Uykusuzlar

İnci Aral / Öyküler / Özgür Yayın-Dağıtım / 2. Baskı: 1992 /170 Sayfa

Uykusuzlar
Bu içerik 670 kez okundu.

İnci Aral / Öyküler / Özgür Yayın-Dağıtım / 2. Baskı: 1992 /170 Sayfa

Ayşegül Şenay KAŞKAR -

İnci Aral 1944'te Denizli'de doğdu. Babasını 9 yaşında kaybeden Aral, Bursa’daki halasının yanına yerleşti. 11 yaşında da annesini kaybetti. Bu olay üzerine kendisi Bursa’da yaşarken kız kardeşi Sevil de Muğla’da yaşayan halasının yanına gönderildi. İlk ve ortaokulu Bursa’da okuyan Aral’ın eğitim hayatı parasız yatılı olarak okuyacağı Manisa İlköğretmen Okulu'nda devam etti. Ardından Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü'nü bitirdi. Samsun, Manisa ve İzmir'de ve Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Öğretmenlik yaptı. Küçüklüğünden beri iki farklı eğilimi olduğunu dile getiren yazar, hem resme hem de yazarlığa ilgi duydu. Resim öğreniminin kendine kattığı farklı görebilme, bakabilme ve düşünebilme yetisini yazar olarak kendini yetiştirirken kullandı. Ancak yazarlık öne geçti. Yazmaya genç yaşlarda başlayan Aral, öğretmenlik mesleğinden emekli oluncaya kadar yazarlıkla öğretmenliği bir arada götürdü.

Yazmaya 1977'den itibaren dergilerde yayınlanan öyküleriyle başladı. İlk öykü kitabı, 1979'da yayınlanan "Ağda Zamanı". Bu kitapla, ‘Akademi Kitabevi 1980 İlk Kitap Öykü Başarı Ödülü'nü aldı.

Kahramanmaraş'taki toplumsal olayları anlattığı "Kıran Resimleri" 1983'te yayınlandı. Bu kitapla da ‘Nevzat Üstün Öykü Ödülü'nü kazandı. Kitap 1989'da Fransızca'ya çevrilip yayınlandı.

Öykü ve romanlarında genellikle kadın-erkek ilişkilerini, sevgiyi, kadının kimliğini, bağlılık ve özgürlük sorunlarını ele aldı. Kitapları ile hayata, geçmişe ve geleceğe içeriden bakan, en ağır toplumsal olayların bireye yansımasını anlatırken bile şaşırtıcı bir yalınlıkla okuru kendisiyle yüzleştiren, birbirinden çok farklı yaşam öykülerinde kadın olmanın hallerini ve bütün derinliklerini önümüze seren edebiyatımızın güçlü kalemlerinden biridir.

Kendi deyimiyle kırk yıldır edebiyatla yoğrulan, başkalarının hayatını geçici olarak ödünç alan ve bizi farklı kimliklerle tam da onların durdukları yerde tanıştıran İnci Aral; anlama isteğini, cesareti ve korkuları insani temelde bize anlatıyor. Roman kahramanları, detaylı gözlemler sonucu oluşturulmuştur ve günlük yaşamda karşımıza çıkabilecek kadar gerçekçi ve samimidir.

Öykü ve Romanları; Fransa, Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan gibi ülkelerde yayımlandı.

 

Eserleri

Öykü - Ağda Zamanı (1979), Kıran Resimleri (1984), Uykusuzlar (1984), Sevginin Eşsiz Kışı (1986), Gölgede Kırk Derece (2000), Anlar İzler Tutkular (2003), Ruhumu Öpmeyi Unuttun (2006), Unutmak (2008)

Roman - Ölü Erkek Kuşlar (1991), Yeni Yalan Zamanlar (1994), Hiçbir Aşk Hiçbir Ölüm (1997), İçimden Kuşlar Göçüyor (1998), Mor (2003), Taş ve Ten (2005), Safran Sarı (2007), Unutmak (2009), Sadakat (2010), Şarkını Söylediğin Zaman (2011), Kendi Gecesinde – (2014)

 

Ve Uykusuzlar

Oğulları Cem ve Can’a adadığı Uykusuzlar kitabında İnci Aral 7 öyküsüne yer vermiş; Mor Damga, Mehmet Kaptan, Karanfil Saksılarda, Karanlığa Kumru Nakışıdır, Ağrılı Kapısında Gecenin, Kıyıda ve Güz Yaprağı ...

 

MOR DAMGA

Üst kattan, odamdaki camın ardından bakıyorum ona. Beni göremez başını kaldırmadıkça. Görmüyor. Beton yolda bir iki dakika duralayıp oyalanıyorlar. Yüzüne bakıyorum, yeni bir çizgi arıyorum. Bir değişiklik gülüşünde, tanımadığım bir aksama… Onu görmediğim şu son iki yılda edinilmiş gerçek bir aldırmazlık. Yapay bir korkusuzluk bakışlarında.

