Ne zaman bahar gelecek?
Yılmaz Kaya AYLANÇ...

Ne zaman bahar gelecek?

Bu içerik 289 kez okundu.

Yılmaz Kaya AYLANÇ

1960 yılından bu yana yaşadıklarımıza bakarsanız, normal bir ülkede yaşanacak olaylardan çok fazlasını yaşadı bu ülke.

1960 ihtilalinden sonra suların durulması ardından, sağ iktidarların yeniden hükümet kurmaları süreci 1971 muhtırasına kadar devam etti. İki yıl kadar süren bu ara dönem, yapılan seçimlerle sol ve muhafazakar parti koalisyonu ile bir süre devam ettiyse de, erken genel seçimler ile bu koalisyon yerine tarihte MC hükümetleri diye bilinen Milliyetçi Cephe hükümetleri dönemi başladı. Bu süreçte ülke hem siyasal, hem ekonomik dalgalanmalara maruz kaldı. Ta ki ardından gelen 12 Eylül 1980 darbesine kadar.

6 Kasım 1983 seçimlerine kadar yine ara bir dönem yaşayan ülkemiz bu tarihten sonra çok partili demokrasisine geri döndü. 6 Eylül 1987 tarihinde ise darbede yasaklanan siyasetçilere referandum ile siyasete yeniden dönme yolu açıldı. Bir süre tek parti, daha sonra koalisyon hükümetleri ile devam eden ve bu arada 28 Şubat 1997 tarihinde ‘Post Modern Darbe’ olarak adlandırılan olay gerçekleşti ve sonrasında yapılan seçimler ile siyasal hayatımız 2002 tarihinde şimdiki partinin iktidara gelmesi ile çok partili hayatımızdaki en uzun tek parti iktidarını yaşamaya başladı.

Bu iktidarın, tek bir partinin kesintisiz en uzun iktidar sürecini yaşaması not edilecek bir özelliği olmakta. Ancak bunun yanında farklı olan ve not edilmesi gereken diğer özellikleri ise şöyle sıralayabiliriz.

Genel başkanı meclis dışında olan bir iktidar oldu. Daha sonra bir ilimizde seçimlerin yenilenmesi sonucu, genel başkan milletvekili seçildi ve başbakan olabildi. 

Büyükşehir belediye başkanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı aynı partiden ve aynı kişi oldu.

Müteahhit ve iş adamlarına sözünü dinlemedikleri için zaman zaman küstüler, sigara içenleri azarladılar, bazen “ananı da al git” dediler.

İnanılmaz rant söylentileri ile karşılaştılar fakat hiçbir yargılama ve mahkumiyet olmadı.

Başbakan, sırası geldi “bu hakimlere ve mahkemelere” güvenmediğini söyleyebildi.

Gezi olayları, çok sayıda sivil tarafından gerçekleştirilen bir hareket olarak mevcut iktidarı ciddi şekilde rahatsız eden bir olay olarak ve hatta cemaat tarafından yapıldığı söylenerek tarihe geçti.

Ordu ile ilgili önemli suçlamalar, davalar ve mahkumiyetlerin yaşandığı yıllar yaşandı. Ergenekon, balyoz, sarıkız ve daha pek çok isimde davalar ile ordu Atatürk’ün ordusu olmaktan, kendi hiyerarşisinden, geleneklerinden, sırlarından her konuda ciddi darbeler yedi ve genel kurmay başkanına kadar hapse atıldı. Cemaat kumpası olduğu söylenen ama iktidarca dinlenmeyen itirazlar, sonraki yıllarda cemaat komplosu olduğu anlaşıldı ve mahkumiyetler kaldırılıp mahkum edenler yargılanmaya başlandılar.

Kozmik odalara girilerek tüm askeri sırlar sır olmaktan çıktı.

Başbakan, günü geldi “bu davanın savcısıyım” dedi.

Bakanlar hakkında ciddi yolsuzluk iddiaları mecliste iktidarın oyları ile reddedildi.

