Anılar

İlya EHRENBURG / Anı / Çeviri- Hasan Âli Ediz / Cem Yayınevi / Basım 1990 / 288 sayfa   Kemal KAŞKAR   İlya Grigoryeviç Ehrenburg, 1891’de Kiev’de doğdu

Anılar
Bu içerik 928 kez okundu.
İlya EHRENBURG / Anı / Çeviri- Hasan Âli Ediz / Cem Yayınevi / Basım 1990 / 288 sayfa   Kemal KAŞKAR   İlya Grigoryeviç Ehrenburg, 1891’de Kiev’de doğdu. Çok genç yaşta Rusya’daki devrimci harekete katıldı ve çok geçmeden tutuklandı. Serbest bırakılınca Paris’e göç etti ve ilk şiirlerini burada yayınladı. I. Dünya Savaşı sırasında savaş muhabirliği yaptı. Yurda 1917’de döndü. İç Savaş başladığında Ehrenburg Ukrayna’daydı. Daha sonra tekrar Avrupa’ya geçti ve Julio Jurenito’yu yazdı. 1924’te Sovyetler Birliği’ne döndü. Çeşitli Sovyet gazetelerinin yurtdışı yayınları sorumlusu olarak Avrupa’ya gönderildi. 1941’e kadar İzvestiya gazetesinin savaş muhabiri idi. İspanya İçsavaşı’na katıldı. Paris’te bulundu. Tekrar Sovyetler Birliği’ne döndüğünde Paris Düşerken’i yazmaya başladı. Bu eser üçlemenin ilk kitabıdır. Gazetecilik ve roman çalışmaları dışında makale, gezi yazısı, anı ve öykü de yazan Ehrenburg, 1967’de öldüğünde, ardında Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga’dan oluşan üçleme dışında, çok sayıda eser bıraktı. Yazarın en büyük eseri sayılan bu üçleme 1936-1952 yılları arasında dünyanın politik durumuna ışık tutmaktadır. Üçleme, yalnızca Sovyetler Birliği'nde 8.5 milyon basılmış ve 2 kez Stalin ödülü almıştır. Eserleri: Julio Jurenito, On Üç Pipo, Tröst, Jana Ney'in Aşkı, Paris Düşerken - Fırtına - Dipten Gelen Dalga (üçleme), Buzların Çözülüşü, Ve İnsan Otomobili Yarattı   Ehrenburg ‘Anılar’ kitabının giriş bölümünde diyor ki; Hayatta karşılaştığım bazı kişiler üzerine, içine karıştığım ya da yakından gördüğüm kimi olaylar üzerine düşüncelerimi yazmayı çoktandır istiyordum. Ama bu işi birçok seferler erteledim: Ya içinde bulunduğum durum buna elvermedi. Ya yılların soldurduğu tabloları, insan yüzlerini, yeniden yaratıp yaratamayacağım konusunda kuşkuya düştüm ya da hafızama güvenemedim. Ama şimdi, yine de bu kitabı yazmaya koyuldum. Artık bunu daha fazla erteleyemezdim… … Her kitap bir günah çıkartmadır. Anılar kitabı ise, uydurma kahramanların arkasına gizlenmeye çalışmadan yapılan bir günah çıkartmadır.   Kitapta şu bölümler yeralıyor: Elma ve Elma Ağacı, Özel Yaşamın Fırtınalı Yılları, Nodya Livova, Geçmişin Bulanık Aynasında, Artık Paris’teyim, Lenin’le Karşı Karşıya, Yurt Özlemi, Birinci Dünya Savaşı, İtalya, Picasso, Rusya’da İhtilâl Olmuştu, Rusya Yolculuğu V. Mayakovski, Sergey Yesenin, Boris Pasternak, Hayat Arkadaşımı Kiev’den Seçtim, Meyerhold, Yine Fransa, Julio Jurenito, İsak Babel, Stalin’i İlk Defa Görüyorum, Andre Gide, Kişilere Tapmak, Mih Koltsov, Alman İşgalinde Paris, Savaş Yılları, Louis Aragon, Bertolt Brecht, Henri Matisse, Karanlık Günler, Nâzım Hikmet, Litvinov ve Stalin, Sabotajcı Doktorlar Meselesi, Stalin’in Ölümü ve Sonrası, Niçin Bildiklerimi Yazmadım, Sözlerimi Bitirirken.   Ve kitaptan, İlya Ehrenburg’un Nazım Hikmet’e ayırdığı bölümü paylaşmak istedim sizinle ...   