Bizimkisi Zor Zanaat

Tarık Dursun K. / Röportaj / Yılmaz Yayınları / 1. Baskı: 1990 / 237 Sayfa

Bizimkisi Zor Zanaat
Bu içerik 604 kez okundu.

A.Kemal KAŞKAR -

Tam adıyla Tarık Dursun Kakınç. Tarık Dursun K. olarak tanınır.

1931 yılında İzmir'de doğmuş ve özellikle roman ve hikâye alanında eserler vermiş bir Türk yazardır. Aynı zamanda yayınevi yönetimlerinde bulunmuştur.

1950'den itibaren gazetelerde çalışmış, senaryo yazarlığı ve rejisörlük yapmıştır. 1969'da Kurul Kitapevi'ni açmış, Milliyet gazetesinde kitap tanıtma yazıları yazmış, Milliyet Yayınları'nı yönetmiştir. 1973'te ‘Günümüzde Kitaplar’ adlı bir dergi çıkarmış, 1975'te Koza Yayınları'nın kurucuları arasında yeralmıştır.

Sanata 1949 yılında şiirle başlamış, 1951'de Cengiz Tuncer ile Devrialem isimli ortak bir şiir kitabı yayınlamıştır. Ardından hikâyeye geçmiş ve konularını önce gençlik serüvenlerinden, zamanla fabrika, yapı ve deniz işçilerinin, esnaf ve küçük memurların yaşam savaşlarından alan ve bu hayat kesitlerini şiirli bir dille işleyen eserler yazmıştır.

"Güzel Avrat Otu" hikâye kitabı ile 1961 Türk Dil Kurumu Armağanı'nı, Yabanın Adamları ile 1967 ve "Ona Sevdiğimi Söyle" ile de 1985 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kurşun Ata Ata Biter romanı ile 1984 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, "Ömrüm Ömrüm" hikâye kitabı ile 1987 İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü'nü, "Ağaçlar Gibi Ayakta" ile de 1991 Yunus Nadi Yayımlanmış Roman Armağanı'nı almıştır.

İzmir, Foça ve Karşıyaka’da yaşayan, yazın ve sanat dünyasının çok yönlü ismi Tarık Dursun K., 11 Ağustos 2015′te hayata gözlerini yumdu.

 

Eserleri-

Öykü/ Hasangiller, Vezir Düşü, Güzel Avrat Otu, Sevmek Diye Bir Şey, Yabanın Adamları, 36 Kısım Tekmili Birden, Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep, Bahriyeli Çocuk, İmbatla Dol Kalbim, Ona Sevdiğimi Söyle, Ömrüm Ömrüm, Aşk Allahaısmarladık, Yaz Öpüşleri, Gönderdiğin Mektubu Aldım, Hepsi Hikaye.

Roman/ Rıza Bey Aile-Evi, İnsan Kurdu, Sabah Olmasın, Denizin Kanı (1968; televizyona uyarlanıp dizi olarak yayınlandı), Kopuk Takımı, Gün Döndü, Hoşça Kal Küçük (Çocuk romanı), Kayabaşı Uygarlığının Yükselişi ve Birdenbire Çöküşü, Alçaktan Uçan Güvercin (Televizyona uyarlanıp dizi olarak yayınlandı), Kurşun Ata Ata Biter, İnsan Kurdu, İyi Geceler Dünya, Bağışla Onları, Ağaçlar Gibi Ayakta.

Masal- Deve Tellal Pire Berber iken, Bir Küçücük Aslancık varmış, Güzel Uykular Alara (2001)

Düzyazı- Edebiyat Üstüne Narin, Ben Unutmadan, Gavur İzmir / Güzel İzmir, Kaş Kaş Üstüne Taş Taş Üstüne, Bizimkisi Zor Zanaat (Röportaj)

 

Ödüller-

1961 Türk Dil Kurumu Ödülü (Güzel Avrat Otu) / 1967 Sait Faik Hikâye Ödülü (Yabanın Adamları) / 1984 Orhan Kemal Roman Ödülü (Kurşun Ata Ata Biter) / 1985 Sait Faik Hikâye Ödülü (Ona Sevdiğimi Söyle) / 1987 İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü (Ömrüm Ömrüm) / 1991 Yunus Nadi Roman Ödülü (Ağaçlar Gibi Ayakta).

