Sultanı Öldürmek

Ahmet Ümit / Roman / Everest Yayınları / 13. Baskı: 2015 / 640 Sayfa

Sultanı Öldürmek
Bu içerik 591 kez okundu.

Ayşegül Şenay KAŞKAR -

Ahmet Ümit, 12 Temmuz 1960 tarihinde Gaziantep’te yedi çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası kilim tüccarı, annesi terzi idi. İlköğreniminin ardından Gaziantep Atatürk Lisesi’ne devam etti. 14 yaşından itibaren sol görüşlü oldu. Ülkücülerle aralarında çıkan bir kavgadan dolayı 24 arkadaşıyla birlikte Gaziantep dışına sürgün edildiği için liseyi Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde bitirdi.

1979’da Marmara Üniversitesi’nin Kamu Yönetimi bölümünde yükseköğrenimine başladı. Öğrencilik yıllarında tanışıp evlendiği Vildan Hanım ile evliliğinden Gül adında bir kızı oldu (1981). 1980 darbesinin ardından derneklerde sol görüşlü olarak çalıştı. 1982’de düzenlenen “Anayasaya Hayır” kampanyasına katıldı. Duvarlara afiş yapıştırırken yakalanan arkadaşları için öykü şeklinde yazdığı rapor, takma adı olan "K. Yalçın" imzası ile önce Atılım Dergisi’nde sonra Prag’da 40 dilde yayın yapan Barış ve Sosyalizm Sorunları Dergisi’nde yer aldı. Yazarlığa adımını bu rapor/öykü ile attı. 1983 yılında üniversite öğrenimini tamamladı.

Üyesi olduğu Türkiye Komünist Partisi (TKP) tarafından 1985’te Moskova’ya gönderildi. 1985-1986 yılları arasında Moskova Sosyal Bilimler Akademisi'nde eğitim gördü. TKP tarafından komünistlik eğitimi almak için Rusya’ya gönderilen altı gencin başından geçenleri anlattığı "Kar Kokusu" (1998) adlı romanı, bu dönemde yaşadıklarından izler taşır. Moskova’da iken şiir yazmaya başladı. 1989’da aktif politikadan ayrıldı ve Sokağın Zulası adlı şiir kitabını yayımladı. Arkadaşı Ali Taygun ile bir reklam ajansı çalıştırmaya başladı.

1990 yılında bir grup edebiyat tutkunuyla birlikte Yine Hişt adlı kültür-sanat dergisini çıkardı. Şiir, öykü ve yazılarını Adam Sanat, Yine Hişt, Öküz ve Cumhuriyet Kitap dergileri ile Yeni Yüzyıl gazetesinde yayımladı.

1992 yılında yayınlanan ilk öykü kitabı Çıplak Ayaklıydı Gece, aynı yıl Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü'nü aldı. Bu kitap Ahmet Ümit'i yazın dünyamıza tanıtan ilk kitap olma özelliğini de taşır.

Arkadaşı, Tiyatro Yönetmeni Ali Taygun’un teşvikiyle polisiye yazmaya ağırlık veren Ahmet Ümit, 1993 yılında atv için çekilen "Çakalların İzinde" adlı polisiye dizinin öykülerinin ve senaryosunun yazılmasına katkıda bulundu. Ardından da 1995'te Ahmet Ümit, çeşitli gazete ve dergilerde Franz Kafka, Dostoyevski, Patricia Highsmith, Edgar Allan Poe ve polisiye roman yazarları üzerine inceleme ve tanıtım yazıları kaleme aldı.

"Bir Ses Böler Geceyi"(1994) adlı uzun hikâyesinin ardından "Masal Masal İçinde" (1995) yayımlandı. Annesinden dinlediği masalları düzenleyip yazdığı bu kitap, çeşitli özel ilköğretim okulları ve özel kolejlerde ders kitabı olarak okutuldu, Korece’ye çevrildi. Kitaplarının tümünde varolan gerilim duygusu "Sis ve Gece" (1996) adlı polisiye romanında kendisini tümüyle dışa vurdu. "Sis ve Gece", Türkiye'de yankı uyandırdı, tartışmalara yol açtı. Yunanistan'da yayımlanarak yabancı dile çevrilen ilk Türk polisiye yapıtı unvanını kazandı.

Öykülerinden yola çıkılarak Uğur Yücel tarafından Karanlıkta Koşanlar ve Cevdet Mercan tarafından Şeytan Ayrıntıda Gizlidir dizileri yapılmış, "Sis ve Gece" adlı romanı 2007 yılında Turgut Yasalar tarafından sinemaya uyarlanmıştır. "Şeytan Ayrıntıda Gizlidir", "Agatha’nın Anahtarı" ve "İstanbul Hatırası" kitapları radyo tiyatrosu formatına uyarlanarak NTV Radyo'da yayımlanmıştır.