NAZIM HİKMET 1949 yılında yazdığım makalelerimden birini şu satırlarla bitirmiştim: “Yüzyılın alınyazısını düşünürken, Türk Şairi Nazım Hikmet’in “XX. Yüzyıl” başlığını taşıyan şiirini hatırladım. Hayır, kendi yüzyılım beni korkutmuyor, Benim zavallı, benim büyük yüzyılım. Hayır, Ben kaçak değilim. Bu dünyaya böyle erken geldim diye acımıyorum Kendi yüzyılımdan da şikayet etmiyorum ve korkmuyorum. Ben - onun oğluyum ve bununla övünüyorum. Bunu, oniki yıl hapishanede yattıktan sonra bir devrimci yazıyordu, hem de yirmisekiz yıla mahkum olduğunu ve kalbinden de hasta olduğunu bilerek yazıyordu. Bu satırları okuyunca, boğazımızda bir şey düğümlenir. Onun uzak elini sıkmak ve şunları söylemek isteğine kapılırız: “Bizim böylesine çok, böylesine temiz, dürüst, cesur dostlarımız olduktan sonra, ötekiler hayatı hiçbir zaman yenemezler!” Nazım Hikmet o zamanlar henüz hapishanede bulunuyordu. İki yıl sonra elini sıktım. Bir sonbahar akşamı Lüba’yı ve beni evine çağırdı. “Pravda” gazetesinin karşısında, misafirhane olarak kendisine tahsis edilen bir evde oturuyordu. Birbirimizi pek az tanıdığımız halde, Nazım, adeta hemen, onu heyecanlandıran konulardan söz açtı (Nazım Hikmet, sık sık düşündüklerini söylerdi. Bu durum bazılarını kızdırırdı, ama eninde sonunda silahlarını ellerinden alırdı. Bir gün arkadaşlarımdan biri: “Ama bunu Nazım Hikmet söyledi. O dalkavukluk etmez” demişti.) Birlikte geçirdiğimiz o ilk akşam, birçok şeyi anlamadığını itiraf etti. Söze Büst’ten başladı (Nazım’ın misafir kaldığı evde de Stalin’in bir büstü olduğu anlaşılıyor) “Biliyor musunuz, ona bakamıyorum. Bir çirkinlik örneği, düpedüz küçük burjuvalık! Ama elden ne gelir... Ev beylik; ben de burada misafirim...” Emrine otomobil verdiklerini anlattı. Sabahleyin sokağa çıkınca, şoför “Şef, nereye gidiyoruz” diye soruyor. Ona: “Ne şefi canım?” diyorum. Ben şairim, devrimciyim... Türkiye’de hapishanede yattım...“ Şoför: “Şef değilsin anladık, o halde patronsun!” diye tutturuyor... “Mayakovski – dahi” dergilerdeki şairlere bakıyorum, Mayakovski’nin bunlarla ne ilişkisi var? Beni tiyatroya götürdüler. Sanki ne Meyerhold, ne Tairav, ne de Vahtangov varmış...” Bu, eski bir trajedidir: on yıl hayatın dışında kalan bir kişi, hayata döndüğünde, birçok şeyi anlayamaz hale gelir. Asker ya da denizci üzerine düzülmüş çok eski Fransız şarkıları vardır: uzun süren bir savaştan sonra evine dönen asker, karısını tanıyamaz, karısı da onu bir yabancı sanır. Yürek de çilekler gibi dondurulabilir, bu bir zaman meselesidir. Nazım’ı 1937 yılında tutukladılar, ama Moskova’da değil Türkiye’de ... Adeta taptığı Meyerhold’un öldüğünü bilmiyordu; şimdi “Ne çar, ne tanrı, ne yiğit” türküsü yerine “ Bizi Stalin yetiştirdi” türküsünün söylendiğini bilmiyordu; müzelerde hayran kaldığı tabloların kaldırıldığını da bilmiyordu. O daha birçok şeyi bilmiyordu. Hapishanede iken, eski bir yoldaş olarak Stalin üzerine şiirler yazmıştı. 