Aşkın Sanal Halleri

Canan TAN  / Öykü / Altın Kitaplar Yayınları / Basım 2010 / 207 Sayfa   Ayşegül Şenay KAŞKAR   Önce, Canan Tan’ı kendi anlatısıyla tanıyalım: Ankara’da doğdum

Aşkın Sanal Halleri
Bu içerik 801 kez okundu.
Canan TAN  / Öykü / Altın Kitaplar Yayınları / Basım 2010 / 207 Sayfa   Ayşegül Şenay KAŞKAR   Önce, Canan Tan’ı kendi anlatısıyla tanıyalım: Ankara’da doğdum. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunuyum. Hep sorulur bana, “Eczacı iken nasıl edebiyatçı oldunuz?” diye. “Edebiyatçı iken nasıl eczacı oldunuz?” diye sorulmalı aslında. Çünkü, eczacı olmadan çok önce başlamıştı yazın hayatım. Henüz lise yıllarında, Hisar Dergisi’nin düzenlediği şiir yarışmasında aldığım birincilik kupası, bana bu dünyanın kapılarını aralamıştı. Ne var ki, o kapıyı tam olarak açmam için, uzunca bir süre beklemem gerekti. Fen kolunda olduğum halde okul gazetesini, edebiyat öğretmenimle beraber, ben çıkarıyordum. Yolumu çizmiştim kendimce. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Basın Yayın bölümüne gidecektim. Puanım tuttu, hatta biraz fazla geldi galiba. Türkiye derecesiyle girdim üniversiteye. Yakınlarımın telkinleriyle kendimi Eczacılık Fakülte’sinde buldum. Onlara göre, eczacı olursam, yazın hayatımı da bir şekilde sürdürebilecektim. Ne var ki, mezun olur olmaz evlenerek Diyarbakır’a gidince, hesaplar altüst oldu. Şikâyetçi ya da pişman değilim. Diyarbakır’a gitmesem Piraye’yi yazamayacaktım. Eczacı olmasam da ne Eroinle Dans’ı ne de En Son Yürekler Ölür’ü yazabilirdim. Ancak, epeyce zaman yitirdiğimi kabul etmeliyim. Diyarbakır’da yaşadığım yıllar içinde yazmayı sürdürdüm ama, bunları günışığına çıkaracak fırsatı bulamadım. O günlere ait elle tutulur tek atılım, yazdığım bir öykünün (Oğlum), Hürriyet Gazetesi’nin senaryo yarışmasında birinci olup fotoroman olarak çekilmesiydi. İzmir’e geldikten sonra bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyor, ama aradan geçen yılların ezikliğiyle, kolumun altına dosyamı alıp bir yayınevinin kapısını çalmayı kendime yediremiyordum. Bu arada, öykü yarışmalarına gönderdiğim öyküler ödül almaya başladı. Yanısıra, Hürriyet Ege ve Yeni Asır’da konuk köşe yazarı olarak güncel yazılar, Milliyet Pazar’da mizahi yorumlar yazıyordum. 1996’da Aziz Nesin’in birinci ölüm yıldönümünde İnkılap Kitapevi’nin düzenlediği mizah öyküleri yarışmasına katıldım ve “İster Mor, İster Mavi” adlı dosyam yüzlerce eser arasından sıyrılarak basılmaya değer görüldü. İlk kitabımdı! Üstelik bana Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanını kazandırmıştı. Ardından Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması Birinciliği geldi. Mizahçılığı tescillemiştik ama, edebiyat dünyasına yanlış kapıdan girmiştik galiba. Mizahın yanısıra çocuklar için de yazmaya başlamıştım. Çocuk edebiyatında da her girdiğim yarışmadan ödülle çıkıyordum. Yarışmalar ve ödüller önemliydi benim için. Okunmaya değer bir şeyler yazdığımı öncelikle kendime kanıtlamak istiyordum çünkü. Mizah öyküleri ve çocuk kitaplarından önce klasik öykü ya da roman dosyam kitaplaşmış olsaydı, ilk günden, öykücü ya da romancı diye anılacaktım. Plansız ve programsız atılan adımlar, gerçek çizgimden uzak tuttu beni. 2002’de yetişkinler için ilk öykü kitabım çıktı: Çikolata Kaplı Hüzünler. 