Dün İran’dan gelen ve vatandaş yapılıp protokolde yer verilen, cari açığımızı indirme fırsatı verilip hizmetlerine binaen plaket verilen bir kişi, ABD’de yakalanıp yaptığı yolsuzlukları ve verdiği rüşvetleri anlattı. Bu iddialar karşısında aynı hükümet aynı kişiyi hain ilan edip mal varlıklarına el koydu.

Dış politikada, neredeyse yapılanların önemli kısmının tersleri yapılabildi. Suriye devlet başkanı Esad iken Esed oldu, sanırım önümüzdeki günlerde yine Esad olabilir.

Bir cemaat ile ciddi yakınlıklar kuruldu, iktidarları süresince bu cemaat devletin her yerine sızabildi. İktidar bu konuda her türlü desteği ve kolaylığı sağladı. Yıllar sonra araları bozuldu; aynı cemaat, yönetimi ele geçirmek için darbe yaptı. Darbeciler yargılanmaya başlandı. İktidar kandırıldık ve aldatıldık diyerek Allah’tan ve Millet’ten af diledi. Kadın cinayetlerinde patlama yaşandı.

Hapishanelerdeki tutuklu sayısında rekorlar kırıldı, yer açılması için gözetimli serbestlik iki yıla çıkarıldı.

Yasama, yürütme ve yargıda kuvvetler ayrılığı ciddi bozulmaya uğradı.

Cemaat darbesi sonrasında getirilen OHAL darbe ve terörist faaliyetler dışında da kullanıldı. Halen kullanılmaya devam edip tüm muhalefetin mecliste görüşülsün dediği taşeron işçiler kanunu bile KHK ile çıkarıldı.

2002’den bu yana pek çok bakanı değişen milli eğitimde değişmeyen tek şey değişim oldu. Müfredat ve sınav gibi çok önemli konular sürekli değişti.

Milli eğitim bakanı TEOG sınavının kalktığını Cumhurbaşkanı’ndan öğrendi.

Yerine gelecek sistemin ne olduğu sorulduğunda “çalışıyoruz” diyebildi.

Fen ve matematik eğitiminde Avrupa sonuncusu olduk.

Üniversitelerimiz genellikle hemen hiçbir konuda görüş bildirmediler, topluma öncülük etmediler.

Cemaat yurtlarında çocuklarımız önemli ölüm ve taciz vakaları yaşadı.

Yollardan ve köprülerden geçen geçmeyen tüm yurttaşlar hükümetin vaat ettiği araç sayısının gelirinin sağlanması için ellerini ceplerine atmak zorunda kaldı.

Gelir garantili yol ve köprü yapım anlayışı Şehir hastaneleri projelerine de taşınmış oldu.

İnat ile yaz saatine geçilmeyerek, iktidar gücünü halka göstermiş oldu. Milyonlarca çocuğumuz kör karanlıkta okullarına gitmeye mahkum edildi.

Döviz kurlarında artış rekoru kırıldı. Çarşı Pazar enflasyonu yeniden çift hanelere çıktı.

18 adamıza Yunanistan asker çıkardı. Hükümet bu konuda tek kelime söylemedi.

Ülkedeki ayrışma her alanda tavan yaptı. Ankara’da halk yürütülmedi, Taksim’de yılbaşı kutlamaları yasaklandı.

Dini anlayış ve buna ait ağırlık her kuruma, her uygulamaya yaygınlaşma eğilimi gösterdiği gibi, sokağa da ulaşmaya başladı. Otobüsü durdurup namaz kılan şoför, cami arkada ve müsaitken yağmura rağmen yolda namaz kılan insanlar, şort giydiği için tekmelenen kadınlar ve benzeri çok olay basına yansıdı.

Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk tv ekranlarında hakarete uğrayabildi, kendisinden “iki ayyaş” diye bahsedilebildi, annesi için çirkin iftiralar atılabildi.

Cumhuriyetimizin kuruluş felsefeleri, anayasamızın değiştirilemez maddeleri tartışılmaya başlandı.

Başta tv’ler olmak üzere medya, toplumsal ayrışmanın doğrultusunda kalın çizgilerle taraf oldu. İyi ya da kötü daima tarafını destekler yayın yaptı.