1951 yılında da şunları söylemişti: “Stalin yoldaşa büyük saygım var. Ama, onu güneşe benzetmelerini okumaya katlanamıyorum. Bunlar yalnız kötü şiirler olmakla kalmıyor, aynı zamanda kötü duygular da...” 1962’de Nazım Hikmet şu şiiri yazmıştı: Taştandı, tunçtandı, alçıdandı, kağıttandı İki santimetreden birkaç metreye kadar Taştan, tunçtan, alçıdan, kağıttan Çizmeleri dibindeydik şehrin bütün meydanlarında. Onu her yerde büyük bir hayranlıkla karşılıyorlardı. Büyük şair, onüç yıl hapishanede yatmış kahraman... konuşuyor, soruları cevaplıyor, doğruluğu ile, içtenliği ile gençleri kendine hayran bırakıyordu. Kimi zaman saflığı, bilge olmasına yardım ediyordu. İlk defa 1921 yılında Moskova’ya gelmişti. O zamanlar henüz yirmisinde bile değildi, Sovyetler Birliği ise dört yaşındaydı. O çağ Tatli’nin “Üçüncü Enternasyonale Anıt” çağıydı. Fütüristlerle imajinistler arasındaki çekişme, Meyerhold’un “Yüce kalpli boynuzlu” çağıydı. Açlık ve sokak karnavalları çağıydı. Nazım yurdumuzda sekiz sene kalmıştı. Doğulu Devrimciler Üniversitesi’nde okuyor, şiirler ve piyesler yazıyor, inancını biliyor, anlıyor ve pişiriyordu. Eşine az rastlanır tam bir insandı. Kendi şair “otobiyografisi”nde şunları söylemişti: Kimi insan otların, kimi insan balıkların çeşidini bilir, ben ayrılıkların. Kimi insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin. (Bir zamanlar Osip Mandelştam da bu konuya değinmişti: “inceledim, ayrılıkların bilimini ...”) Nazım’ın yaşamı fırtınalı ve ağır geçmişti; ayrılıkların her çeşidini, bütün adlarını bildiği halde bir defa olsun kopmanın acısını çekmemişti: ömrünün sonuna kadar gençlik yıllarının ülküsünü, tatlarını ve bağlılıklarının korumasını bildi. Hiç şüphe yok ki o büyüdü (“ihtiyarladı” sözü ona uymuyordu). Birçok şeyleri anladı. Ölümünden bir yıl önce: “İnanmayı unuttum, anlamayı öğreniyorum...” diye yazmıştı. Ama anlamayı öğrenirken eskiden inandığı şeylerin doğruluğunu anladı. Daha Stalin’in sağlığında bir akşam Prag otelinde oturuyorduk. Nazım şunu anlattı: “Romanya’da bulunduğum sırada, Meyerhold’un sağ olup olmadığını sormuştum. Arkadaşlardan biri, galiba öldü, dedi. Bir başkası, iklimin daha iyi olduğu güneyde, galiba Kırım’da ya da Soçi yakınlarında bir yerde olduğunu söyledi. Devrimciliğimden hiçbir zaman ayrılmayacağım, çünkü bu benim için bir gerçektir. Ama arkadaşları aldatmanın ne anlamı var?” Nazım, 1956 belki de 1957 yılında bana şu olayı anlatmıştı: “kişilere tapma” devrinde, Stalin’in ölümünden az önce, eski Türk devrimcilerinden, yetmiş yaşlarında bir veterineri tutuklamışlar... Adamcağız Rusya’da toplama kampında ölmüş. Ölümünden sonra da suçsuzluğu meydana çıkmış...“ Nazım: “ Sık sık N...’nin alınyazısını düşünüyorum. Ben yine talihli imişim. Gerçi ben hapishanede yattım ama, beni oraya koyan siyasi düşmanlarımdı. Kötü durumda olduğumu biliyordum. Meğer başkaları benden çok daha kötü durumdaymış...” Nazım, bir sefer, Mayakovski ile birlikte şiir okuduğu için büyük bir gurur duyuyordu. “Bu, Politeknik müzesinde olmuştu. Çok korkmuştum. Mayakovski: “Korkma kardeş, dedi. Sen şiirlerini Türkçe oku, kimse anlamayacak ama herkes seni alkışlayacak!” Sergileri, tiyatroları hatırlıyor, hep şaşıyordu. “Vorovski caddesinde iki genç şairle konuştum, diye anlattı, onlara Eluard’ın olağanüstü bir şair olduğunu söylüyorum, onlar ise gülümsüyorlar. Pablo Neruda’nın şiirleri için ne düşündüklerini soruyorum, bence bu büyük bir olaydır. Onlar yine