Kavaklıdere’ye dair memleket algısı ...

Haftada Bir / Prof

Kavaklıdere’ye dair memleket algısı ...
Bu içerik 477 kez okundu.
Haftada Bir / Prof. Dr. Kemal KOCABAŞ - kekocabasgmail.com “Diri diri yeller estikçe / Bir güler yüz / Bir çift anlayışlı göz / Şevk doldururdu içimize / Bir acayip tadı vardı dağların, yıldızların / Bir rahatlık inerdi akşamları / Kırık dökük taşların / Yarım yamalak işlerin üstüne. / Ama bakma böyle konuştuğuma / Umutlarım yine umut / Kadir kıymet bilinmezmiş bilinmesin / Kara leke silinmezmiş silinmesin / Bizden memleketi sevmek / Üst yanına boş vermek gerek.” Sabahattin EYÜBOĞLU Bu hafta tüm ülkede soğuklar hakim. İzmir’de akşamları sıcaklık 0-5 derece arasında değişiyor, nezleden, gripten de bir türlü yakamızı kurtaramıyoruz. İki üç gün önce sosyal medyada köyüm, memleketim Kavaklıdere’ye kar yağdığı, okulların kaymakamlıkça tatil edildiği haberlerini fotoğraflarıyla görünce çocukluk yıllarına hızla yol aldım. Belki de altmış yaşa merhaba demenin naif duyarlılığıyla çok hızla akan bir film şeridi gibi köyüm, şimdi kapalı olan baba evi, yakınlarım, oradaki basit doğal yaşam hızla gözlerimin önünden geçiverdi. Bu hafta gazete için kardeşlerimin, benim ve ailemin  şekillendiği doğal toplumsal çevrem  olan köyümü yazmayı çok istedim. 1956 yılında hayata merhaba dediğim köyümde ilk üç yılı hayal-meyal hatırlıyorum. Babamın babası Ali Dedemi hiç hatırlamıyorum. Annemin babası Salih Zeki Gököz Dedem bizlere iskambil oyunlarını öğreten, demokrat, sevecen, hayatla barışık bir Ulusal Kurtuluş Savaşı gazisiydi ve madalyasını onurla taşırdı. Ninelerim dünya tatlısıydı. Dedelerimin her ikisinin de bakırcılıkla yaşamlarını sürdürdüklerini işitirdim.  Çocukluk yıllarımda Kavaklıdere’de çoğu insan, yaşamlarını bakırcılık yaparak  sürdürürlerdi. Köylülerimin bir kısmı köyde dükkanlarında el emeği, göz nuru “güğüm, ibrik, kazan vb.” gibi mutfak malzemeleri üretirken bir kısmı da en az iki ay süren, zahmetli “yaban” denilen gurbet yolculuklarıyla köyde üretilen bakır ev aletlerini satma ve kalaycılık için yollara düşerdi. Kavaklıdereliler zeki insanlardı; gurbet ellerde kendi aralarında anlaşmalarını bazı araştırıcılar tarafından “yerel illegal dil” olarak tanımlanan bakırcı anlamına gelen “palleci” dili ile sağlarlardı. 3-4 yaşını tamamlayıp 1960’lı yıllara gelindiğinde Kavaklıdere Köy Odası binası ve önünde yapılan bayram kutlamalarını, 1960 İhtilalini ve okul müdürü babamın nahiye müdürlüğü ve belediye başkanlığını üstlendiği günleri hayal-meyal  hatırlıyorum. Cuma günleri nahiye müdürlüğü ve belediye başkanlığı duyurularının, tellallik yapan Karabela Amca tarafından seslendirilişini hiç unutamıyorum. O yıllarda Kavaklıdere’de elektrik yok, evlerde odun, çıra, gaz lambası veya misafir geldiğinde lüks ile aydınlatma sağlanırdı. Bir keresinde kasap Niyazi Ertunç Amca eşiyle bize akşam ziyaretine gelmişlerdi. Biz lüksü yakamamıştık. Niyazi Amcanın lüks pompasını çıkarıp ağzına sokması ve sonra lüksü pompalayarak yakması çocukluk günlerimin ilginç anılarıydı. Çok sade giysilerle, naylon ayakkabıyla, boyna geçirilmiş kuş lastiği, alan mevki civarındaki koşturmalarımız, cebimizdeki tokalarla, naylon bir topun arkasındaki kovalamalarımızla, Maşad tepesi etrafındaki koşturmalarımız, arı yuvalarına verdiğimiz rahatsızlıklar, yeni olgunlaşmış meyva ağaçlarının keşfiyle