Dersimiz Laiklik
Celal DURGUN...

Dersimiz Laiklik

Bu içerik 67 kez okundu.

‘sözün özü’ - Celal DURGUN / celaldurgun@hotmail.com

“Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatı ile ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.”  Mustafa Kemal Atatürk

Dersimiz, din ve devlet işleri. Konumuz, laiklik.

Amaç, pozitif düşünceye, akla, bilime ulaşmak.

Dini, yalancının, dolandırıcının, menfaatçinin sahtekârın elinden almak.

Öğretmenimiz, Mustafa Kemal Atatürk.

Vicdanlı iktidar sahiplerinin, Atatürk’ün partisinde politika yapanların; “aydınların”, gençlerin, hanımların, beylerin ilgisine sunuyorum.

Din âlimlerimizin, Diyanet İşleri Başkanlığımızın, İlahiyat Fakültelerimizin, Üniversitelerimizin dikkatine arz ediyorum.

Aymazlar uyansın, dönekler utansın, işbirlikçiler yolu yokuşa sürmesin.

Devlet adamlarımız sorumluluğunu hatırlasın, siyasetçi “ucuz siyasete” soyunmasın.

Liberaller gözünü açsın, devrimcinin ayağı yere bassın.

Kadınlarımız, kendisini bekleyen felaketin farkına varsın.

Karanlık def edilsin, aydınlanmanın yolu tıkanmasın.

Çocuklarımızın, torunlarımızın geleceği çalınmasın diye aktarıyorum.

Tarih 20 Mart 1923. Yer Konya.  Atatürk, gençlerle sohbet ediyor.

“Bütün zorba hükümdarlar hep dini alet edindiler; ihtiras ve zorbalıklarına destek bulmak için hep ulema sınıfına başvurdular.

Hakiki ulema, dini bütün bilginler, hiçbir vakit bu zorba taç sahiplerine baş eğmediler.

Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar.

Bu gibi ulema, kamçılar altında dövüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Lakin onlar, yine o hükümdarların keyfine dini alet yapmadılar.

Fakat hakikat halde bilgin olmamakla beraber, sırf o kılıkta oldukları için bilgin sanılan, çıkarına düşkün, hırslı ve imansız birtakım hocalar da vardı.

Hükümdarlar, işte bunları ele aldılar ve “işte bunlar dine uygundur” diye fetvalar verdiler. Gerektiğinde yanlış hadisler bile uydurmaktan çekinmediler.

İşte o tarihten beri saltanat tahtında oturan, saraylarda yaşayan, kendilerine halife namı veren zorba hükümdarlar, bu gibi hoca kıyafetli arsızlara iltifat ettiler ve onları korudular.

Hakiki ve imanlı ulema, her vakitte, her devirde onların nefretini topladı.

Üç buçuk dört sene evveline kadar yaşayan Osmanlı hükümdarları da aynı şeyi yapmışlar, aynı hilelerden yararlanmışlardı.

Osmanlı tarihinden bu konuda uzun misaller söylenmesine gerek yok, son Osmanlı hükümdarı Vahdettin’in hareketleri gözümüzün önündedir.

Onun emriyledir ki, bile bile ölüme götürülen milleti kurtarmak isteyenler isyancı ilan edildi.

Onun emriyle, millet ve vatanı kurtarmak için kan döken aziz ordumuzun, başkaldıranlar sürüsü olduğuna dair fetvalar veren ulema kıyafetli kimseler çıktı.

Onlar bu fetvaları, Yunan uçakları ile ordumuzun içine atıyorlardı.

İşte bu noktada, soruyu soran arkadaşımıza yerden göğe kadar hak veririm.

Ulema için böyle hainleri koruyan, kötü hareketlerini şeriata uyduran, din görüntüsü ve şeriat sözleriyle milleti ayağa kaldıran ve aldatan bilginlerin -Onlar için bu deyimi kullanmak istemem- böyle kötülüğe alet olan insanların yüzündendir ki dört halifeden sonra, din daima siyasetin amacı, çıkarın amacı, zorbalığın aracı yapıldı.

Bu hâl, Osmanlı tarihinde böyleydi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyleydi.

