Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna
Bu içerik 789 kez okundu.
Sabahattin Ali / Roman / Yapı Kredi Yayınları / 72. Baskı: Nisan 2015 / 160 Sayfa Ayşegül Şenay KAŞKAR Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907'de Edirne vilayetinin Gümülcine sancağına bağlı Eğridere kazasında doğdu. Babası asker olduğu için ilköğrenimini İstanbul, Çanakkale ve Edremit'in çeşitli okullarında tamamladı. 1921'de Edremit'e göçtüklerinde, bölge Yunan işgalinde olduğu için emekli olan babası aylığını alamadı ve aile çok zor günler geçirdi. İlkokulu bitirdikten sonra parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu'na girdi ve beş yıl burada okudu. 1926 yılında İstanbul Öğretmen Okulu'ndan mezun oldu. Bir yıl kadar Yozgat'ta ilkokul öğretmenliği yaptı, Millî Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya giderek iki yıl (1928-1930) orada okudu. Yurda döndükten sonra, Orhaneli’nde ilkokul öğretmenliğine atandı. Önce Aydın ve sonra Konya ortaokullarında Almanca öğretmenliği yaptı. 1932 yılında Konya'da bulunduğu sırada, bir arkadaş toplantısında Atatürk'ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklandı. Bir yıla mahkûm olarak Konya ve Sinop cezaevlerinde yattı. 1933 yılında Cumhuriyetin Onuncu Yılı dolayısıyla çıkarılan afla özgürlüğüne kavuştu. Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara'ya gitti ve Millî Eğitim Bakanlığı'na başvurarak yeniden göreve alınmasını istedi. Dönemin bakanı Hikmet Bayur'un "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesini" istemesi üzerine 15 Ocak 1934 tarihinde Varlık dergisinde "Benim Aşkım" adlı şiirini yayımlayarak Atatürk'e bağlılığını göstermeye çalıştı. Aynı yıl Bakanlık Neşriyat Müdürlüğü'ne alındı, Ankara II. Ortaokul'da öğretmenlik yaptı. 16 Mayıs 1935 günü Aliye Hanım ile evlendi. 1936'da askere alındı. 1937 Eylülünde kızı Filiz dünyaya geldi. Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir'de tamamladı. 10 Aralık 1938'de Musiki Muallim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başladı. 1940 yılında tekrar askere alınıp askerliğini yaptıktan sonra 1941-1945 yılları arası Ankara Devlet Konservatuarı'nda Almanca öğretmenliği yaptı. "İçimizdeki Şeytan" romanı milliyetçi kesimde büyük tepki topladı. Nihal Atsız'ın hakkında yazdığı hakaret dolu bir yazıya karşılık dava açtı, dava sırasında çok sıkıntı çekti. 1944 yılında davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamadı. Olaylı duruşmalar sonunda bakanlıkça görevinden alındı. 1945 yılında İstanbul'a giderek gazetecilik yapmaya başladı. Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kaldı. 1946 - 1947 yılları arası Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkardı. Bu dergiler; tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaştı, dergilerin isimlerindeki Paşa ifadesiyle "Milli Şef" İsmet Paşa ile alay edildiği iddiası ile kapatıldı, yazılar ve yazarları hakkında soruşturmalar açıldı. Dergilerde çıkan yazılarından dolayı üç ay hapis yattı ve karşılaştığı baskılardan bunaldı. Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi". Bir başka dava nedeni ile 1948'de Paşakapısı Cezaevi'nde üç ay yattı. Çıktıktan sonra zor günler geçirmeye başladı, işsiz kalıp yazacak yer bulamadı. Baskılardan uzaklaşmak için yurt dışına gitmeye karar verdi, ancak kendisine pasaport verilmedi. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı bulamayınca da Bulgaristan'a kaçmaya karar verdi ve para karşılığı Ali Ertekin adlı bir kaçakçıyla anlaştı. Ordudan atılmış olan bir astsubay olan Ertekin, geçimini yurt dışına adam kaçırmakla sağlamakta, öte yandan Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti adına ajanlık yapmaktaydı. Resmi açıklamalara göre Ertekin, "milli hislerini tahrik ettiği için" Sabahattin Ali'yi başına sopa vurarak öldürdü. Cesedin 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmasından sonra, 28 Aralık 1948'de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılandı. Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950'de "milli hisleri tahrik" gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giydi. Ancak yazarın yakın çevresi ise Sabahattin Ali'nin Kırklareli'de Milli Emniyet tarafından sorgulanırken işkence sonucu öldüğü ve Ertekin'in paravan olarak kullanıldığını iddia etse de bu hiçbir zaman kanıtlanamadı. Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giydi; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kaldı ... Şiirleri - Dağlar ve Rüzgâr  (Sabahattin Ali’nin geleneksel halk şiirinin etkilerini taşıdığı şiirlerinden oluşur), Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler. Bestelenen şiirleri - "Hapishane Şarkısı V" (Aldırma Gönül - Kerem Güney, Edip Akbayram), "Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz" (Zülfü Livaneli), "Leylim Ley" (Zülfü Livaneli), "Hapishane Şarkısı I" (Göklerde Kartal Gibiydim / Nazlı Yarim - Deniz Akyürek), "Hapishane Şarkısı II" (Bir Yürek Kaldı Avucumunda) (Grup Çağrı), "Hapishane Şarkısı III" (Geçmiyor Günler - Ahmet Kaya), "Çocuklar Gibi" (Sezen Aksu - Mustafa Kaya), "Kız Kaçıran" (Ahmet Kaya), "Kara Yazı" (Ahmet Kaya), "Melankoli" (Ali Kocatepe, Nükhet Duru), "Eskisi Gibi" (Ben Yine Sana Vurgunum - Ali Kocatepe, Nükhet Duru), "Dağlar" (Benim Meskenim Dağlardır - Sadık Gürbüz, Dağlardır Dağlar - Sezen Aksu), "Göklerde Kartal Gibiydim" (Grup Çağrı, Volkan Konak), "Geçmiyor Günler" (Ahmet Kaya) Öyküleri - Değirmen (1935), Kağnı (1936), Hanende Melek (1937), Ses (1937), Kağnı - Ses (1943), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947), Kamyon, Bütün Öyküleri 1 (Aralık 1997, Değirmen, Kağnı ve Ses), Bir Orman Hikayesi. Oyun - Zanaatkarlar (1936) Romanları - Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943) Derlemeler - Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (1998), Çakıcı'nın İlk kurşunu (2002), Mahkemelerde (2004), Hep Genç Kalacağım (2008), Canım Aliye, Ruhum Filiz (2013) Çevirileri - Tarihte Garip Vakalar, Max Memmerich (1941), Antigone, Sofokles (1942), Minna Von Barnhelm, Lessing (1943), Üç Romantik Hikaye, H. Von Kleist - A.V. Chamisso - E.T.A. Hoffmann (1944), Fontamara, Ignazio Silone (1944), Gyges Ve Yüzüğü, Fr. Hebbel (1944), Yüzbaşının Kızı, A.S. Puşkin (1944) (Erol Güney ile birlikte)   Sıra dışı bir aşk hikayesi Rasim 25 yaşlarındayken çalıştığı işinden kovulur. Birçok yerde iş bakar, ama bulamaz. Bir gün okul arkadaşı Hamdi ile karşılaşır ve işsiz olduğundan bahseder. Hamdi de, onu kendi bürosunda işe alır. Maaşı azdır, ama Rasim buna mecbur olduğu için boyun eğer. İşinin ilk gününde ona ayrılan odada Raif adlı bir adamın da olduğunu öğrenir. Herkes Raif Bey için “sessiz, hiç konuşmaz, yıllardır buradayım ama onun hiç konuştuğunu görmedim, yaptığı Almanca çeviriler de son derece kötü” gibi yorumlar yaparlar. Bu Rasim’in kafasını karıştırır ama kulak asmaz. Raif Bey’le tanışırlar ama dendiği gibi kendisi iş dışında hiç konuşmamaktadır. Ama Rasim’de, Raif Bey’e karşı bir sempati oluşmuştur. Çizgili suratında birçok yaşanmışlığın olduğunu düşünür. Arkadaşı Hamdi, Raif Bey’e sürekli çeviriler vermekte, Raif Bey de kısa sürede tamamlamaktadır. Genelde herkes, Raif Bey’i azarlar, bağırıp çağırırlar ama Raif Bey hep sessiz kalır. Yüzünde hiçbir durumda sevinç, üzüntü veya şaşkınlık oluşmaz. Bu durum karşısında zamanla Rasim de onun çekilmez biri olduğunu düşünmeye başlar. Rasim, Raif Bey’in sürekli çekmeceden çıkarıp gizlice okuduğu bir defter olduğunu görür ve bunu ona sorar. Raif Bey “önemsiz” diyerek onu geçiştirir. Bir gün Raif Bey’in bir çeviri yapması gerekir