gülümsüyorlar. Sonra da onlardan biri, kendilerinin dalkavukluğa karşı olduklarını söylüyor. Buna çok öfkelendim. “Eluard, dedim. bir devrimcidir. Neruda da bir devrimci” bu sözlerim onlara vız geldi, bence bu gençler hiç de devrimci değildi.” Nazım’ın dedesi paşa ve valiydi. Torunu gençliğinde devrimci oldu ve devrimci olarak öldü. Kimisinin akıl erdiremediği kimisinin de kuşkuya kapıldığı XX. Kongreden sonra Nazım: “Herkesin yüreği üzerinde yatan ağır taşı kaldırdılar” dedi. Paris gezisinden sonra şunu söylemişti “ Şaşılacak insanlar var. Dillerini kestikleri zaman inanıyorlardı. Gerçeği söyledikleri zaman kuşkulandılar. Devrimcilik bir tutku, bir yaşamdır. Ama bu gibi kişiler için ise bir dakikalık bir heves, alışılmış bir görevdir.” Nazım’ın inanmış bir devrimci, büyük bir şair olduğunu herkes bilir. Ama onunla görüşenler, Nazım’ın eşine az rastlanan iyi yürekli, iyi bir insan olduğunu da bilirler. Bir gün Nazım’a Oradour’un (1450 nüfuslu küçük bir Fransız Kasabası. Hitler ordusu, 10 Haziran 1944 tarihinde bütün kasaba halkını kurşuna dizmiş ya da diri diri yakmıştı) başına gelenleri öğrenen Eluard’ın, Hitlercilerin çocukları okula doldurup diri diri yaktıklarının bir gerçek olduğuna inanmak istemediğini anlatmıştım. Nazım: “Ben Eluard’ı çok iyi anlıyorum, dedi. Bizde de pek çok geri kalmış insanlar var. Bizde de birçok kırımlar olmuştur. Biri, çocukların bile öldürüldüğünü anlatmıştı. Ben de her zaman bütün bunların uydurma, yani büyütülmüş şeyler olabileceği kanısına kapılmışımdır...” Roma’da Nazım’ın eserlerinden iki cildini gözden geçiriyordum: Birini Guttuzo, ötekini de Nazım’ın dostu ve Paris’te oturmakta olan Türk Resim Sanatçısı Abidin Dino resimlemişti. Nazım’a Abidin’le görüştüğümü söyledim. Yüzü aydınlandı: Kendi şiirlerinden söz etmek istemedi, Abidin’den söz açtı. Onun çeşitli ülkelerde pek çok dostu vardı: “Pablo Neruda, Aragon, Nezval, Brenevski, Karlo Levi, Amadu... saymakla bitmez. Bir gün Eluard için bana şunları söylemişti: “Şaşılacak şey, onun bazı şiirlerini okuduğum zaman benim de özellikle bu konu üzerinde, özellikle böyle yazmak istediğim kanısına kapıldım.” Nedense herkes Mayakovski’yi Nazım Hikmet’in öğretmeni sayar. Nazım da birçok seferler, Mayakovski’nin kendisi için bir cesaret ve insanca yiğitlik örneği olduğunu söylemişti. Ama Nazım şiirde bir başka yoldan yürüdü. Kafiyeyi bıraktı. Kendisi şiirin müzikten farklı olduğunu -onunla akraba olmakla birlikte- sesten çok ahenk istediğini söylerdi. Halk türkülerini sürdürmek çabasından, kendi biçimini yaratmaya, sadeliğe ve saydamlığa geçmişti. Şiirlerini Türkçe nasıl okuduğunu duymuştum. Şiirlerinin Fransızca ve Rusça çevirilerini de okumuştum. Bir şair üzerine yargıda bulunmak için elbet bu kadarı yetmez. Ama yine de, Nazım gibi ben de hepsinden çok Eluard’ın ona yakın olduğunu sanıyorum. Yirmili yıllar (1920 yılları) sanatına olan sevgisi, yaratılışıyla, güzellik anlayışıyla bağlıydı. Şiirde bütün edebiyat okullarından kurtulmuştu. Piyeslerinde ise, eskimiş bir şeyler, artık kaybolan tiyatro metotları vardı. Resmi çok severdi. Resmin anlaşılması en zor sanat kollarından biri olduğunu, “Cezanne’ın