Hayır her şey yerli yerinde. İçimde bir yıldır birikmiş kızgınlık tortusu ayaklanıyor. Onca uğraşıp durulttuğum öfke damarlarıma yürüyor. Karmakarışığım, yoruluyorum. Yeniden sokaklara düşüyorum. Yokuşlar inip çıkıyorum amaçsız. Parklarda oyalanıyorum. Mor mürekkepli bir damgayı önüme gelen yere vuruyorum.

Bu gülümseyen yüz on beş yıl önceye götürüyor beni. O zamanlar iş arkadaşımdı. Şimdi, şu anda mor mürekkepli bir damga, tanıdık bir imza, sıkıntılı bir yoksunluk, giderilmez bir kırgınlık. Bakanlığın dördüncü katında bir genel müdür odasının kapısında bir ad.

Görevime son verildiğini bildiren “kararname”yi imzaladıktan sonraki bir ayı sokaklarda geçirdim. Sabah evden çıkıyor akşam yemeğinden önce dönüyordum. Kentin hiç bilmediğim sokaklarını öğrendim bir süre. Vitrinleri belledim. Bildiğim tüm ayakkabıcıları dolaştım ve almayı düşünmediğim ayakkabılar giydim çıkardım.

Bahardı. Hiç olmadığım kadar özgürdüm. İşsizliğin sıkıntısını duymaya başlamadan önce parklarda ayakkabı boyayan çocuklarla avundum. Ağaçların çiçeklerini döküp yaprağa duruşlarını izledim gün gün.

Plakçıların, kasetçilerin önünden kulaklarımı tıkama isteği duymadan, hiç acele etmeden geçtim. Dolmuşlara, otobüslere bindim gidecek belli bir yerim olmadan. Geceleri sıradan romanlar okudum bezip uyuyabilmek için. Uyanıp uyanıp camları açtım. Havasızlıktan boğulup durdum. Ciğerlerim, kan ve idrar tahlillerim temiz çıktı.

Sonra yaz geldi. Soluğum biraz düzeldi. Havamı zehirleyen şeyi bildim. Bu, görevimden alınma bildiriminin altındaki (uygundur) sözcüğünün yanına mor mürekkepli damgayla vurulmuş addı. Yersiz, yakışıksız bir şaka gibi duran, dayanılmaz bir aldanmışlık ve düş kırıklığı demek olan o iyice tanıdık imzaydı.

Yaz sonu yeni bir işe başladım. Sonbahar baştan ayağa yalnızlık oldu. Kış alışmaya çalışmak, sevilecek yeni şeyler bulmaktı. Mart başı ara sıra gelen belli belirsiz bir hüzün, Nisan sonu unutmaktı, geçmiş gitmişlikti.

Böyleydi ama bir yıl sonra gülüşü geldi, beni buldu. Gülümseyişi yatışmışlığıma değip geçti.

Nisan-Mayıs 1982

 

MEHMET KAPTAN

“Aslan oğlum Mehmet Kaptan,

Sen çok iyi bir kaptan olmalısın. Bu yüzden denizi iyi tanı. Onun rengini, dibindeki taşları, yosunları, kıyılara vuran dalgalarını, hepsini çok iyi tanı.

Sana bir gemi resmi yolluyorum. Bu güzel gemiyi beğeneceğini umuyorum. Ona bin, uzak kıyılara git. Bir sabah denizin üzerine doğan top gibi kırmızı, parlak güneşi yakala.

Gittiğin yerde çok güzel bir denizkızı göreceksin. Onunla otur, konuş, arkadaşlık et.

Tabağında yemek bırakma, büyük kaptanlar yemeklerini bitirirler. Annelerini üzmezler. Uyku saatleri gelince de yatıp uyurlar.

Ben çok iyiyim. Öperim seni Mehmetim.

Baban.”

- Bir daha oku anneciğim, ne olur!

- “Onun rengini, dibindeki taşları, yosunları…”

- Dalgalarını, balıklarını…

Acıyı, ayrılı, direnmeyi, özlemeyi, sevmeyi.

Akşam oluyor. Işığı yakıyorum, perdeleri çekiyorum. Gülümsüyor Mehmet. Karta bakıyor, parmaklarının ucuyla okşuyor parlak yüzeyini. Güneş doğuyor ve beyaz bir gemi durgun mavilikte dinleniyor arada.

