Gelebeç

Sırtçantamdakiler / H

Gelebeç
Bu içerik 1377 kez okundu.
Sırtçantamdakiler / H. Avni KUNDURACIOĞLU Söke Ovası’nı ortadan yarıp geçen karayolunda ilerlerken, kışkırtıcı manzaralar yol arkadaşımız oluyor. Artık baharın ilmik ilmik yaşandığı bugünlerde, içinde bulunduğumuz Aşağı Büyük Menderes Havzası, pastel renklerden sıyrılıp yeşil rengin tonlarını giymek üzere. Büyük Menderes Nehri, coşkulu bir şekilde Ege Denizi’ne doğru akarken, amatör balıkçıların oltaları nehirden ‘nasiplerini’ bekliyor. Bir-iki yabanıl kuş, sazlıkların arasından havalanıp ovanın uçsuzluğunda kayboluyor. Menderes’in taşması sonucu, sular altında kalan tarlaların görüntüleri, içinde bulunduğumuz ovanın tarihler önce deniz olduğu gerçeğini anımsatıyor. Antik dönemde, Büyük  Menderes Nehri  alüvyonlar ile doldurmadan çok çok önce, denizin kıyısını oluşturan dağlar, liman kentlerini ağırlıyormuş. Günümüzde Samsun Dağları olarak isimlendiren antik ismi Mykale olan dağın yamacındaki Priene Antik Kenti, bu liman kentlerinin en ünlülerinden. Bu kez gölgesine sığınmayı tercih edip Priene Antik Kenti’ne çıkmıyoruz. Priene’nin  hemen altında, 1890 yılında Almanların inşa ettiği ‘su kulesi’nin bulunduğu Turunçluk’taki çay bahçesine oturuyoruz. Çınar ağaçlarının gölgelediği bu sevimli çay bahçesi, biraz sonra bizi Gelebeç’e uğurlayacak. Daha önce Söke’nin beldesi olan, ancak büyükşehir yasası ile birlikte mahalle statüsüne dönüşen Güllübahçe’ye ulaştığımızda ‘Gelebeç’e de ulaşmış oluyoruz. Günümüzde Güllübahçe’nin Gürsü Mahallesi olarak bilinen Gelebeç, 18. yüzyılda kurulmuş bir yerleşim yeri aslında. Yani Gelebeç, Güllübahçe’nin eski ismi . Gelebeç için, 1751 yılında Yunan adalarında meydana gelen şiddetli deprem sonrasında oluşmuş bir yerleşim yeri de denilebilir. Zira Osmanlı Devleti, bu depremden mağdur olan bir kısım Rum yurttaşı bu bölgeye getirmiş. Gelebeç’teki iki mahallenin varlığı biliniyor. Aşağı Gelebeç’te Türkler yaşarken, Yukarı Gelebeç’te ise Rumlar yaşıyormuş. Türklerin ve Rumların Gelebeç’teki birlikte yaşamları 1922 mübadelesi ile son buluyor. Bu iki halkın birlikte yaşadıkları dostluklar, sevinçler, acılar geride kalıp, bölgeye değişimle gelen göçmenler yerleştirilir. 1955 yılında bölgede gerçekleşen deprem ve heyelan tehlikesi sonrası, yukarı mahallede yaşayanlar ovaya doğru yayılan bugünkü Güllübahçe’yi oluştururlar. Sadece kilise çevresindeki evler kalır. Bu bilgilerin ışığında, Gelebeç’in taş döşeli sokaklarında dolaşıyoruz. Daha doğru bir deyimle, dik yamacını arşınlıyoruz. Bir yandan dik yokuşu tırmanıyor, bir yandan da sokağın iki yanına dizilmiş evleri inceliyoruz. Bazı evlerde yaşam sürse de, yıkık evlerin sayısı oldukça fazla. Taş ve ahşap ağırlıklı bu küçük evlerin çatılarını oluklu kiremit süslüyor. Nar ağaçları, ayva ağaçları evlerin arasındaki varlıklarını sürdürüyor. Yaşayan evlere rağmen sessizliğin egemen olduğu Gelebeç, sizi ister istemez hüzünlü sorulara yönlendiriyor. Sakinlerinin Güllübahçe ya da Söke’ye göç ettiği Gelebeç, büyük şehirlerin karmaşasından kaçanların keşfettiği bir yere dönüşmüş. Yıkık binaların satın alınıp restore edilmesiyle birlikte, Gelebeç’in yeni bir döneme hazırlandığı görülüyor. Her ne kadar bazı evler Gelebeç’in özgün mimarisinden uzak olsa da, bu mimariye uygun yapılar da yok değil. Eski ve yeni evlerin harmanlandığı dik yokuşun bitiminde ‘Aziz Nicolaos Kilise’sine ulaşıyoruz. Tespih ağaçlarının bulunduğu bahçesine girdiğimizde, görkemli bir yapı ile karşılaşıyoruz. 