2003’te de,  benim için milât sayılabilecek ilk romanım: Piraye! Gerisi geldi. Öykü kitapları, romanlar... Bu arada, iki yıl boyunca haftada üç gün, Türkiye’nin en büyük ve en eski yerel gazetesi Yeni Asır’da haftada üç gün köşe yazıları yazdım. 2004 yılı köşe yazarı ödülünü alarak, şimdilik kaydıyla o sayfayı da noktaladım. Hiçbir yarışmaya katılmıyorum artık. Benim için en büyük ödül, okurlarımın her geçen gün çığ gibi büyüyen sıcacık ilgisi, sevgisi. Bugüne kadar yazdığım tek bir satırdan pişmanlık duymadım. Mizahtan çocuk edebiyatına, öyküden romana uzanan geniş yelpazedeki çoksesliliği gücüm yettiğince sürdürme kararındayım. Tabii okurlarımın o eşsiz desteğiyle... Onlar istediği sürece.   Kitapları- Piraye, Eroinle Dans, En Son Yürekler Ölür, Aşkın Sanal Halleri, Söylenmemiş Şarkılar, Yolum Düştü Amerika’ya, Ölür Böyle Şeyler, Çikolata Kaplı Hüzünler, Yüreğim Seni Çok Sevdi, Sokaklardan Bir Ali, İz, Issız Erkekler Korosu, Hasret, İzmir Öyküleri, Veronalı İki Beyzade, Pembe ile Yusuf, Ah Benim Karım! Ah Benim Kocam! Çocuk Kitapları- Sokakların Prensesi Şima, Sol Ayağımın Başparmağı, Türkiye Benimle Gurur Duyuyor!!!, İster Mor İster Mavi, Beşiktaş’ım Sen Çok Yaşa, Arkadaşım Pasta Panda, Fanatik Galatasaraylı, Oğlum Nasıl Fenerbahçeli oldu?, Sokaklardan Bir Ali, Ah Şu Uzaylılar, Aliş Anaokulunda, Aliş ile Maviş Hayvanat Bahçesinde, Aliş Maviş Serisi 5 kitap, Aliş Okula Başlıyor, Aliş Sünnet Oluyor Maviş de Gelin, Aliş’e Kardeş Geliyor, Beyaz Evin Gizemi, Kitaba Yolculuk Var 4. Sınıf-5. Sınıf, Sevgi Yolu, Uzay Kampı Maceraları, Arkeoloji- Atinalı Komutan ve Devlet Adamı Alkibiades   Aşkın Sanal Halleri’nin arka kapağında yeralan tanıtım şöyle; Vakt-i zamanında, “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır!” diyen Fuzûlî, günümüzde yaşasa, “Aldanma ki sanal aşklar elbette yalandır!” mı derdi? Yoksa, “Aşk aşktır!” diyerek, gerçek ya da sanal tüm sevdalıların önüne mi sererdi dizelerini?... Var mıydın gerçekten? Gözlerimiz buluşmadan, ellerimiz birbirine değmeden, yalnızca yüreklerimizle, doludizgin bir aşk seninle paylaştık mı biz? Yoksa... Acımasız bir aldatmaca mıydı yaşadıklarımız? Kimdin sen? Bilinçaltımın bana oynadığı bir oyun... Gerçekleşmesini istediğim ulaşılmaz bir düş… Kahredici bir duygu yanılsaması... Hangisiydin? Var mıydın gerçekten? Bilemiyorum...   İçindeki öyküler- Dokunuş, Alev Alev, Geçmiş Zaman Olur ki…, Alışma Bana, Dolunay, Kimsin Sen?, En Büyük Ödül, Doğmamış Torunuma Mektup   Kitabın ilk sayfasında Cemal Süreya karşılıyor sizi... “sizin hiç babanız öldü mü? benim bi kere öldü, kör oldum yıkadılar aldılar götürdüler babamdan ummazdım bunu kör oldum...” Adından da anlaşılacağı üzere, sanal aşkları konu almış bir kitap, karakterler tanıdık bildik aslında, kendimizden çevremizden duyuyoruz yaşıyoruz görüyoruz yalan yok.   Dokunuş- Kocası Demir'in zamansız ölümünden çok kısa süre sonra bilgisayarına bir sebeple girmesi gerektiğinde, kendisine ihanet etmediği halde yaşadığı aşkı öğrenen ve yas tutmayı bırakan Nazlı.   Alev Alev- Eşiyle birlikte kafa dinlemek ve yaratıcılık arttırmak için alınan Karadeniz evinde, Alpay'la tanışan senarist Alev. İlişkilerini gerçek hayata dönüştürmek istediğinde fark ediyor ki Alpay aslında sadece sanaldaki aşka aşık. Üç yıla yayılan bu sanal aşk şu satırlarla bitiyor: Sahi...Sevgili miydik biz? Gözlerimiz buluşmadan ,ellerimiz birbirine değmeden... yalnızca yüreklerimizle, özürlü, kırık dökük bir sevdayı paylaşmış mıydık kendimizce? Var mıydı öyle birisi gerçekten? Yaşamış mıydık bütün bunları? Bilemiyorum...   