Ahmet Ümit, Okan Üniversitesi Danışma Kurulu üyesidir.

 

Yapıtları

Sokağın Zulası (1989), Çıplak Ayaklıydı Gece (1992), Bir Ses Böler Geceyi (1994), Masal Masal İçinde (1995), Sis ve Gece (1996), Tapınak Fahişeleri Başkomser Nevzat 2 (1997), Agatha'nın Anahtarı (1999), Kar Kokusu (1998), Patasana (2000), Şeytan Ayrıntıda Gizlidir (2002), Kukla (2002), Beyoğlu Rapsodisi (2003), Aşk Köpekliktir (2004), Başkomser Nevzat, Çiçekçinin Ölümü (Çizgi Roman-2005), Kavim (2006), Ninatta'nın Bileziği (2006), İnsan Ruhunun Haritası (2007), Olmayan Ülke (2008), Bab-ı Esrar (2008), İstanbul Hatırası (2010), Başkomser Nevzat 3: Davulcu Davut'u Kim Öldürdü ? (2011), Sultanı Öldürmek (2012), Beyoğlu'nun En Güzel Abisi (2013), Elveda Güzel Vatanım (2015)

 

Sultanı Öldürmek

Sultanı Öldürmek, genel olarak Osmanlı tarihi, özel olarak Fatih devri üzerine yoğunlaşan bir polisiye gerilim romanı. Bu yönüyle İstanbul Hatırası romanının bir devamı gibi duruyor ve yazarla yapılan röportajlarda bu durum kendisi tarafından da ifade ediliyor.

"Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?"

Ahmet Ümit'in romanı Sultanı Öldürmek bu satırlarla başlıyor. Yıllardır aynı kadını bekleyen bir tarihçinin hikâyesi bu.

Şahane bir aşk için harcanmış bir ömrün hikâyesi... Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin'in başından geçen dört günlük tuhaf bir serüven. Sapında Fatih Sultan Mehmed'in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü...

Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri "Ulu Hakan"ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika mı? Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü o zaferler ve ihanetlerle dolu günlere yapılan sıradışı bir yolculuk.

Ve bu heyecan verici yolculuk boyunca kulaklardan eksik olmayan o kadim soru:

Tarih, geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?

 

Romanın karakterleri

Müştak Serhazin - Tarih Profesörü (Romanın baş kahramanı)

Nüzhet Hanım - Müştak'ın sevgilisi ve Tarih Profesörü

Komiser Nevzat - Polis

Tahir Hakkı Bentli - Tarih Profesörü

Sezgin - Nüzhet 'in akrabası

Akın - Nüzhet'in asistanı

Çetin - Tahir Hakkı'nın asistanı

Şaziye - Müştak'ın yaşayan tek akrabası

Erol - Tahir Hakkı'nın asistanı

Ali - Komiser Nevzat’ın yardımcısı

Zeynep - Komiser Nevzat’ın yardımcısı.

 

‘Arka Kapak’tan

"...Ve Sultan Mehmed Han. Mehmed Han oğlu Murad Han oğlu Fatih Sultan Mehmed Han. İki karanın ve iki denizin hâkimi. Allah'ın yeryüzündeki gölgesi. Kostantiniyye'yi zapt eden padişah. Roma İmparatorluğu'nun doğal varisi, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı ırklardan yepyeni bir millet yaratma aşkıyla yanıp tutuşan kudretli hükümdar. Uçsuz bucaksız ovalarda at koşturan ordular. Kılıç sesleri, savaş naraları, korku çığlıkları.

Ardı ardına düşen şehirler, ardı ardına yıkılan devletler, ardı ardına el değiştiren kaleler. Kırk dokuz yaşında dünyaya nam salmış bir hükümdar. Ve değişmez kader. Akşama kavuşan gün. Ecel şerbetini içen insan. Ve Fatih Sultan Mehmed'in şüpheli ölümü. Ve onun iki şehzadesi. İkiye bölünen saray, ikiye bölünen devlet, hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk. Ve iki şehzadenin kanlı boğazlaşması sürerken saray odasında unutulan Fatih Sultan Mehmed Han'ın cansız bedeni...

 

Romanda neler olup bitiyor?

Gençlik aşkına sıkı sıkıya tutunmuş, kendisini terk etmesinin üzerinden 21 yıl geçmiş olmasına rağmen, hayatını o aşkın ekseni etrafında döndüren bir Tarih Profesörü, Serhazin Ailesinin son temsilcisi Müştak Serhazin'in hikayesi bu roman. "Şahane bir aşk, çoğu zaman harcanmış bir hayat demektir" diyen ve hayatını Osmanlı tarihine adayıp kariyeri için Amerika'ya giderken kendisini iki satırlık mektupla terk eden sevgilisini unutamamış olmasına hayıflanan Müştak Hoca'nın hikayesi...