1821 yılında aynı yerde bulunan bir başka kilisenin üzerine Gelebeçli Rumlar tarafından inşa ettirilen kilise, Noel Baba olarak bildiğimiz Aziz Nicolaus’a adanmış. Rumlar Gelebeç’ten göç edince, kilise bir süre cami olarak kullanılmış. Diktörtgen bir plana sahip olan yapının, iki tane nefi olması dikkati çekiyor. Önündeki narteks ve narteksin üzerindeki çan kulesi yine dikkat çekici. Kilisenin içi, muhteşem tavan süslemelerini seriyor önümüze. Elbette bir bölümünün harap olduğunu söylemeliyim. Zira bu olağanüstü mimariye sahip olan kilise, tüm görkemiyle ayakta olmasına karşın ilgisizlikle karşı karşıya. Bunun sonucu olarak, kilise sadece zamana karşı direnmekle kalmıyor, aynı zamanda meraklı definecilerin tahribine uğradığı görülüyor. Aziz Nicolaos Kilisesi’nin bahçesinde bir de Osteafilak yani Kemiklik bulunuyor. Hristiyan inancında, yeni ölülere yer açmak için topraktan çıkarılan kemiklerin toplandığı yer olan Kemiklik’te, birikmiş kemikleri görmek mümkün. Kemiklik’i, Gelebeç’in geçmişiyle arasındaki bir bağ olarak yorumluyorum. Kilisenin bahçesinden çıkıyoruz. Biraz bozulmuş olsa da, kilisenin ön kısmının meydan olduğu anlaşılıyor. Sevan Nişanyan, 2000 yılında yazdığı ‘Eski Güllübahçe’ başlıklı yazıda bu meydandan “… Ege’nin –batı yakasının- en güzel köy meydanı burada. 40-45 yıl önce terk edildiği için bozmaya fırsat bulamamışlar. Azman nar ve incir ağaçları altında, uyuyor…” diye söz ediyor. Nişanyan’ın  sözünü ettiği 1955 depreminde boşalan evler, kilisenin ardındaki yamaçta görülüyorlar.  Bakmayın şu anki viran konumlarına. Döneminde cumbalı, verandalı evlermiş her biri. Yeri gelmişken, 20. yy başlarında Gelebeç’te 5000 Rum yurttaşın yaşadığını belirtelim. Deprem sonrası,bu evlerin ahşapları sökülüp aşağıda oluşturulan Güllübahçe’nin damlarında kullanılmış, ne yazık. Şu an bulunduğumuz yerden görülen manzara muhteşem. Söke Ovası’nın yeşile dönüşmekte olan görüntüsünü aşıp Bafa Gölü’nü çevreleyen Beşparmak Dağları’na, oradan da Ege Denizi’nin turkuaz konumuna kadar görebiliyoruz. Biraz önce içinden geçtiğimiz ova, doyumsuz bir manzara olarak seriliyor önümüze. Kilisenin biraz ötesinde bulunan Gelebeç Cafe-Restaurant’ın terası, bu doyumsuz manzarayı bir çay içimi izleyebileceğiniz verandaya sahip. İşletmenin sahipleri olan Binnaz – Coşkun Uyanık çiftinin ilgileri, sizi yörenin konuğu olduğunuzu hissettirecek kadar sıcak. Mekanda huzur bulmamanız mümkün değil. Bir gün yolunuzu Gelebeç’e düşürün derim. Yakın dönemin izlerini yakalayabileceğiniz bu eski yerleşim yerini görmenin yanısıra, Aşağı Büyük Menderes Havzası’nın muhteşem coğrafik konumuna tanık olmak için. Emin olun, ünlü tarihçi Heredot’un  yöre için “burada yaşayan insanlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü altına ve en güzel iklime sahip yörede kurmuşlar” sözlerine hak verirsiniz.
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X