elmalarının tadına” varmanın kolay olmadığını, bunun için büyük bir resim kültürü gerektiğini söylerdi. Elli yaşlarındaki bu yirmi yılları isyancısı, Akademik resim sanatından ayrılmak istediğini sezdiği her Sovyet resim sanatçısını şiddetle savunmaya hazırdı. Onunla Roma’da buluştuk. Şiirlerini okuduğu bir şiir gecesine gittim. Roma’da bana sanattan, kolay anlaşılma isteğinde bulunulamayacağını uzun uzun anlatmaya çalıştı. Kimi şiirlerini herkes anlıyordu. Kimi şiirlerini ise yalnız şiirden anlayanlar anlıyordu. Birini ötekinden üstün tuttukları zaman şiddetle protesto ediyordu. “Gülyağı üreten bir fabrikanın direktörüne bütün güllerin bakımı emanet edilemez. Çünkü her yıl yeni gül çeşitleri yetiştirilmektedir. İş yalnız gülyağında değil ki… Güllerin renkleri, kokuları da var. Kimi kişiler -güzellik aşıkları- gülün buğdaydan ya da mısırdan üstün tutulmasını isterler. Başkaları için ise, gül büyük bir bütçede minnacık bir sayıdır…” Birdenbire bir çiçek dükkanının vitrini önünde durdu: “ Rica ederim, şuradaki güllere bakın!” dedi. Bir tutuklunun nasıl kolayca umutsuzluğa kapıldığını bilirim. Nazım Hikmet ise onüç yıl, taş bir kafeste, umutla baş başa yaşadı. Türk halkının destanı olan “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı hapishanede yazdı. Nazım iki sefer açlık grevi yaptı. Bağlı olduğu halde insanlık erdemleri için savaştı. Dış görünüşüyle bir kuzeyliyi andırıyordu: Çok uzun boylu, mavi gözlü, açık sarı saçlıydı. Kendisini her yerde: Moskova’da, Roma’da, Varşova’da veya Paris’te özgür hissediyordu. Ama Türkiye’nin özlemini çekiyordu. Divanını Türk kumaşıyla örtmüştü. Beni “Bakü” restoranına götürdü: “Burada yemekler biraz bizimkilerini andırıyor” dedi. Uluslararası barış konseyi toplantısında bir Türkle karşılaştığı zaman ondan bir türlü ayrılamazdı. Bir gün bana: “İzlanda diline çevrilmiş bir şiir kitabımı gönderdiler, diye anlattı. Şaşılacak şey!.. Oysa Türkiye’de şiirlerimi basmıyorlar... Hoş, bassalar da kendileri için şiirlerimi yazdıklarım nasıl olsa bunları okuyamazlar... Çünkü okuma yazma bilmiyorlar...” 1952 yılında hepimiz büyük bir üzüntü ile: “Nazım nasıl...” diye sormuştuk. Sonraları kendisi şunu yazmıştı: “52’de çatlak bir yürekle dört ay sırt üstü bekledim ölümü.” Şiddetli bir enfarktüs geçirmişti. Onu kurtarmışlardı ama o zamandan beri sürekli olarak ölümle kucak kucağa yaşamıştı. Yazlık evimde neşeli neşeli konuşurken -çok güzel anlatmasını bilirdi- birdenbire yüzünü boncuk boncuk iri ter taneleri kapladı. Şiirlerinde sık sık ölüm düşüncesine değinmişti: “Yağmurun altında yürüyordu bahar, incecik yeşil ayaklarıyla Moskova asfaltında Lastiği motora, kumaşa, derime taşa sıkışıktı Kardiyogramım çok bozuk çıktı bu sabah” Ya da: “Bizim avludan mı çıkacak cenazem? Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan? Asansöre sığmaz tabut, Merdivenlerse daracık.” Yahut da: “Bir yandan şiir döktür birbirinden aydınlık Bir yandan yanındaki ölümle sohbet eyle.” Doğumunun altmışıncı yıldönümünü kutladıkları zaman, biri, edebiyatçıların evinde yazarlar için, ötekisi de Politeknik müzesinde okurlar için olmak üzere iki şiir gecesi düzenlenmişti. Bu ikincisinde başkanlığı ben yapmıştım. Salon tıklım tıklım dolu idi. Ayakta duranlar, yerlerde oturanlar, koridorları dolduranlar da vardı. Bütün gözler sevgi ile Nazım’a çevrilmişti. Ona yavaşça sordum: “Yoruldunuz mu?” Suçlu suçlu: “Biraz” diye yanıt verdi... “Ama çok mutluyum..” Hayatı, çocukları, şiiri ve kuşları delice severdi. Ölümünden az önce şunu yazmıştı: “Dünyayı verelim çocuklara hiç değilse bir günlüğüne Allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar” Sevinmekte, sevmekte devam etti. Uzak Tanganikalara uçtu. Oradan Kara Afrika, yıldızlar, savaş ve kendi sevgisi üzerine, şiir biçiminde mektuplar yazdı. 1962’de çok sevdiği şiirini yazdı: “Ölüm düşüncesinden soyundum Giyindim Haziran yapraklarını bulvarların” Tam bir yıl sonra, bir yaz başlangıcının erken bir sabahında öldü. Uyandı. Gazeteleri almak için antreye çıktı, geri dönmedi, oturdu ve öldü. Tabutunda iyi ve çok güzeldi. İhtiyar bir kadın, hıçkıra hıçkıra, küçük bir kıza: “Kalp durmasından” (Bizde de aynı deyim kullanılırdı. Sekte-i Kalp, Kalp Durması) diyordu. Gençliğimde enfarktüse böyle derlerdi. Biz ise tabutun başında duruyorduk. “ Artık Nazım yok!” düşüncesinin verdiği dehşetten, galiba hepimizin kalbi durmaya hazırdı. (Sayfa 254-263)   İlya Ehrenburg bize yazdığı şu mektup ile kitabını noktalıyor…   Sözlerimi bitirirken Bu kitabımı yazmaya başlarken; beni eleştireceklerini: Kimilerinin, birçok şeyleri söylememekle, kimilerinin de gerektiğinden çok şeyler söylemekle beni suçlayacaklarını biliyordum. 1963 yılı sonbaharında yazdığım ikinci cildin önsözünde şunları söylemiştim: “İnsanlar, Yıllar, Yaşamlar” adlı kitabım birçok tartışmalara ve eleştirilere yol açtı. Bununla bağlı olarak bir kez daha belirtmek isterim ki, benim kitabım, yaşamımın, bir adamın aramalarının yanılmalarının, buluntularının bir hikayesidir. Kitabım, çok sübjektif (özel)dir, çağın tarihini vermek iddiasında değildir.” Kitabımdan çok yaşamımı eleştirdiler ve eleştireceklerdir de. Ama, yaşamıma yeniden başlayamam. Kimseye ders vermeye kalkışmadım, kimseye örnek olmak istemedim. Eski öğüt verici rolünü oynamak için de sık sık havailiğimden söz ettim, hatalarımı itiraf ettim. Şimdi içimde pek çok istek var ama gücümün yetmeyeceğinden korkuyorum. Sözlerimi bir itirafla bitiriyorum: İlgisizlikten, penceredeki perdelerden zulümden ve ayrılma zulmünden nefret ediyorum. Artık yaşamayan dostlarımla ilgili konuları yazarken kimi zaman yazımı bırakarak pencereye yaklaşıyorum. Ölene saygı duruşunda bulunmak için, tıpkı toplantılarda olduğu gibi ayakta duruyorum. Ne ağaçların yapraklarına, ne de kar yığınına bakıyorum. Sevdiğim yüzü görüyorum. Bana bu kitabımın birçok sayfalarını sevgi yazdırdı. Ben hayatı seviyorum. Yaşadığımdan, çektiklerimden hiç pişmanlık duymuyorum. Yalnız çok şey yapmadığıma, çok yazamadığıma, yeterince acı çekmediğime, sevgiye doymadığıma üzülüyorum. Ama doğanın kanunları böyle: Artık seyirciler bir an önce vestiyere gitmek için acele ederler, sahnede ise piyesin kahramanı hala bağırmaktadır: “Yarın ben…” Peki, yarın ne olacak? Bir başka piyes ve başka kahramanlar.
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X