 

Bizimkisi Zor Zanaat

Tarık Dursun K.’nın bu kitabı, gazeteciliğin geleneksel bir tarzı olan ‘röportaj’ın çok büyük bir ustalıkla kullanılmış örneklerindendir.

Kitapta, “Her yerde Hırsız var” başlığıyla ülkemizden yurtdışına ‘tarihi eser kaçakçılığı’ ve “İstanbul’da Yaşamayan Anadolu” başlığıyla Anadolu’nun dört bir yanından İstanbul’a göç konularının ardından üçüncü bölümde, kitaba da adını veren  ‘ilginç meslekler’ “Bizimkisi Zor Zanaat” başlığıyla, Haslet Soyöz ve Semih Poroy’un çizgi-yorumlarıyla bir güzel işlenmiş.

Kitapla, önce ‘Her yerde Hırsız var’ ve ardından “Bizimkisi Zor Zanaat” bölümlerinden iki aktarmayla biraz daha yakından tanıştırmak istiyorum sizleri …

 

“Her yerde Hırsız var”

Bodrum’daki Denizaltı ve Sard Olayı

Adına George Bass dedikleri “gavur”, Mehmet İmbat Kaptan’a verdiği sözde durmuş ve:

“Yaz mevsimi daha Ege’de tomuruyordu ki, beyim, bu Bass Bodrum dolaylarında mantar gibi bitiverdi. Giderken “Gelecek yıl buraya denizaltı getireceğim,” demişti. Elin herifine bak ki, dediğini de yapmış, başka gavurlara kabullendirip bir güzel yaptırtmış. Bir telgraf aldım: “Ben de geldim, denizaltı da. İzmir’deyiz, geliyoruz…”

 

Bir Denizaltı

“Bana kalırsa bu Bass gavuru, zenci çocuk heykelinin oralarda daha kim bilir nelerin nelerin kum gibi kaynadığını düşünmüştü de ona göre tedbirini almıştı. Kafasını ona takmıştı bir kere. Yoksa, denizaltıya menizaltıya ne hacet! İnsan kısmısı balık adam olur, dilediği bir derinliğe dalar ve …

Denizaltı, İzmir’den Güllük’e doğru yola çıktı. Güllük’e gelince de vinçle denize indirildi, yüzdürüldü. Bodrum’a kadar motorun yedeğinde çeke çeke getirildi güzelce.

Denizaltı, çan biçiminde bir şeydi. Her şeyi güzeldi, hoştu ve bir kusuru vardı; çalışmıyordu. Daha doğrusu, çalıştıracak adamı yoktu. Bass gavuru, yanında bir sürü adam da getirmişti ama, bunlar denizin altını biliyorlardı da, denizaltını bilmiyorlardı, öyle adamlardı.

Ellerindeki kataloğa bakarak uğraştılar, didindiler, denizaltıyı bir türlü allem edip kalem edip çalıştıramadılar. Denizaltı da zorlu çıktı, çalışmam dedi, çalışmadı.

Bass, zaten geç gelmişti. Sonunda denizaltının inadını kırdılar, ama ne fayda! Dalma mevsimi geçtim, geçiyorumdu. Kalktık, gittik. Yine kataloğa baka baka dalış yaptılar. Ben gösterdim: “İşte burada!..” dedim. Dalışlar dört gün sürdü. Beşinci günü durdu.

Çalışmalarımızdan bir sonuç sağlanamadı. Bass, mevsimin de geçmekte olduğunu gördü, durdurdu işi. Paramı fazlasıyla verdi bana. “Sen yine benim adamımsın…” dedi. “Başkasına peylenmek yok, anladın mı?”

“Anladım…” dedim.

“Ben bu işten vazgeçmiş değilim. Bir kere inadım tuttu. Gelecek yıla bu defa televizyon getireceğim. Bak, gör sen de neler yapıyoruz onlan…”

Televizyonla da geldi sahiden. Zenci çocuk heykelini bulduğumuz yeri yeni aletlerle bir ay süreyle durmadan dinlemeden aradık, taradık, fakat hiçbir şey bulamadık.

“Olsun!” dedi Bass. “Olsun! Ben bir defa kafama kodum. İnadım tuttu. Gelecek yıl yine geleceğim. Bu defa daha yeni aletlerle hem de. Sen yine benim adamımsın. Başkasına peylenmek yok, anladın mı?”