geçen ilk dönem çocukluk yılları… Ve evimizdeki cıvıl cıvıl mutlu aile birlikteliği, sımsıcak büyük aile bağlarımız… 1962’de ilkokul yıllarıma merhaba demiştim. Okul yeni bir hayata başlangıçtı, akıl ve bilimin sistematiğiyle tanışma yılları başlamıştı. Dışsal dünyamızdaki gerçekliklerle tanıştıkça meraklarımız artıyordu, ilgilerimiz çoğalıyordu. Cuma akşamı başlayan, pazar günleri sona eren geleneksel köy düğünlerindeki çalgıcılar tarafından söylenen şarkılar dışında yaşımıza uygun okul müziği dağarcığımıza giriyordu. İlkokul birinci sınıf öğretmenimiz Durani Keleş Öğretmenimiz müzikle, danslarla, Cumhuriyet ritüelleriyle, fasulye parçacıklarıyla, fişlerle başlayan öğrenme ve değişim süreçleriyle bizim diyalektik gelişimizin ilk temellerini atıyordu. Okul müdürü babamın, bedenin derse hazır hale gelmesi, yeni deyimle çakraların açılması için her sabah tüm okula yaptırdığı koşu ve sabah sporu, hobi bahçelerimiz, okul bahçesine yapılan Atatürk Büstü yapım imecesi, coşkulu bayram kutlamaları ve köyün tek eğlencesi olan 23 Nisan müsamereleri 1962-1967 yılarımın renkli, iz bırakan yaşanmışlıklarıydı. İlk onbir yaş, insan yaşamındaki sonraki dönemler için çok önemli bir süreç. Bu dönemi mutlu, çok doğal, doğanın içinde börtü böcekle, doğayı beraber paylaştığımız diğer canlılarla beraber iç içe yaşamak insan yaşamının gelecek dönemlerini belirliyor, şekillendiriyor. Çocukluğumda Ali Dedemlerin Kozderesi ve Salih Dedemlerin Bayrambeller Yaylası, o yaş dönemimizde sevgiyle bizlerde iz bırakan yerlerdi. Temmuzda fedakar eşeklere yüklenilen yüklerle göçülen ve Kasım ayında köye dönülen yaylalarda taze cevizler, odun közünde pişirilen mısırlar, kestaneler, ayvalar, narlar, üzümler, elmalar, armutlar ve ocak ateşi çevresindeki büyük aile sohbetleri çocukluğumuzun en renkli günleriydi. O yıllarda Kavaklıdere’ye kış aylarında çok kar yağardı ve uzun süre kalırdı. Jiple sağlanan Kavaklıdere-Yatağan ulaşımı zorlukla yapılırdı. Kartopu oyunları ve muziplikleri çocukluğumuzun sevinç kaynağı idi. Odunlu sobanın kenarında pekmezle yapılan kar helvası yemek, tahta parçalarıyla karlı sokaklarda yapılan ve pantolonların delinmesiyle sonuçlanan kayak maceralarımız karlı Kavaklıdere günlerinden kalanlar… Uzun karlı gecelerde mahallemizdeki sınıf arkadaşlarıyla ders çalışma bahanesiyle toplanıp “yüzük” oynadığımız, patlamış mısır, kuru incir ve üzümle geçen çocukluğumuz ve  kaybettiğimiz ilkokul arkadaşlarımı sevgiyle anarken, geçen 60 yılın ilk yıllarını hatırlamak istedim, sade, mutlu, güzel yılları… Sosyal medyadaki karlı Kavaklıdere fotoğrafları beni çocukluğuma, ilkokul yıllarıma götürdü. Orada açık, sevgi dolu, çocuklarını bekleyen sıcacık bir ailem vardı. Önce 1978’de öğretmenim sevgili babamı kaybettik. Sevgili annem 40 yıldır o evi bizler için coşkuyla açık tuttu ve bizler de köyümüze, evimize  adeta özlemle koşardık. Yatağan-Kavaklıdere arasındaki çamlar arasından geçerek eve ulaşmak hayatımızın çok önemli heyecanıydı. Şimdi o ev kapalı… Sağlık problemleri nedeniyle sevgili annem Çine’de ablamlarda. Kavaklıdere’deki evimiz geçmiş zaman hatıralarıyla baş başa ve adeta tutuklu… Hayat böyle akıp gidiyor… Sabahattin Eyüboğlu’nun dizelerinde olduğu gibi “Bizden memleketi sevmek / Üst yanına boş vermek gerek”… Selam olsun Kavaklıdere’ye…
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X