Ancak şurayı dikkatinize sunarım ki, böyle adi ve alçak hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız bilginler, tarihte daima rezil olmuşlar, küçük düşürülmüşler ve daima cezalarını görmüşlerdir.

Abbasi hükümdarlarının sonuncusu, biliyorsunuz ki bir Türk tarafından parçalanmıştı.

Dini, kendi ihtiraslarına alet yapan hükümdarlar ve onlara yol gösteren hoca adlı hainlerin sonu hep böyle olmuştur.

Böyle yapan halifelerin ve ulemanın arzularında başarılı olamadıklarını, tarih bize sonsuz örneklerle açıklamakta ve kanıtlamaktadır.

Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar, ne öyle bilginler görmeye tahammülü ve imkânı yoktur.

Artık kimse, öyle hoca kıyafetli sahte bilginlerin yalanına önem verecek değildir.

En cahil olanlar bile o gibi adamların niteliğini pekâlâ anlamaktadır.

Fakat bu konuda tam bir güven sahibi olmaklığımız için; bu uyanışı, bu uyanıklığı, onlara karşı bu nefreti, hakiki kurtuluş anına kadar bütün kuvvetiyle hatta artan bir azimle korumalı ve sürdürmeliyiz.

Eğer onlara karşı benim şahsımdan bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben onların şahsen düşmanıyım.

Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim milletimin hayatıyla ilgili, o adım milletimin hayatına karşı bir kasıt, o adım milletimin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir.

Benim ve benimle aynı görüşte olan arkadaşlarımın yapacağı şey, mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir.

Şüphe yok ki arkadaşlar, millet birçok fedakârlık, birçok kan pahasına, en sonunda elde ettiği hayatının ilkelerine kimseyi tecavüz ettirmeyecektir; bugünkü hükümetin, Meclisin, kanunların, anayasanın nitelik ve felsefesi hep bundan ibarettir.

Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim.

Diyelim ki, eğer bunu sağlayacak kanunlar olmasa, bunu sağlayacak Meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.”

***       ***       ***

Meclis’te laiklik tartışmalarının yapıldığı günlerde sarıklı bir hoca, “nedir bu laiklik?”sorusunu sorarak kendince görüşmeleri hafife almak ister.

Atatürk’ün yanıtı kısa ve özdür. “Laiklik adam olmaktır” der.

Görüldüğü gibi Atatürk, batıl, boş inanç, hurafe ve safsatanın dinle bir ilişkisinin olmadığını anlatıyor.

Tutuculuğun, gericiliğin, bağnazlığın uyuşturduğu beyinlerin topluma yön vermesine izin verilmeyeceğini söylüyor.

Dini kullanan siyasetçinin, ticaretçinin maskesini indiriyor. 

Samimi dindarların, inanmış insanların inancına, ibadetine engel olmuyor.

Tersine, inananın inandığı gibi, tapınanın dilediği gibi tapınmasının önündeki engelleri kaldırıyor.

Atatürk, bazılarının dediği gibi cami kapatmadı, camiye gidişi yasaklamadı, oruç tutana karışmadı, zekât verenin yakasına yapışmadı.

Atatürk zamanında ezan da okunmuştur, namaz da kılınmıştır.

İmam Hatip okulları da açılmış, İlahiyat fakülteleri de kurulmuştur.

Atatürk, dinin kendi özüne dönmesini, gönüllere hitap etmesini, dünya işleri ile ahret işlerinin karıştırılmamasını istemiştir.

***       ***       ***

Dini kendi özüne döndürmeden, din tüccarının yalanından, oy avcısının talanından kurtarmadan gerçek dini yaşatamazsın.

Laiklik olmadan, beyinlere gerçeğin aydınlığını kabul ettiremezsin.

Kadının çarşafa bürünmesini, kafes ardına itilmesini, toplumsal yaşamdan dışlanmasını durduramazsın.

Hurafe ve safsatayı bitiremezsin. Cahilliği önleyemezsin.

Sözün özü; din vicdanlarda yaşayacak, Tanrı ile kul arasına kimse girmeyecek.

Din, özü ve sözü ile “kul” ile Allah arasında yaşayacak.

Devlet işleri, din kuralları ile yürütülmeyecek.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X