Göbekli Tepe Muhafızı

Göbekli Tepe Muhafızı
Bu içerik 757 kez okundu.
Yonca Eldener / Roman / Altın Kitaplar Yayınevi / 1.  Basım Kasım 2014 / 351 sayfa   Kemal KAŞKAR   Öncelikle, sevgili kuzenim Erdem Özkan’a, beni bu kitapla tanıştırdığı için teşekkür ederek başlamalıyım. Doğrusu, ‘içinden Milas geçen böylesi bir romanla buluşmak çok keyifli oldu benim için... Umarım ‘meraklılarının’ ilgisini çeker deyip romanın yazarı Yonca Eldener’i tanımayla başlayalım bu ayki ‘bir satır yolculuğumuz’a ... Yonca Eldener; 1972’de Ankara’da doğdu. 1990 yılında TED Ankara Koleji’nden, 1994’te ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir Planlama Bölümü’nden mezun oldu. 1995 yılında Avrupa Birliği “Jean Monnet Bursu” ile Univeristy College London Bartlett Mimarlık Okulu’nda mastır yaptı. 1996-2002 ODTÜ Mimarlık Fakültesi Şehir Planlama bölümünde, “perakende coğrafyası” alanındaki tezi ile doktora derecesini aldı. Amerika’da basılmış, perakende ve dağıtım zinciri üzerine 6 makalesi bulunmaktadır. 1997’de Hızlı Tüketim Mamulleri sektöründe pazar ölçümleme alanında kariyerine başladı. 2011-2014 yılları arasında ikinci romanını yazdı ve perakende sektöründe danışmanlık yaptı. 2014 yılından beri bir e-ticaret sitesinin genel müdürlüğünü yapan Eldener, evli ve iki kız çocuk annesidir ...   Milas ile Harran arasında ... Yonca Eldener, kitabı hakkında şunları söylüyor: Arkeoloji ilgi alanım olduğu için Göbekli Tepe’yi de içine alan bir roman yazmak üzere kesin kararımı üç yıl önce vermiştim. Romanı Milas’tan başlattığımda ise kurgu açısından çok zor bir yola girmiştim. Bu iki eşsiz coğrafyayı ve binlerce yıllık tarihi birleştirecek ipuçlarını takip ederek yol aldım. Romandaki kahramanlarım da araştırmalarım sırasında ortaya çıktı. Milas Uzunyuva, hakkında yazmayı düşündüğüm arkeolojik alandı ve burası eski Yahudi mahallesiydi. Terk edilmiş evlerin içinde bir macera başlatabilmek için ismi Kamil olan, yalnız ve evden çalışan Musevi bir bilgisayar korsanı yarattım. Kamil’in annesi Eren ise Karca dilini çözmek için hayatını adamış bir dil bilimci oldu. Ve tabii Kamil’in peşine düşen Harranlı Ada’yı yarattım. O çok kararlı, meraklı ve inatçı bir haciz avukatı. Göbekli Tepe kazılarını yürütmüş olan arkeolog Schmidt’e göre burası, kendi gücünün farkına varan insanoğlunun, doğanın parçası olmaktan çıkıp ona hükmetmeye giden yolu açtığı yerdir. Köklerini arayan her insanın yolu buradan geçecektir, çünkü insanın dönüşümünün temelleri bu coğrafyada atılmıştır. Göbekli Tepe’nin avcıları, tarım devrimiyle kaderi geri dönülemez biçimde değişen insanın toprağa bağlandıkça ondan kopuşunun hikayesini fısıldamaktadır. Tapınakları ise nereden başladığımızı soranlara, evrenin hakimi değil parçası olduğumuzu ve hepimizin bir olduğunu hatırlatmak üzere binlerce yıllık uykusundan uyanmıştır. Dikilitaşlarına nakış gibi işlenmiş semboller, bize bambaşka bir tarih anlatmaktadır.”   