“Psikojenik füg” hastası Müştak, hayatının belli dönemlerinde bu hastalığın sebep verdiği krizlere yakalanabiliyor. Bu kriz esnasında hiçbir şey hatırlamıyor. Belki normal yaşantısına devam ediyor, çıkıp gezip dolaşabiliyor, yemek yeyip insanlarla muhabbet edebiliyor ama krizden çıktıktan sonra kriz başlangıcındaki zamana dönüyor ve bu süre boyunca yaptığı hiçbir şeyi hatırlamıyor. İşte Nüzhet’in evinin önünde kendine geldiğinde yeni bir krizden çıkmış olarak buluyor kendisini kahramanımız. Kriz esnasında neler yaşadığını anlamaya çalışırken Nüzhet’in evinin kapsının açık olduğunu ve içeri girdiğinde ise eski sevgilisini Fatih Sultan Mehmet tuğralı bir mektup açacağıyla boynundan bıçaklanarak öldürüldüğünü görüyor.

Peki katil kim? O esnada hafızasını kaybeden tarih profesörü, Serhazin’lerin son temsilcisi Müştak Serhazin mi yoksa Nüzhet’in Fatih Sultan Mehmet ile ilgili yaptığı araştırmaları çekemeyen meslektaşları mı?

Nüzhet başarılı bir bilim insanı. Amerika’da ve dünya çapında tanınmış bir tarih profesörü. Son araştırması ise sır gibi sakladığı Fatih Projesi. Asistanı Akın’dan ve hocası Tahir Hakkı’dan başka bu projeyi bilen de yok. Fatih öldü mü yoksa zehirlendi mi? Eğer zehirlenerek öldürüldü ise bunu kim yaptı? Yoksa sevmediği büyük oğlu II. Bayezid mi?

Nüzhet'in Amerika’da başkasıyla evlenmesi üzerine O'nu boğazından hançerleyerek öldürmeyi sık sık düşündüğü sevgilisini tam hayallerindeki gibi bulduğu için; Nüzhet'i kendisinin öldürdüğünü sanıp etraftaki izleri karartmasıyla başlar. Müştak, kendi iç hesaplaşmasının yanında içindeki “acabaları” da susturamıyor. Yoksa katil kendisi değil mi? Belki de bu projeye karşı çıkan bazı fanatik tarihçiler Nüzhet’i ortadan kaldırmak istedi. Böylece, bilerek Fatih Sultan Mehmet tuğralı mektup açacağını kullandı. Hocası Tahir Hakkı ve onun üç asistanı bu kanlı planı yapmış olabilirler miydi?

Kitap, olayın aşk cinayeti mi, yoksa Nüzhet'in son akademik çalışması Osmanlı Padişahlarında baba katilliği konusunu hazmedemeyen tutkulu Osmanlı sevenlerin entrikası mı? sorusuna cevap arayan  polise yardımcı olmaya çalışan Müştak'ın, zihninde etraftaki insanları, akademik dostları ve öğrenciler arasında olduğunu düşündüğü katili aramasıyla, çoğu zaman da kendisinin öldürmüş olduğuna inanmasıyla devam eder...

Nüzhet’in ardından, asistanı Akın’ın evinde uğradığı saldırıda ağır yaralanması ve hocası Tahir Hakkı’nın evinde ölü bulunmasıyla çoğunlukla kendini katil zanneden Müştak’ın aklı iyice karışır…

Müştak Serhazin'in başından geçen dört günlük bu tuhaf  serüven süresince Ahmet Ümit ile birlikte İstanbul kıyılarında fetih gezisine çıkmışcasına canlı, İstanbul'un fethini yaşıyormuş gibi detaylı ve heyecanlı bir şekilde olayların içine girip Konstantiniyye'yi zapteden Ulu Hakan Fatih Sultan Mehmet'i daha yakından tanıyoruz. Bununla birlikte İstanbul'un fethedilmesi dönemini bir de diğer tarafın gözünden görüyoruz. Şehirlerinin düştüğüne tanık olan Konstantinapolisliler'in yüzyıllarca süregelmiş inanışları üzerine Çemberlitaş Sütununa koşup, gökten bir meleğin inip büyülü bir kılıç uzatarak onların kurtuluşunu sağlayacağını zannetmeleri, ama hiç bir şeyin olmaması, Ayasofya'ya yeniçerilerin girdiğini gören ve şehirlerinin Osmanlı tarafından ellerinden alınmasını yaşayan halkın duygularını da hissediyoruz...

Kitapta sıklıkla vurgulanan ise; çocukluğunu babasının güçlü karakteri altında ezilerek; annesi, teyzesi ve büyükannesiyle büyümüş bir erkek çocuğunun içe dönük ruh halinin, akademik hayatta başarılı olmasına rağmen dışa dönemeyişi …

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X