Geçmiş Zaman Olur ki ... - Ahter Kalenderoğlu hanımefendi ile Nurullah Kadızade arasındaki mektuplarda başlayan ve Msn devreye girince biten, aslında aşk da olmayan bir şey.   Alışma Bana- Aslında kadın olan ama can sıkıntısını gidermeye uğraşırken başka bir kadını; eğitimli bir eğitimciyi, eşi ile evliliklerindeki sıradanlık ve aşkı kaybediş yüzünden arayışta olan bir kadını, Nursel'i erkek rolünde kendine aşık eden Ayhan'ı tanıyoruz. En iyi sohbet arkadaşını yitirmemek uğruna devam ettirdiği bu aldatmaca ne zaman ki Nursel aşkını itiraf edip gemilerini yakmaya hazır hale geliyor, o zaman bitiyor işte.   Dolunay- Grup e-mailleri deyip geçmeyin. Bu kanalda başlayan bir mailleşme zincirinin pervasızca edilen bir evlilik teklifiyle son bulmasına tanık oluyoruz Bora ve Berna arasında.   Kimsin Sen?- Üç yıl, tam üç yıl sadece telefonlarda ve aynı mekanlarda yaşandığı halde birbirini görememekle süren bir aşk Oktay ve Merve arasındaki. Sonunda Merve'nin aslında 57 yaşında olan ve kocasının ihanetinin verdiği acıyı, sanalda erkeklerden çıkarmaya çalışan ruh hastası Meltem olduğunu öğreniyoruz. Oktay da öğreniyor ve ne tuhaftır ki yine de Merve ile yaşadığı aşkı bir yerlerde sarıp sarmalayıp öfkesini dünyanın geri kalanına yöneltiyor. En Büyük Ödül- Nilüfer, boşanmış, erken yaşta bekar anne olmanın zorluklarıyla yaşayan bir kadın; kızı Şive ve bu ikilinin hayatına girdiğinde kendi yaşam ödülünü bulduğuna inanan erkek, Mehmet. Yaşanan hastalıklar olumsuzluklar aşklarına gölge düşürememiş.   Doğmamış Torunuma Mektup- Dünyamıza hoş geldin sevgili Bebek! Yazdığım bu mektubu okuduğunda, şartlar ne denli değişmiş olur bilemiyorum. Ama aşk olgusunun bugünkü ve geçmişte kalmış hallerini dilim döndüğünce anlatmak istiyorum sana. Yanı sıra gelecekte yaşanacaklar konusundaki umutlarımı ve umutsuzluklarımı da paylaşmak istiyorum seninle… İnsanoğlunun var olduğu günden bu yana, en çok evrim -ya da devrim- geçiren şey neymiş, biliyor musun sevgili yavrum? AŞK! Dünya üzerinde Eros’un oklarından yara almamış insan sayısı, yok denecek kadar azmış. (Sakın korkma! Senin aşık olacağın yıllarda aşk yarası, çoktan tarihin derinliklerine karışmış olacak. Gidişat onu gösteriyor…) Her devirde, orta yaşı bulmuş insanlar, yaşadıkları zamanın aşklarını beğenmemişlerdir güzel çocuğum. (Zamanı gelince sen de beğenmeyeceksin!) “Aah ah, nerede o eski aşklar!“ diye iç çekmeleri bundandır. Eh haksız da sayılmazlar hani! Benden bir -ya da yarım- kuşak öncesinde Yesari Asım Arsoy’un, “Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır! Son darbe-i kalbim yine aşkın olacaktır” nağmeleriyle aşk yemini eden büyüklerimizi, “Seni gidi fındıkkıran… Ocağına düştüm yavrum… Ölürüm sana…”lar keser mi hiç? Gerçek o ki, her geçen gün romantizmden biraz daha uzaklaşıyoruz sevgili torunum. “Nerede o, bir kirpik titreyişiyle delice çarpan yürekler? Sevgiliyi uzaktan bir kez görebilmek için göze alınan çılgınlıklar… Yazılan ama sahibine verilmeyen sayfalar dolusu şiirler, mektuplar… “ diye hayıflanmaya kalkıp milleti üstüme güldürecek değilim. Ne öyle aşklar kaldı yavrucuğum, ne de doğal yollarla titreyen kirpikler… Hepsi takma ya da kalın rimel tabakalarının altında kimliğini çoktan yitirmiş. Pembe pelür kağıtlarına yazılmış aşk kokan satırlar da buharlaşıp uçuverdi sanki. Buharlaşıp yok olan bir kavramı tanıman güç. “Aşk nedir?