Göbekli Tepe ne/resi? Kitabın arka kapağında şöyle bir soru var: Peki Göbekli Tepe neresidir? Anadolu’nun en derin ve kadim sırlarının fısıldandığı, gizemli inançlarla tek tanrılı dinlerin harmanlandığı, ehil olmayanlara kapalı olan sırların saklandığı ve insanlık tarihinin baştan yazıldığı bir mabet … Ve tüm bunları koruyan dilsiz muhafızın sırrına ancak hikmet sahiplerinin vakıf olabildiği, zaman ve mekândan azade bir uğrak yeri …   Kasım 2014 Cumhuriyet Kitap Eki’nden Cumhuriyet Kitap Eki’nin Kasım 2014 sayısında yer alan Bahar Kaştan imzalı röportajdan yapacağımız aktarma ise, kitap hakkında yeterli bir özet/tanıtım niteliğinde… Milas’taki son Musevi olan bilgisayar korsanı Kâmil, dilbilimci annesi Eren’i defnettikten sonra Harranlı İbrahim’in evlerini satın almak için yüksek fiyattaki teklifiyle karşılaşır. Milas’ta kimsesi kalmayan Kâmil ise teklifi kabul eder. Fakat Harranlı İbrahim, Kâmil’le görüşmesinin ardından öldürülür. Tek zanlı ise Kâmil’dir. Şartlı salıverilen Kâmil, Harranlı İbrahim’in gerçekte kim olduğunu araştırırken annesi ve İbrahim’in tanıştığını öğrenir… Öte yandan İbrahim’in avukat kızı Ada da, babasını öldürenlerin kim(ler) olduğunu öğrenmeye çalışırken kendini Kâmil’in peşinden Milas’ta bulur. Kâmil annesinin İbrahim’le olan bağını çözmek içinse annesinin araştırmalarının içinde, Karca dilinin şifreleri arasında kaybolmuştur. Sırlar onu ve Ada’yı dünyanın ilk mabedi olan Göbeklitepe’ye çıkarır… Annesinin izinden giden Kâmil, bu topraklarda köklerini bulurken Ada ise kanunun vicdana kavuştuğu noktada hayatı bir kez daha sorgulayacaktır… Konu Göbeklitepe olunca hikâyenin dinler tarihinden kopuk bir şekilde kurgulanması da düşünülemezdi. İşte bu noktada yazarın kıvrak zekâsı ve araştırmacı yapısı bir kez daha kendini gösteriyor ve Hanifilikten Sabiiliğe, Yahudilikten Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa kadar pek çok inanç arasındaki bağlara tanık oluyorsunuz. Dahası hiçbirimizin diğerinden farkının kalmadığı bu topraklarda geçmişe, dinlere, insanlığa, dair bir farkındalık kazanabiliyorsunuz…   Ve röportaj Göbekli Tepe Muhafızı bir macera romanı olarak adlandırılsa da arkeoloji ve bölgeyi tanıma açısından da bir rehber kitabı niteliğinde sayılabilir aynı zamanda. Hatta kadim dinlere dair de pekçok şey öğreniyoruz bu maceranın içinde. Siz bu romanı nasıl tanımlıyorsunuz? Dediğiniz gibi Göbekli Tepe Muhafızı, dinler tarihinin, arkeolojinin, dil bilimin ve mistisizmin arka planda derinden işlendiği bir roman. İçinde birçok bilgi bulunduruyor; ancak tüm bu bilgileri Göbekli Tepe’yi ve Milas’ı içselleştirerek vermek istedim. Göbekli Tepe inançlarımıza ve uygarlığımıza dair tüm öğelerin anahtarlarını bulabileceğimiz, üzerinde derin manevi örtüsü olan bir yer. İstedim ki romanımı okuyan Göbekli Tepe’yi de anlasın ve kendinden bir parça barındıran bu eşsiz tapınaklarla köprü kursun… Göbekli Tepe Muhafızı olarak adlandırdığınız Urfa Heykeli’nden biraz bahsedebilir miyiz? Heykelin kurgunuzdaki yeri de ayrıca önem taşıyor, hatta kilit noktalarından biri diyebiliriz… Urfa Heykeli’nin Urfa merkezindeki bir inşaat sırasında bulunduğu söyleniyor, ancak nasıl ortaya çıktığını kesin olarak bilemiyoruz.  