Gerçekte tam bir bilim adamı kimliği taşıyan Amerikalı George Bass’tan Bodrum ve dolaylarına iki şey kaldı. Süngerciler, Mehmet İmbat Kaptan ve bulduğu zenci çocuk heykelinin Türk yetkilileri ile arada geçen hikayesini noktasına, virgülüne kadar biliyorlardı. Bass’ın heykeli görür görmez nutkunun tutulması, “Çok para, çook” demesi, sonra yalnızca yerini göstermesi için Mehmet İmbat Kaptan’a “tonla para” vermesi, geridekilerin gözünü açmıştı: “Türkten hayır yoktur, gavura, gavura!..”

“Gavur” kısmının bu tür denizden olsun, karadan olsun “eski püskü kalıntı eşyaya” gereğinden çok önem vermesi, hele satın almak için akla düşe gelmeyen paralar sayması, çevre halklarını adeta ayaklandırıverdi.

Günümüzde Anadolu’nun hemen hemen her yerindeki kazmalama ve yağmalama; bu Bass tipi kişilerin adamı çığırından çıkaran yadırgatıcı davranışları sonucu başlamıştır.

Kültür beşiği olarak Batı’nın gözüne çarpışımız ise çok daha eskidir ve Batı yağmalamasının en belirgin örneği de yüzyılımızın başına denk gelir.

 

“Sard Olayı”

Yıl 1909’dur. Manisa vilayetinin Salihli kasabası çevrelerinde bulunan Lidya’nın başkenti Sard (Sardeis) şehrinde, “American Society fort he Excavations of Sardis” adını taşıyan bir dernekçe kazılara başlanmıştır. Kurul, Princeton Üniversitesi Profesörlerinden Howard Crosby Butler’in yönetimindedir. Kazılardan önemli sonuçlar elde edilmiştir, fakat beş yıl sonra patlak veren Birinci Dünya Savaşı yüzünden bir duraklama dönemine girer.

Bu araştırmalar ve kazılar sonucu ortaya çıkarılanların bir bölümü İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne aktarılmış, bir bölümü de kazı yakınlarındaki bir depoda biriktirilmiştir.

1918 yılında İstanbul Müzeleri Umum Müdürü Halil Edhem Bey, bu bırakılanların durumunu sakıncalı görür, Sard’dan İzmir’e taşınması yollarını arar. Aydın Maarif Başmüfettişi İzzet, Maarif Müdürü Salih Zeki ve o zamanlar Türkiye’de bulunan Alman arkeologlardan Profesör Karo ve Knackfuss’dan kurulu bir heyet, Sard’a gider ve ne var ne yoksa sandıklayıp İzmir Sultani Mektebi’nde muhafaza altına alırlar. “Hafirlere ait zati eşya”yı da savaş sırasında Amerikan hukukunu korumakla görevli İsveç Konsolosluğu’na “emaneten tevdi ederler.”

Savaşla birlikte Yunanlılar İzmir’i işgal ederler, çıkan karışıklıklarda Sard harabeleri ve kazıcılara ait binalar ve depo mahalleleri büyük zarar görür. Amerikalılar, Yunan işgali sırasında yeniden kalkarlar ve Sard’a gelirler. Kazılara başlarlar. Bu defa başlarında daha önce gelip kazılarda bulunmuş eski kazı yöneticilerinden Willim R. Berry vardır.

 

Yağma Başlıyor

W.R. Berry Amerikan kazılarının mümessilidir. Bir rapor hazırlar. Buna göre; işgali izleyen karışıklıklar sırasında, “Sard hafriyat tesisatı ve depolarında düçar oldukları hasar” belirtilmekte, “bir hüsnü tesadüf olarak el sürülmemiş bir vaziyette kalmış olan Lidya kitabelerinin İzmir’e getirilmiş ve müze haline ifrağ edilen eski Sultani Mektebi’nde emniyet altına alınmış olduğunu ve vaziyet salah kesbettiği takdirde 1921 senesi ekiminde Sard’da tekrar hafriyata başlanacağı” bildirilmektedir.

Amerikalılar, 1922 yılı martından haziranına kadar Colombia Üniversitesi profesörlerinden Shear ve mimar Stoever’ın “nezareti altında” az sayıda işçi çalıştırarak araştırma ve kazılarını yürütmüşler, arada birtakım yazıt parçaları ve otuz Lidya altın sikkesi ele geçirmişlerdir. Fakat bu ele geçenlerden İstanbul Müzeleri kesinlikle haberdar edilmemiştir. Sard’da önemli “keşifler” yapıldığı ancak 12 Temmuz 1922 tarihli “Vakit” gazetesinden duyulup öğrenilir. Halil Edhem Bey, Maarif Nezareti’ne bir tezkere yazar ve “bu hususun Amerikan siyasi mümessilliğinden sorulmasını” rica eder.