“ diyecek, araştıracaksın haklı olarak. Hatta, bir adım öteye geçip, “Aşk dediğiniz, kupkuru bir laftan mı ibaret?“ diye soracaksın. Günümüzün gelgeç ilişkilerine bakarsak, lafı bile olmaz Aşk’ın! Kan kaynadı, yürek oynadı; derken, üç günün ardından herkes kendi yoluna… Eski kara sevdalarının yanında, söz etmeye değer mi sence? Yozlaştırdık sevgileri bebeğim. En aklı başında görünenlerimizin bile, mankenlerin bacak boyuyla ölçtüğü sevgiler (Sevgilimsiler de diyebilirsin sen onlara) moda günümüzde. Yetmezmiş gibi, internet icat oldu, sevdaların mertliği bozuldu. Klavyenin tuşlarına birkaç dokunuş… Ona bile üşenenler için de cep mesajları. Merhaba yerine mrb, selam yerine slm, canım yerine cnm, diyen sevgi tembelleri… Bunlar aşıksa eğer; Fuzûli, Nedim, Ahmet Haşim kim oluyordu, diye sormazlar mı adama! Her şeye rağmen, umutsuzluğa kapılma yavrum! “Aşk eski bir yalan! Adem’le Havva’dan kalan” dizelerinin ‘yalan’ bölümü halâ tartışmaya açık. Çünkü aşk, kimileri için (halâ!) tüm zamanların en büyük gerçeği. Başlangıç noktasının da Adem ile Havva olduğu kesin. Son noktayı koyan olmadığına göre, bir şekilde varlığını sürdürüyor aşk, sürdürecek de. Evet, her devirde aşk vardır. Eskilerin kara sevdaları biraz şekil değiştirmiştir, o kadar… “Aşığım… seviyorum…” sözcüklerinin yerine “Çıkıyoruz, birlikteyiz,” demek kimilerine yavan, kuru ve maddesel geliyormuş. Oysa bilgisayar çağındayız. Kim uğraşacak sayfalar dolusu mektup yazmakla? İnternet aracılığıyla aşkını da ilan ediyor insanlar; sevgisini, nefretini de. “Bekle bebek, geliyorum!” diye romantizm yüklü mesajlar da havada uçuşabiliyor. Sanal aşk, diyorlar yavrum. Sanal ortamda, chat odalarında tanışıp birbirlerine aşık olanların sayısı her geçen gün artıyor. Eskinin aracı, görücü gibi toplumsal kavramları, yerlerini teknolojinin çöpçatanlığına bırakmakta. Karşısındakinin fiziksel ve ruhsal özelliklerinden, güzelliğinden ya da çirkinliğinden habersiz iki insan, sevdalanıveriyor birbirine. Bundan sonra romantik bir aşk düşünülebilir mi? Sanal falan değil, ilahi aşk bu! Sıkı dur bebeğim! Önümüzdeki yıllarda bugünlerimizi de arayacağız galiba. Teknolojinin uç noktaları, sanal Aşk’tan sonra megasanal aşk’ın müjdesini vermişler bile… İşte senin zamanın için öngörülen aşk biçimi, sevgili torunum: Gerçek ya da sanal bir sevgilin olmayacak! Bilgisayarın karşısına geçeceksin. Birkaç tuşa basarak sana en uygun aşk kanalını bulup isteklerini ve özel zevklerini/tercihlerini sıralayacaksın. Bu gizemli ortamda, belki Vivaldi belki de o günün ünlü rap şarkıcısını dinleyerek, megasanal sevgilinle buluşacaksın… Fazla zamanın yok! Hemen işe dönmen gerek. On, on beş dakikalık megasanal aşk rehavetinden sıyrılıp, bilgisayarın tuşlarına bu kez de döviz kurlarını ya da dünya borsalarındaki gelişmeleri öğrenmek için basacaksın. “Bir bahar akşamı rastladım size”nin siz’li biz’li klasik aşıklarının dudaklarını uçuklatsa da, gelişmeler böyle. Biz, klasiklerle ultramodernler arasında kalan orta kuşağa gelince… Kendimizden ve hatta çocuklarımızdan vazgeçtik de doğacak torunlarımızı düşünür olduk. Garibanlar; acaba kaç tanesi pembe bir pelür kağıdının üzerine, “Seni seviyorum. Gel!” diye yazmanın ve okumanın hazzını yaşayabilecek? Sevgi’yle bakabilmesini dilediğim gözlerinden, aşk’la yanabilmesine duacı olduğun gül teninden öperim sevgili yavrum…
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X