İktidar üyeleri her vesilede, her olayda, yarattıkları ve olan her toplantıda konuşmalar yaptı ve tüm kanallar naklen bu konuşmaları yayınladı. Öyle ki, önce sözcü, sonra Başbakan ve sonra da Cumhurbaşkanı ardı ardına konuştu. Gece ise bu doğrultuda taraf olan uzman veya o nitelikte kişiler tartışma programlarında bu konuları devam ettirdiler. Toplum baskı altına alındı.

Gazetecilerin hapse atılmasında dünya ikincisi olduk.

Tarımsal ürünlerde fiyat artışlarını önlemek için iktidar gümrük vergilerini sıfırlayarak ithalat yapma yolunu açtı. Kendi kendine yeten yedi ülkeden biriyken saman ithal eden ülke haline gelindi.

Tarihimizde hiç olmadığı kadar üniversite mezunu işsizimiz oldu. Bazılarını inşaatlarda bazılarını da gece bekçiliğinde istihdam etmeye başladık.

Üniversiteler de durmadan mezun verirken onlara iş bulunamamasından başbakan da şikayet ederek “bazı bölümlerin açılması planlamasında hata yaptık” dedi.

Öğretmen atamaları konuları hep devam etti.

Adalete olan güven hiç olmadığı kadar düştü, ana muhalefet parti lideri Ankara’dan İstanbul’a adalet yürüyüşü yaptı.

Diyanet, ilgili ilgisiz konularda fetva yayınlamaya başladı. Bazı iktidar milletvekilleri bile durumdan rahatsız oldu.

Anayasa değişikliği ile parlamenter sistem terk edilerek Başkanlık sistemi referandum ile kabul edildi. Bir devlet için çok önemli olan bu kararın, tartışmalı ve çok az bir fark ile kabul görmesi tartışmalara neden oldu.

2019 seçimleri iktidar tarafından kazanılırsa Türkiye Cumhuriyeti yönetim şeklini değiştirecek ve tek bir kişi (Cumhurbaşkanı/Başkan) tarafından yönetilecek.

Demokrasinin kucaklayıcı ve bütünleştirici adil ve laik tarafı unutularak % 50+1 kişi yeter anlayışı siyasette egemen oldu.

Ve halk, her gün gelecek hayallerini kuracağına, çocuklarının ne olacağı nasıl olacağı ile ilgi planlar yapacağına, yaz tatilini nerde geçireceği araştırması yapacağına, işini nasıl büyüteceğini düşüneceğine, daha iyi bir yaşamı nasıl elde edeceğini planlayacağına sabah siyaset ve siyasetçi sesi ile uyanıp tüm gün çok kere onları dinleyip görerek, gece de onların tekrarı ve/veya uzmanların tartışmaları ile uyumaya gidebildi.

Sanat, spor ve başkaca insani pek çok şey unutularak mutsuz ve renksiz bir hayat sürülür, geleceğe dair endişelerin büyüdüğü günler yaşanır oldu. Toplumsal ayrışmadan, bunun kısa zamanda çözülmeyeceği duygusu gittikçe daha fazla kabul görmeye başladı. Mutlu aileler, gelecek endişesi yaşamayan gençler, kırlarda hayal edilen çiçekler ve güneşli günler özlenir oldu.

Politikacıların hayatımızın her yerinde, her an olmaları, her şeye onların karar veriyor olmaları hepimizi yordu.

Sabah kendi hayatımızın patronu olarak uyanmanın, yarın hiçbir şeyin değişmeyeceğinden emin olmanın, insanca ve çağdaş bir toplumda yaşamanın, işimize odaklanmanın, ailemiz ile mutlu bir hayat sürmenin en temel insan hakkımız olduğunu düşünüyorum.

Dağlarda güneşin altında beyaz yapraklı papatyaları ve onların özgürlüklerini özlüyoruz.

Bu baharın ülkeme de gelmesini istiyorum!

Mutlu yıllar Türkiyem … (24.12.2017)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X