Tezkereye hiçbir karşılık gelmez. 1922 yılı yazında, büyük Türk taarruzunun başlangıcına yakın günlerde; Amerikalılar, Sard’daki kazı yerinden ele geçmiş en önemli parçaları 56 sandığa yerleştirerek İzmir’e naklederler. Ardından Yunan bozgunu çıkagelir. Kaçış ve kovalayış, İzmir’e doğrudur. Amerikalılar, yükte hafif pahada ağırı bir yana koyup yükte ve kültürde ağır Sard eserlerini bir Amerikan gemisine yükledikleri gibi sessiz soluksuz yeni dünyaya yollarlar. (Sayfa 18-21)

 

“Bizimkisi Zor Zanaat”

Antrenör Çevirmeni

Görevimizin sadece çevirmek olduğunu anlatamazsınız. Bir defasında kızgın bir taraftar “Ne malum doğru dürüst çevirdiğin senin?” diye burnundan soluyarak sordu bana. “Ya karşı kulüp seni satın almışsa? Ya tam tersini çevirip çocukları şaşırtıyorsan?”

Hoca nerde, sen orda, hocayı ancak madamın yanına, odasına girince terk edeceksin, o da dikkat ister, bakarsın seni atlatır, girdi gibi yapar seni uyutur, zamazingolara gider.

Ağabey, (gerçekte ağabey değil de “a’bi” diyordu ve dilinin sakızıydı) ben futbol hastasıyım. O gün bugün hastasıyım bizim takımın. Zaman zaman kahreder adamı ama, delirtir. Delirtsin, o da işin tadı tuzu. (Adını andığı kulübün antrenman sahasındaydık. Günlerden pazartesiydi ve saha boştu. Futbolcular bir gün öncesinin maç yorgunluğunu atıyor olmalıydılar.)

Çocukken kulübün antrenmanına girmek, ne demekti? Allahım! (Kıs kıs güldü.) Güzelliğe bak ki, bugün; neredeyse gündüz gecem, bu sahada geçiyor. Şikayetçi miyim? Boşver ağabey, herkes, her şeyden şikayetçi şimdi. (Gezinerek konuşuyorduk. Saha boştu ama ona göre sanki o anda da futbolcular saha içinde koşuyorlar, kültür fizik yapıyorlar, ter atmaya bakıyorlardı.)

Bir gün, bir tanıdığım aracılığında, bizim kulübün başkanı beni çağırttı. Dedi böyle böyle. Seni “tercüman” alıyoruz bizim gavur hocaya. Tercüman, tamam, peki, ama nasıl tercümanmış bu? Söyledi, dedi: “Hoca nerde, sen orda, tamam mı? Hocayı ancak madamının yanına, odasına girince terk edeceksin. Orda da dikkat isterim, ona göre. Bakarsın, seni atlatır, girdim gibi yapar, seni uyutur, zamazingolara gider. Tamam mı?”

Tamam, dedim. Körün aradığı bir göz, biri eğri biri düz…müş. Kaptım havada.

 

Önce Futbolu Sevmek

Seyirci için, futbol, sahada oynandığı kadarıyla, doksan dakikadır. Hayır ağabey, değil. Bunun bir de arkası vardır. Bak şimdi, düşün, nasıl bir piyes sahneye konmadan önce uzun bir çalışma isterse, bu bizim futbol da öyle uzun, uzun olduğu kadar yorucu çalışmalar ister. Yazmış, güneş tepede imanımızı gevretiyormuş, fark etmez. Kış, kıyamet, kar, yağmur, çamur; o da fark etmez. Bu, teknik adamlarla futbolcuların zanaatıdır.

Peki, tercümanın? Onunkisi için de önce futbolu sevmek gerek. Antrenman mı var? Gelirsin, soyunursun, sahaya çıkarsın. Deplasmana mı gidiliyor? Haydii, sen de… İster yurtiçi olsun, ister yurtdışı, fark etmez! Otobüsler, trenler, uçaklar, otel köşeleri… Mide bozan yemekler falan filan… Başka nasıl çekilir ağabey, değil mi? (Başımı salladım. Hak verişime sevindi, gözleri parladı.)