ama hastalığından dolayı işyerinde olmadığı için işleri evine Rasim götürür. O zaman, ailesini de tanımış olur ve Raif Bey’in cidden zor bir hayatı olduğuna kanaat getirir. Bayağı kalabalık bir ailesi vardır ve çok baskıcılardır. Rasim, bunu kapıdan girer girmez anlar. Raif Bey’in üzerinde bir hakimiyet kurmuş gibilerdir. En küçük işlerini bile ona yaptırırlar. Ama zavallı Raif Bey’in hiç sesi çıkmaz. O günden sonra Raif Bey ve Rasim, çok iyi anlaşmaya başlarlar. Beraber alışveriş yaparlar, sohbet ederler, birbirlerine misafir olurlar. Giderek Raif Bey’in hastalıkları ve işe gelmemeleri sıklaşır. Bir gün çeviri metnini eve götürdüğünde “Sürekli evden çıkıp gidiyor, hiç kendine dikkat etmiyor, çok ince giyiniyor” diye yakınır kızı Rasim’e. Son hastalığı çok ağırdır Raif Bey’in. Ölüm derecesine gelmiştir. Rasim’i çağırıp masasının üst gözünde duran o defteri getirmesini ve yakmasını söyler. Ama Rasim merakına yenilip okumaya başlar defteri… Raif Bey gençliğinde de çok sessiz, arkadaşı olmayan, insanlarla konuşamayan, mülayim bir gençtir. Ama içinde fırtınalar kopmaktadır. “Avrupa’yı merak ediyorum” der defterin her sayfasında. Bir gün eline Avrupa’ya gitme fırsatı geçmiştir. Babası sabuncudur ve Raif’e “Almanya’da işçiler aranıyormuş, oraya git bir sabun fabrikasına gir ve bizim için değişik sabunların yapımını öğren” der. Raif Bey de kabul eder ve Almanya’ya gider. Bir pansiyon kiralar ve hayatına burada devam etmeye başlar. Babasının dediği gibi bir sabun fabrikasına girer. İşi rahattır. Sonra bir gün caddede gezerken, bir resim sergisi olduğunu görür. Gayri ihtiyari içeri girer. Resimleri incelerken çok sıradan olduklarını düşünür. Ta ki, Maria Puder’in Kürk Mantolu Madonna resmine kadar… Bu resim Raif Bey’de çok büyük etki uyandırır. Adeta aşık olur resimdeki kadına. Kitap okurken, yemek yerken, işteyken hep o resmi düşünür (Resim, Maria Puder tarafından çizilmiş bir otoportredir). Raif Bey, her gün o sergiye gitmekte, sergi kapanana kadar o resmi incelemektedir. O kadar sık gider ki, artık oradaki çalışanlar, Raif Bey’e aşina olmuşlardır. Bir gün Raif Bey, gene dikkatle o resmi izlerken, bir kadın onun yanına sokulup “bu resmi pek mi merak ettiniz, her gün onu seyrediyorsunuz” der. Raif  kadının bir cevap almadan gitmek niyetinde olmadığını görünce “evet, güzel bir resim, anneme pek benziyor da” der. Kadın “Sahiden böyle bir anneniz olmasını ister misiniz?” der. Raif “Evet… Hem nasıl isterdim!” der. Kadın arkasını dönerek süratle uzaklaşır. O kadın, Kürk Mantolu Madonna’nın ta kendisidir, yani Maria Puder’dir. Bir gece Raif Bey yolda yürürken, bir kadın görür. Kürk Mantolu Madonna’sına benzetir onu ve peşinden gider ama yakalayamaz. Sonraki gece, aynı yerden yine geçer mi acaba hissiyle orada beklemeye başlar ve cidden geçer kadın. Bu sefer takip eder onu ve bir gece kulübü olan Atlantis’e girdiğini görür. Peşinden o da girer kulübe. Atlantis’te keman çalan, şarkı söyleyen bir kadın olduğunu görür. Gösteri bitince kadın, Raif’in masasına gelip elini uzatır ve: “Nasılsınız, demek dargın değilsiniz… Peki ama niçin bir daha hiç gelmediniz?” der... Raif içinden; “Eyvah beni başka birine benzetti” diye düşünür. Kadın Raif’in cevap vermediğini görünce “Annenizden mektup alıyor musunuz?” deyince Raif kadının Maria Puder olduğunu anlar ve arkadaşlıkları burada başlar ve birbirlerine aşık olurlar ... O günlerde Raif’e; “Baban öldü, çabuk gel” diye bir telgraf gelir Türkiye’den. Bunun üzerine Raif Türkiye’ye döner. Maria’yla planlar yapmışlardır; Raif Türkiye’deki işleri yoluna koyup işleri devralıp gelecektir. Ancak işleri biraz uzar Raif’in. Maria’yla mektuplaşmaları devam etmektedir. Ancak, Maria’nın mektupları birdenbire kesilir ...
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X