Bir istifanın gerçekleşme hikayesi
Av. Aytül ÖZTURAN YILMAZ...

Bir istifanın gerçekleşme hikayesi

Bu içerik 259 kez okundu.

düşünen ayna ... / Av. Aytül ÖZTURAN YILMAZ

Dünün mücadelesi bugünün bezginliği haline gelmiş. Omuzlarında asla taşımayı beceremeyeceği yüzlerce kilo yükle, inatla makamında oturmaya devam eden bir beyefendi. Kendini şahın yerine koymuş, danışmanları ortada vızır vızır vezir misali. Ama mat olması önlenemeyecek bir oyun içinde.

Bir zamanlar herkes genç ve hareketli. Görüşmelerden görüşmelere, toplantılardan toplantılara bir makam sahibi olmak için koşuyor. Koltuk hayali, herkesin kurabileceği bir hayal değil. Sümeni olacak, zarf açacağı, özel kaşeleri, dolmakalemleri olacak çeşit çeşit. Dilsiz uşağına asacak takımının ceketini. Gün sonunda kravatını gevşetecek. Şoförüne haber salacak arabayı hazırlaması için.

Bütün şartlar oluşuyor. Koltuğuna kurulma vakti geldi. Usulca kaba etini koltuğa bırakıyor. Bir çakal gülümsemesi geliyor ardından. Tabii ki sekreteri var. Tek düğmeyle çağırıp, tek kelime; “kahve” emrediyor. Ne güzel iş!

Erken gelmek zorunda olmadığı, mesai bitiş saatini beklemediği kendi işinin patronu. Emrinde nöbetçiler, emrinde işçiler, emir erleri-piyonlar, istediği zaman harcayabileceği insanlar-filler, arkasında dağ gibi duran sırtını yasladığı birtakım büyükler-kaleler… Çok zorlanmadı makamına oturmak için de, davetlerde o kadar yemek yemeyecekti. Aldığı kilolardan yürüyememek en büyük sıkıntı. Neyse ki tek düğmeyle çağırıp, tek kelime “soda” emredebileceği bir sekreteri var.

Her gün gidiyor, koltuğunu okşayıp, masasında elini gezdiriyor gezdirmesine de tozlu bir ortama tahammülü yok. Ani bir azarlama operasyonu düzenliyor. Çağırıyor atları, filleri, piyonları… Liderliğin gereğini yerine getiriyor. Çekinilen, korkulan, bir dediği iki edilmeyen bir patron oldu. Hep bir çakal gülümsemesi var. Sekreter kapıyı çalıyor. Geç bir “geeel” duyuluyor. Elinde evraklar olan sekreteri görüyor ve gözleri doluyor adeta. İşte “o an” geldi. İmza atacak. Atıyor da, kendi işinin ilk imzasını, yıllardır özenle çalışarak bulduğu karizmatik imzasını, eşinin sipariş ettiği ayakkabıları getiren kargocunun listesine atıyor.

Yıllar yılları kovalıyor, para kazandı mı bilmiyoruz. Her gün değişik evraklara, acayip dosyalara imza atıyor. Her şeyi erler yapıyor, vezirler takipte. Bir gün şahane koltuğunda uyuklarken buluyor kendini. Kapısına bakıyor, kimler kimler geldi ziyaretine, ne kahveler içildi, purolar yakıldı, söndürüldü. Televizyon kanalları röportajlar için sıraya girmişti hatta. Sıraya girmişti hatta. Girmişti hatta. Hatta… Hafızasını kaybetmiş gibi çakal gülümsemesi de kayboldu. Sahiden neden röportajlar yapmıştı? Atları, filleri, vezirleri ne iş yapıyorlardı? Daha da önemlisi kendisi neyin patronuydu? O kadar imza neyeydi? Küçücük bir uyku parçacığından uyanıp bu aydınlanmayı yaşadıysa bütün bir gece uykusundan uyanınca neyle karşılaşacaktı?

Hiç kullanmadığı, metali halâ pırıl pırıl olan zarf açacağını aldı, öptü, yerine koydu. Her sene değişen perdelerini aralayıp dışarı baktı. Karar ortada. Kimden ve neyden istifa edeceğini bile bilmeden masasının çekmecelerine uzandı. O güzel dolmakalemleriyle tek kelime “istifa” yazdı bir post-ite ve sümenine yapıştırdı. Aslında ne hatırlanacaktı, ne üzüntü ne de sevinç yaşanacaktı arkasından. Bu aydınlanma iyi mi oldu kötü mü bilmeden dilsiz uşağından ceketini aldı.

İşlerinin ne olduğunu bilmeden, iş yapar gibi görünüp hiçbir şey yapmayan mevkidaşlarının fazlalığı karşısında akıl tutulması yaşıyordu beyefendi.

Bu aydınlanmayı herkesin yaşamasını umut ederek, başını yastığa koydu. Önünde herhangi bir unvan olmayan, başucuna koyduğu isimliğine bakarak uykuya daldı. Şah-mat …

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X