryolcuların hayatını edebiyatın kurmaca dünyasında yeniden yaratıyor.   Ay Işığının Bilirkişiliği / Zafer Doruk … Bu ayki ‘bir satır’da sizlerle tanıtmak istediğim ‘Emek Öyküleri’ kitabındaki birbirinden etkileyici öykülerden birini aktarmaya geldi sıra… Önce, öykünün yazarıyla tanışalım … Zafer Doruk; 1956'da Bitlis'te doğdu. Altı yaşından bu yana Adana'da yaşıyor. Adana Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra hayata atıldı. İş bulamayınca uzun yıllar işportacılık yaparak geçimini sağladı. İşportacılık yaptığı sıralar 1993'te Seyhan Belediyesi Orhan Kemal Öykü Yarışması'nda Kedi adlı öyküsü birinci mansiyon kazandı. 1995'te Çukurova Gazeteciler Cemiyeti'nce düzenlenen Orhan Kemal Öykü Yarışması'nda Bir Uçumluk Kanat Lütfen adlı dosyası birincilik ödülü kazandı. Ödüllü dosyası aynı yıl Öteki Yayınevi tarafından basıldıktan sonra bir özel okul kütüphanesinde göreve başladı. 1996'da Canın Çukurova'ya İstanbul, 1997'de Yalınayak Geceler adlı öykü kitapları yayımlandı. 2000'de Oktay Akbal Başarı Ödülü'nü kazandı. 2001'de Seyhan Belediyesi'nce düzenlenen Orhan Kemal Öykü Yarışması'nın Düzenleme Komitesinde ve Seçici Kurulunda görev aldı. 2002'de Çal Dedim Klarnetçi Çocuğa, 2004'te Aşkgüzar, 2006'da Soyka adlı öykü kitapları Bilgi Yayınevi tarafından basıldı. Adana Altın Koza Sanat Konseyi'nde Edebiyatçılar Derneği'ni temsil etmektedir. Zafer Doruk, halen Başkent Üniversitesi Gönen Okulları'nın kütüphane sorumlusudur.   Ay Işığının Bilirkişiliği Öğle yemeğinde tavuk budu, pirinç pilavı, cacık var. Adam butlara elini sürmüyor, ekmeği bol yiyerek cacıkla pilavı kaşıklıyor. Gözü yanında outran arkadaşına takılıyor: O da budu yememiş… Yemekhanede ikisi kalmış… Aklına su içmek geliyor. Bardağı ağır ağır doldurup içiyor, pencereden dışarı bakıyor, öksürüyor, ellerini başının arkasına yastık yapıp geriye yaslanıyor… Olmuyor, arkadaşı kalkıp gitmiyor, “Sürahiyi bana da uzatır mısın?” diyor, suyunu içtikten sonra o da başka bir eğleşme nedeni bulamıyor… Neyse. Sonunda pes ediyor: “Bugünkü tavuk benim de hoşuma gitmedi birader” diyor. “Çöpe atsam, günah… İstersen sen bunu al eve götür, çoluk çocuk yer… Ben götürürdüm ya, bizimkiler köydeler.” Çatlamış nar gibi gülümsüyor adam. Gözlerini gönül borcuyla yumup açıyor, “Sağ ol…” diyor yavaşça. “Eğer sen götürmeyeceksen…” Bir ihbarı değerlendiren polisler sokağın giriş çıkışını tutmuşlar. İhbar edilen evin çevresi kuşatılmış. Evde barınan devrimci militanlara teslim ol çağrısı yapılıyor. Perdeler aralanıyor, puslu camların ardında kaygılı gözler olup biteni seçmeye çalışıyor… Çocuk, babasına gönül borcuyla bakıyor. Adamın gülümsemesi mor bir asma filizi. Kadının yüzü sıcak bir somun… Sofrada üç tavuk budu… Kişi başına bir but… Yanında bulgur pilavı, iki baş soğan, su teresi… Su teresini seviyor kadın. Kanalın kıyısından toplamış. Çocuk sulu boya kutusunu gösteriyor babasına, Okulun kapısındaki şansçıdan çekmiş. Yaptığı resmi gösteriyor. “Neden gökyüzünü griye boyadın?” diyor adam. “Hava o gün kapalı çünkü.” “Şurada uçurtma uçuran bir çocuk  var?…” “Piknikteler… Ama az sonra yağmur yağacak.” “Üstelik ateş de yakmışlar…” “Yazık… Sönecek. Tavuk da çiğ kalacak.” “Tavuk mu bu?” “Tavuk.” “Tavuktan çok tavşana benziyor.” Tavşandır belki…” “Şu kim?” “Hangisi?” “Ağacın altındaki.” “Çocuğun ninesi.” “Baba nerede peki?.. Şu mu…” “O.” “Babayı çocuğa benzetmişsin… Anne yok mu?” “Var. Su doldurmaya gitmiş.” “Budunu soğutma da ye.” “Sen niye yemiyorsun?” “Fabrikada yedim ben…” Sesler duyuyor adam. “Sen de duyuyor musun?” diyor kadına. “Necmiye’nin kocasıdır. İçip içip kayınbabasının kapısına dayanmıştır yine.” “İki çocuktan sonra… Yazık” diyor adam. “Kadının yerinde olsam dönerdim… Öyle her gün içen biri değildir ki Nazmi. İşten çıkarılınca bunalıma girmiştir… İyi günler ne çabuk unutuluyor…” “Anneni arasana bir… Gücenmiş