Hoca, futbolculara katılıp başlar koşmaya. E, hoca koşar da tercüman kenarda bekler mi? Başlar, o da yanında koşmaya. Ben onlar kadar koşamam. Onlar kadar ancak foto muhabirleri koşar. (Bulduğu örneğe o da güldü benimle.) Maksat, hocaya yakın olmaktır. Adam koşarken durmadan da kendi dilinde konuşur, sen de Türkçesini söylersin. Ne derse anında çevirirsin. (Aklına gelince güldü.)

Kimi zaman bildiği Türkçe kelimeleri konuşur, “Çabuk çabuk!” gibi. Sen de seslenirsin: “Çabuk, çabuk!” Türkçe hem de.

İş antrenmanlarla bitse, yine iyidir. Bitmez. Maçlar, basın toplantıları, röportajlar, demeçler, yönetim kurulu ile toplantılar. Sonra taraftarlarla muhatap olmak, gelecek günler, maçlar, yolculuklar için planlar kurmak… Hoca nerde, sen orda.

Maçlardan önce otelde, soyunma odasında toplantı yapar hoca. Maçın önemini belirtir, taktik verir. O anlatır, ben anlatırım. Sana bir şey diyeyim mi? Hoca’nın verdiği taktiğin yüzde biri uygulansa, bizim maçlar on beş, yirmi sıfır biter, inan. Tabii, futbolcuların bir kulağından girer, öbüründen çıkar her dediğimiz.

Nasıl mı kazanırlar maçları? Vallaha, işte, kazanırlar. Hoca, verdiği taktiğin uygulanmamasına rağmen maçı nasıl aldığımıza her zaman şaşmıştır.

Maça çıkarız. Benim yerim saha kenarında ve hocanın yanındadır. Futbolculara bağırır, hadi, ben de gırtlak paralarım. (Tatlı tatlı güldü.) Dediklerini yapmayanlara kızar, kendi dilinde “azıcık” söver. Bir-iki “hayvan” adı sayar. Kendimi tutmasam, Türkçesiyle ben de bağırırım. Bazen ağzımdan kaçar.

Maç biter. Yorgun argın soyunma odalarına dönerken karşınıza TRT mikrofonu dayanır. Hoca konuşur, siz konuşursunuz; çatlak, zurna gibi bir sesle üstelik. Ertesi günü takılırlar neydi o haliniz ya’u diyerek.

 

Helada Basın Toplantısı

İlgili, ilgisiz ne kadar adam varsa, başınıza toplanmıştır. Bir defasında, hem de kendi sahamızda bir maçı uzun süre yenik götürmüş, zor zoruna kazanmıştık. Öldük öldük dirildik derler ya, öylesindendi. Basın toplantısında bir yönetici geldi ve lafa karışıp maçın galibiyetini kendi üstüne çekti.

Dışarda, bir maç sonrasında perişandık. Koridor sigara dumanına bürünmüştü. Herkes baca gibi içiyor, göz gözü görmüyordu. Hoca, dumansız bir yer istedi ve… Bize bula bula helaları buldular, iyi mi? Galiba dünyada ilk kez bir basın toplantısı helada yapılıyordu.

Taraftarlar mı? Ooo, onlarla başımız her zaman derttedir. Yoluma çıkarlar, taktik verirler, maçı tenkit ederler. Verdikleri taktiklerin mutlaka hocaya ulaştırılmasını isterler.

Bir yenilmeye görelim. Suçlu, futbolculardan tercümana kadar iner. Hesabını bir de benden almalara kalkarlar. Onlara görevinizin sadece çevirmek olduğunu anlatamazsınız.

Bir defasında, bir kızgın taraftara bunu anlatmaya çalışmıştım. “Ne malum doğru dürüst çevirdiğini senin?” diye burnundan soluyarak sordu bana. “Ya karşı kulüp seni satın almışsa, ya sen hocanın dediklerinin tam tersini çevirip çocukları şaşırtıyorsan?”

Yenince mi? Oo, o zaman da futbolcular kadar, hoca kadar, yöneticiler kadar sen de aslansın, kaplansın, paşasın, beysin.

Sövmek!.. Alıştık buna ağabey, nasır tuttu kulaklarımız. Hoca ile oturduğumuz kulübe hemen tribünün önündedir bizim. Biz, sahadaki takıma avaz avaz bağırırken, seyirciler de arkamızdan bize küfür yağdırırlar.