On gün sonra, bu Salı değil gelecek Salı göreceğim Doğan’ı. Kömürümüz geldi, diye bağıracağım, babam aldı. Buna sevinir. Göreceğim onu, iki yanı telli camın önünde çaprazlama durarak ve ancak şöyle böyle seçerek yüzünü. Sesimiz yol bulamadan, güçlükle dolanıp azalırken bağıracağız:

Nasılsın? İyiyim. Siz? İyiyiz. Kömür alındı, Mehmet ana mektup yazdı, karta çok sevindi. Avukatı gördün mü? Nasılsın? İyiyiz iyiyiz sen bizi merak etme. Kimleri görüyorsun? Herkesin selamı var, babam gözlerinden öpüyor. Annen nasıl? O da iyi.

Göremiyoruz birbirimizi. Çaprazlama bir karşılaşma. Çift cam, çift tel, çift asker. Ayrıntılar yok. Ne yaşamımıza, ne duygularımıza ne orada karşı karşıya gelişimize değin. Herşey kabaca çizilip belirlenmiş. Uzak çok uzak iki tepeden birbirimize bağırıp duruyoruz. İyiyiz. İyiyiz.

İyi miyiz?

Bakışıyoruz. Herşeye hazırım, diyorum ona gözlerimle. Çok önceleri söz verdim, hazırım. Biliyorum, diye yanıtlıyor bakışı.

Herşeye hazırım. Yalnızlığa, yoksulluklara, görüş günlerini beklemeye, uzayamayan, güdük, kurallara uygun mektuplar yazmaya, uzun özlemelere, hiç yoktan umutlar yaratmaya.

Götürürken kelepçe takacaklar mı bileklerine?

- Baba kaptanlar da teslim oluyorlar mı?

- …………….

- Ha baba?

- Teslim olmaları istenirse olurlar.

- Televizyonda adı okununca mı yani?

- Evet oğlum.

Bir hafta önce bu. Anlatmak ne zor dört yaşında bir çocuğa. Nasıl soyut. Baban şu suçu işledi, cezasını çekecek, diyebilmek ne kolay oysa.

Sıkıntıyla yere atlıyor Mehmet babasının kucağından. Kocaman mavi gözlerinde anlayamamanın ve çabucak unutmanın gelip geçen durgunluğunu yakalıyorum. Parmaklığa dayanıyor, vapurun ardında bıraktığı köpüklü yola bakıyor.

Çocuklar nasıl acı çekerler? Acıyı nasıl yaşıyorlar? Unutarak ve belleklerinin gizli bölmelerinde biriktirerek. Biriktirip çok sonra kullanılmak üzere unutarak.

Sessizliği hüzün dolu bir tatla yaşıyoruz. Aynı şeyleri düşünüyoruz ve anlaşıyoruz hemen. Konuşmaktan kaçınıyoruz. Aramızda söylenmeden bilinen sözcüklerle kurulmuş bir köprü var ve konuşursak belki dağılırız.

Ne kadar sürerse sürsün, Mehmet’in çocukluğunu aksatmamaya çalışacağım, söz veriyorum.

“Aralık ayı cumartesi.

Sevgilim, babacığım,

Eğer deniz kıyısına gidersem, güneş de yakınıma gelirse, ipim de olursa güneşi yakalayabilirim. Gemime koyarım. Mektupta gemim var zaten benim ya, gemim kaçarsa iple bağlarız. Ama o zaman gemiye delik açmak gerekir. Peki neyle açacağız deliği? Çatalla, yok vidayla açarız.

Canım babacığım, denizkızının kuyruğu var. Ayakları olsaydı böyle, ben arkadaş olmak isterdim. Ben ayaklı denizkızı istiyorum babacığım.

Babacığım yatmaktan yorulmuyor musun? Senin yatarken resmini yaptım. Senin arasıra dolaşmana izin versinler bacakların uyuşmasın diye, ben de görüşe gelirken onlara çikolata getireceğim.

Mektup artık bitti. Uç babacığım benim yanıma gel. Ben sana kapıyı açarım. Güle güle güzel babacığım. Öperim babacığım.

Oğlun: Mehmet Kaptan (M)”

Kasım 1982 

 

KARANLIĞA KUMRU NAKIŞIDIR

21 Mart - Gece

Zaman kavramını yitirdim. Karanlık, soğuk ve yalnızlığın içinde kaldım geçen zamanı bilmeden. Sessizlik parçalanıyor şimdi. Gözümdeki bezin burnuma değdiği yerde incecik bir ışık çizgisi beliriyor. Ayak sesleri. Açılıp kapanan kapılar. Bozuk bir çeşmeden akan suyun şırıltısı. Neredeyim?

İkinci gün.

Bir kuyunun dibinde miyim? Çok mu derindeyim? Karanlık havasızlık kokuyor. Nem ve küf. Ellerimle yokluyorum, yerdeyim, yatıyorum. Altımdaki nemli kıl battaniye bacaklarımı dalıyor. Çoraplarım yok. Ayak sesleri duyuyorum.