kadıncağız…” “Yarın anneler günüymüş” diyor çocuk. “Öğretmen söyledi.” “Yaa!” diyor adam iç geçirerek. “Maaşı da almadık…” “Benim armağanım hazır” diyor çocuk. Başını pencereden uzatıp ampul ışığının aydınlattığı küçük bahçeye bakıyor. Annesinin diktiği gül ağacını her sabah kalkıp sular. Kırmızısı ay ışığıyla ağaran üç tomurcuk gülü hayranlıkla izliyor. Başını gökyüzüne kaldırıp bir bulut yumağının dolunaya doğru yürüdüğünü görüyor. Bulut yumağı ayın yarısını içine alıp diğer yarısını turuncuya boyuyor… “Bulutu kaldırmalı ayın üstünden” diyor çocuk. “Kaldırırsın. Otur da yemeğini bitir şimdi.” Çocukla kadının butları yiyişini keyifle izilyor adam. Çocuk budun üstündeki son et parçasını da sıyırıp yedikten sonra bulutsuz bir gökyüzü boyamak için kalkıyor. “Ay da olacak mı gökyüzünde?” diyor adam. “Olacak… Gökyüzünün tam ortasında hem de.” “Biliyor musun, pırıl pırıl bir gecede kaçırmıştım anneni ben… Ay ışığından başka taşıtımız yoktu.” “Gerçekten ay ışığına mı bindirip kaçırdın annemi?!” “Evet… Ay ışığına…” Kadın, “Hiç değilse telefonla arayıp bir halini hatırını sorsaydın” diyor, “gönlü hoş olurdu ihtiyarcığın.” “Doğru… Hiç değilse bunu yapayım… Biraz azar işiteceğim ama…” “Galiba şu ev… Evet, evet!.. Verilen adres burası…” Teslim olun çağrısına yanıt gelmiyor… En iyisi işi sağlama almak… Destekli atış durumu… Sessizce sokuluyorlar… Parmaklar tetikte… Çat kapı! “Kıpırdama! Ellerini başının üzerine koy ve duvara dön!” Hayır, hayır… Hiç uyarmadılar. Kapıyı açar açmaz çektiler tetiği. Kurşunu tam şakağından yedi babam. Oysa elinde tabanca değil, telefon vardı. Ninemle konuşuyordu… Boşlukta sallanan telefondan, “Oğlum! Oğlum!” diye sesleniyordu… Hiç unutamam o sahneyi… Üç tomurcuk gülden biri şakağındaydı… Anneme armağan edecektim onu… Gülümsüyor gibiydi. Gül usul usul kanıyordu… Babam hayatı fabrikayla ev arasında geçen kendi halinde bir işçiydi. Kanıtlamak için çırpınıp durdu annem. Gazeteler yazdılar, televizyona çıkardılar… Birinde ikimiz çıkmıştık. Polisler, “Bir yanlışlık oldu, yanıldık” deseler de adalet aramaktan yılmadı annem. Susmamız, davamızdan vazgeçmemiz için türlü yollar denediler, üstü kapalı tehdit ettiler, dayalı döşeli ev vaat ettiler, kanmadı. Duvardaki çivide asılı siyah beyaz düğün fotoğrafını polislere gösterdi, acıyla gülümsedi. Asma filizi gibi, yeşile çalan mor bir gülümsemeydi… Terk edilmiş bir memleket gibiydi yüzü… Korktu adam. Giderken dönüp dönüp bakıyordu… Kaçıncı gidişimizdi mahkemeye, bilmiyorum. On yaşındaydım. Adliye koridorunda gördüm babamı vuran polisi: İki meslektaşıyla birlikte duruşmayı beklerken sigarasını somurur gbii içiyordu. Karısıyla oğlu de gelmişlerdi. Oğlu yaşıtımdı. Karısı dalıp dalıp gidiyordu. Çocuğun sol gözü balon gibi şişmişti. Yanına gidip gözüne ne olduğunu sordum: Arı sokmuş. Halep bilyelerimden verdim, koridorda oynadık. Annesi gözünü bizden kaçırıyordu… Sanık avukatları o gece havanın kapalı olduğunu, müvekkillerini karanlığın yanılttığını söylüyorlardı. Mahkeme heyeti rasathaneden ayın o geceki durumunu ve aydınlatma düzeyini belirleyecek bir rapor istemeyi kararlaştırmıştı. Rapor rasathaneden gelene kadar duruşma ileri bir tarihe ertelendi. Ayın bilirkişiliğine başvurulacaktı. Yalancı tanık yaptılar ayı sonra. Olay gecesi aydınlatma düzeyi düşükmüş, üstünü bir bulut kapatmış, bütün suç onunmuş. Polisler serbest bırakıldılar. Utandığından mıdır nedir, o duruşma gününün gecesi insan yüzüne çıkamadı ay. Oysa babamla bir alıp veremediği yoktu. Annemle ona binip kaçmışlardı, adını kötüye çıkardıkları için üzgündü… Keşke griye boyamasaydım gökyüzünü… (Sayfa 108-112)   Son birkaç söz daha … Yazar; toplumun vicdanı olan, o vicdanı seslendiren kişidir. ‘Emek Öyküleri’ de iyi yazarların elinden çıkmış nitelikli öyküleri içeren bir seçki. Emeğin değerini bilenlere…
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X