Adana’da maç oynuyoruz. Takım biraz dağınık oynuyordu, hoca kızgın bağırıyordu durmadan. Eh, o bağırınca ben de bağırıyordum tabii. Hemen benden sonra da tribünlerden birileri de bana bağırıyordu: “Bağırma lan, bağırma, anasını sattığımın herifi, bağırma!”

Dönüp baktım muhatabı ben miyim diye. Hemen diklendi. “Ne bağırıyorsun ulan, çocukları şaşırtmak mı maksadın falan filan çocuğu? Yendirecek misin bizi yani?”

Bir gün Anadolulu bir taraftardan mektup gelmişti. Açtık, hocaya okudum; Taraftar, televizyonda görmüş bizim futbolcuları, çok zayıflarmış, bir deri bir kemiklermiş. Yenilme sebebi, bakımsızlıkmış. “Onlara bal, tereyağı, baklava, börek, tavuk yedirin. Kuvvetlensinler, yensinler rakiplerimizi…” diyordu.

İşin hoşu, o Anadolu taraftarımızın “zayıf, bir deri bir kemik” dediği futbolcularımızın kilo fazlaları vardı ve bir türlü atamıyorlardı.

Tabii, çok severler kulüplerini. Taraftarın sevgi gösterisi de bir tuhaftır ağabey, inan. Bir alemdir. Bir deplasman dönüşü, bir yerde konakladık, yemeğe oturduk. Hep birlikteyiz. Ben, tabii, hocanın sağındayım. Bir taraftar geldi, bindi tepemize. Başladı hocaya sarılıp sarılıp öpmeye. Bizim takım en büyükmüş, başka büyük yokmuş. Oldu, tamam, dedim: Şimdi bırakın da adam yemek yesin. Hem yol yorgunu, hem aç. Hayır, halâ sarılıyor, halâ en büyük bizim takım. Bu yıl biz şampiyonuz. Yine dedim, yine alttan aldım. Gitti. Bu defa üç-dört yaşlarında bir çocukla, elinden tutmuş, geldi. Hadi öp bu amcanın elini, bizim takımı şampiyon yapacak…” diye başladı tekrardan.

Anan yahşi, baban yahşi. Adamı uzaklaştırdık. Ama ne oldu sonra? Bozulmuş fena halde. Kalktı geldi. “Bana bak, sen kim oluyorsun da hoca ile arama giriyorsun ha, söyle bakayım. Ben adamın anasını…” diye yakama yapıştı, araya girip beni zor kurtardılar elinden. “Ulan bu memlekette demokrasi yok mu? Biz takımımızın hocasıyla konuşamayacak mıyız? Tercüman pezevengi de kim oluyor, ulan!” diye bas bas bağırıyordu biz yola çıkarken de.

 

Bizim gibi düşünün

Evet, basın hep bizimledir. Nereye gitsek, bizi takip eder. Bir defasında hocaya elbise diktirilecekti, kalktık, bir tüccar terziye gittik. Prova için beklerken, birden bizi yangından mal kaçırırcasına bir başka odaya soktular. Meğer rakip kulübün başkanı da aynı terziye provaya gelmemiş mi? İyi ki basın yoktu orada.

Kulüpten bazen takaze ederler. Söyle şu hocaya bizim gibi düşünsün (o ne demekse) derler. Düşün ağabey, bizim gibi düşünsün diye Avrupa’dan adam getiriyoruz, olacak şey mi Allahını seversen? Bizim gibi düşünen yüzlerce Türk antrenör var. Al onlardan birini, getir takımın başına, olsun bitsin, değil mi?

En çok sorulan soru, Türk futbolcusunun yapısını öğrendi mi şu hoca’dır. Ya’u, bu da soru mu yani ağabey? Ne milletten olursa olsun, futbolcu dediğinin iki ayağı vardır, kafasıyla futbol oynar. Burada maksat, hocayı Türk futbolunun seviyesine indirmektir. Bir de AT’a gireceğiz bu kafayla, öyle mi?

Beni bu zanaatta en çok sevindiren olay, poster çekimi sırasında takım arasında bana “Sen de katıl aramıza, senin de bu takıma katkın var…” demeleridir. (Böyle dedi, güldü. Ardından üç-beş turluk bir ter atmaya var olup olmadığımı sordu. Şiddetle reddettim. Güneş tam tepemizdeydi çünkü ve kırk iki yıllık cigara tiryakisiydim. (Sayfa 196-201)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X