Bir çay bardağının içinde dönüp duran teneke bir kaşığın sesi. Küçük, parlak ucuz kaşık. Çay tadı duyuyorum. Boğazım kupkuru. Ağzımla burnum arasındaki gerilmiş deriye dokunuyorum. Burnumdan akan bir şey kuruyup kabuklaşmış orada. Kazağım ve etekliğim üstümde şimdi. Bir ara çıplaktım iyi biliyorum. Kim giydirdi beni? Her yerimi gördüler, hayır düşünmek istemiyorum bunu. Ayhan nerede?

İncecik bir ışık çizgisi. Kapı olmalı bu. O yana sürünüyorum, o çizgiye dokunuyorum. Demir. Soğuk. Başım dönüyor, yorgunum. Çok hastayım. Bacaklarım ve her yerim, dağılıyorum.

Dizlerimin üzerinde bulunduğum yeri dolaşıyorum. Dar bir odacık. Bir buçuğa iki metre kadar bir yer. Duvarları yoklayarak vardım bu ölçülere. Pencere yok sanıyorum. Doğruluyorum, basamıyorum. Çöküp ellerimi gezdiriyorum demir kapıda. Ortasında küçük bir pencere var ama dıştan açılan bir kapakla örtülü. İtiyorum, açılmıyor. Kapıyı yumrukluyorum.

Gözlerim kamaşıyor ışıktan. Sonra seçiyorum. Bir koridor, kirli sarı yağlı boyayla yarıya kadar boyanmış beyaz duvarlar ve koridora açılan benimkinin eşi kapılar. Tuvalet, diyorum. Koluma girip götürüyor birisi.

Ayna yok. Kendimi görmek istiyorum. Başım dönüyor acıdan, su içiyorum teknesi çatlak musluktan. Ayaklarım üşüyor, sızlıyor. Geri dönüyoruz. Saati soruyorum. On buçuk. Çay, diyorum, duymuyor. Üşüyorum diyorum, paltomu istiyorum. Demir kapının vuruluşu. Yeniden karanlık. Uykuya benzer bir boşluk.

Kapının sesi. Paltom. Bir battaniye, bir parça ekmek. Paltomu giyiyorum, battaniyeyi bacaklarıma sarıyorum. Kapı kapanınca ekmeği yitirdim. Ellerimle yerleri yoklayıp buluyorum. Zorlanıyorum yemek için. Güçlükle yutuyorum. Boğazım şişmiş, kulaklarıma kadar ağrıyor yutkunurken.

Üçüncü gece.

Kapı gürültüyle açılıyor ve biri düşüyor üzerime. Boş bir gövde…

Dördüncü gün.

Oturduğum yerde dalmışım. Gece yarısı çığlıklarla uyandım. Nazan uyuyor. Unutmak… Unutmak zorunda kalacağımız şeyler yaşıyoruz.

Sekizinci gün.

Özlediğimiz yemeklerle -aklıma hep omlet geliyor- düşsel bir sofra kurduk. Sonra bize verilen yarım ekmekle sekiz zeytini bölüştük. Zeytinleri yarı karanlıkta -kapıdaki demir kapak açık birkaç gündür- el yordamıyla ekmeklerin içine koyup sandviç yaptık. Bir demet yeşilliği, bir küçük kırmızı turpçuğu, bir bardak sütü özlemişim. Açlığımı bastırınca anladım.

Koparıldık birbirimizden. Birdenbire kocaman bir dalga içine aldı bizi. Sonunda nereye fırlatacak belli değil daha. Acımasızca kırarak, yenik hangi kıyıya atacak?

Ondört Nisan - Öğle.

Makineye takılı kağıt hızla dönüyor. Yazıcının arkasındaki pencerede dupduru, masmavi gökyüzü. Bitti artık. Gözlerim yaşarıyor. İmzaladım. Çantamı verdiler, saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Yürümeyi unutmuş gibiyim, ama dışarı çıkınca koşacağım. Saatim durmuş.

Gün ışığı, yeniden. İnanılmaz gibi. Işığın içinde kara benekler, kamaşma. Bağırmak istiyorum, bağırmak yeniden doğarcasına çünkü eğilmedim ben.

Kapı. Bitti işte, biliyordum. Aşağılanmaların acısını çektim ama yaşıyorum. Sokaklar, evler, bahçeler benim. Gövdem başımla bütünleşiyor.

Orada merdivenin dibinde babam. Gözlerini kısmış, annemin koluna dayanmış, kapıya bakıyor. İnanamıyorum koşuyorum. Dikkat et, diye bağırıyor, düşeceksin…

Ocak 1983

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X