Bu heykel şimdiye kadar dünyada bulunan en eski heykel ve şu an Urfa Müzesi’nde sergileniyor. Bu heykelin romanda yer alması da dediğiniz gibi ayrı bir önem taşıyor. Kısa bir süre önce aramızdan ayrılan Göbekli Tepe Kazı Başkanı Prof. Dr. Klaus Shmidt, tapınakları çevreleyen 12 adet ve merkeze konumlanmış 2 adet T başlı dikilitaşların kutsala ait olduğunu, yani insan olmadığını söylemişti. Göbekli Tepe’de bulunan çok az sayıda heykelin ise kutsalı koruyan muhafızlar olduğu düşünülüyor. Urfa Heykeli, aslında Göbekli Tepe kazı alanında bulunmuş bir heykel değil; ama buna rağmen romanın merkezine Urfa Heykeli’ni yerleştirdim. Çünkü tüm fiziki özellikleriyle muhafızlığı taşıyor bu heykel;  ağzı yok ve bu da onu kadim sırları sonsuza kadar saklayacak olan eşsiz bir heykel olarak konumlandırmamı sağladı. Obsidiyen taşından yapılmış simsiyah gözleriyle de hakikati görüyor sanki, ancak susuyor… Bütün bu maceraların kökeninde aslında kadim dinler yatıyor. Ve dinler tarihi hakkında da bilgi almak mümkün romanda. Bunun nedeni nedir? Önce de belirttiğim gibi, Göbekli Tepe bir yerleşim yeri değil. Burası Taş Çağı’nda, 200 kilometrekarelik bir alanı kapsayan, ortak inançları etrafında toplanmış avcı-toplayıcı toplulukların din merkezi. Henüz tarıma geçilmemiş, çanak çömlek icat edilmemiş, hayvan evcilleştirilmemiş ve yerleşime geçilmemişken, bu toplulukların inanç etrafında birleşerek böylesi devasa tapınaklar yapmış olması hepimizi düşündürdü. Klaus Shmidt, “Yerleşimden önce tapınak vardı” demişti. İnsanlık her şeyden önce inanç etrafında toplanmıştı ve öğrendiğimiz en eski tapınaklar burada. Günümüz inançlarına dair anahtarların da burada olduğunu düşünüyorum. Haliyle bu bölgeyi yazarken de dinler tarihinden kopuk bir hikâye kurgulanamazdı. Romanın sonunda okura sunduğunuz mistik bir mesaj var. Bu mesajdan da bahsedebilir miyiz? Romanda Göbekli Tepe’den “hiçbirimizin diğerinden farkının kalmadığı yer” olarak bahsettim. İnsanların ortak bağlarını değil, farklılıklarını düşünmeye başladığı dönemler hep acı verici olmuştur. Kaldı ki uygarlıklar, tek bir halkın mucizesi olarak sıfırdan ortaya çıkmamıştır… Göbekli Tepe,  bunun en güzel kanıtı. Aslında hiçbirimizin diğerinden farkının kalmadığı bir yer orası…   Milas-Bodrum Havalimanı Nereden çıktı bu ‘ara başlık’ diye şaşırmanız olağan! Adı Milas-Bodrum olan ve Milas’ta bulunan havalimanının adı, romanda da ‘Bodrum’ olarak geçiyor. Bu konunun, Milas’ın şu sıralar gündeminde oluşuna tesadüf eden bu ‘yanlış’ı da not düşmek istedim. Düşünün, adı ‘Milas-Bodrum Havalimanı’ olan havaalanının adı o kadar çok ‘Bodrum’ olarak kullanılır olmuş ki, romanında ilçemize dair, Uzunyuva, Arasta, Baltalıkapı, Dibekdereli Zurnacı, Kaymakkavağı gibi gibi birçok ayrıntıya özenle, ustalıkla yer veren Eldener; 64. sayfada, “Ada, Bodrum Havaalanı’ndan kiraladığı arabayla Milas’a doğru ilerlerken, babasının öldürüldüğünü öğrendiği karayolunun kenarında durmuştu ...” diye yazıyor. Elbette bu bir eleştiri değil, bir saptama... Neyse, şimdilerde, THY’den başlamak üzere, bu yanlışın düzeltilmesi yönünde adımlar atılmaya başlandı. Bir yandan, diğer havayolu şirketleri ve havalimanlarındaki anonslara ilişkin düzeltme adımlarını beklerken bir de bu vesileyle, konuyla ilgili çabalarımıza, farkında olmadan ‘ilginç bir boyut’ kazandırmış olduğu için Yonca Eldener’e ayrıca teşekkür etmek istiyorum...
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X