“Bir olalım, iri olalım, diri olalım”*
Gülçin ERŞEN...

“Bir olalım, iri olalım, diri olalım”*

Bu içerik 124 kez okundu.

Gülçin ERŞEN

Son bir haftadır İran’daki iç karışıklıklar haber bültenlerine ve programlarına konu oluyor. Özellikle Türkiye’deki siyasetçilerden ve resmi ağızlardan, daha önce bazı komşularımızın (örneğin, Suriye’nin) iç meseleleri hakkında yapılan türde açıklamalar yapılmamasını, müdehalelerde bulunulmamasını olumlu karşılıyorum.

Bazıları, farklı halk kesimlerinin bu eylemlerinde ABD’nin parmağı olduğunu öne sürerek, ayaklanmaların bastırılmasından yana görüş belirtiyor. Bazıları da bu tür halk ayaklanmalarının baskıcı rejimleri yıkıp, daha özgürlükçü ve demokratik yönetimlerin gelmesine neden olacağı görüşünden hareketle İran’daki olaylara arka çıkıyor. Eğer bu tür halk hareketleri, (şiddete, yakıp yıkmaya varmadıkça) ülkeyi yönetenlerin yaptıkları yanlışları farkedip, kendilerine çeki düzen vermelerini, halkı hoşnut edecek uygulamaları ve düzenlemeleri yaşama geçirmelerini sağlayacaksa, tabii olumlu karşılanmalı.

Değerli ve rahmetli Hocam Ahmet Taner Kışlalı’nın üniversite yıllarımda okuduğum “Öğrenci Ayaklanmaları” adlı bilimsel kitabından aklımda kaldığı kadarıyla; gelecek endişesi yaşayan, özgürlüğü kısıtlanan gençleri kışkırtmak kolaydır; anarşik olaylara daha çok gelecek kaygısı yaşayan gençler katılmaktadır.... Bir ülkenin ekonomisi iyi işliyorsa, gelir dağılımı ve fırsat eşitliği, toplumsal adalet ve barış varsa, insanlar çalışarak mal, hizmet, bilgi üretiyorsa, kültürel etkinlikler, sanat destekleniyorsa, orada kolay kolay karışıklık, anarşi, terör, iç savaş çıkmaz; içerde ve dışarda bazı düşmanlar, buna uğraşsa da amaçlarına ulaşamazlar. Dolayısıyla, İran’daki olayları izleyen her devlet, kendi ülkesi için gereken dersi çıkarmalıdır.

 

Yakın tarihi anımsamak

Şahlık rejiminin sonrasında kurulan İran İslam Cumhuriyeti ile bir türlü yıldızı barışmayan, İran – Irak Savaşı sırasında Irak’ı destekleyen Amerika Birleşik Devletleri’nin, aslında İran’da gerici ve baskıcı bir rejimin kurulup güçlenmesinde, dolaylı (belki doğrudan) katkısı büyüktür. (Yıllarca süren İran – Irak Savaşı sırasında Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan bir yazı dizisinde; sürgündeki Ayetullah Humeyni’yi uzun süre evinde bir aile büyüğüymüşçesine ağırlayan Türk subayın ve eşinin anılarını okumuştuk. Türkiye’nin bir NATO ülkesi olduğu düşünüldüğünde, Türk subayın, aldığı emir gereğince bu gizli görevi yerine getirmiş ve İran İslam Devrimi’nin başını çekecek kişiyi evinde saklamış olması kayda değerdir.)

Öte yandan; 1988’de bittiği kabul edilen İran - Irak Savaşı sonrasında gerçek anlamda bir barış sağlanamamışken; ABD ve İngiltere 1986 Martı’nda, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Irak’ın İran’a karşı kitle imha silahları (kimyasal ve biyolojik silahlar) kullanmasını eleştiren kararlar almasını, karşı oy kullanarak engellemiş. Yıllarca bu politikayı sürdüren ABD, 2003 yılında Irak’ın kimyasal silah üretip, ülkesindeki sivil halk üzerinde kullandığı gerekçesi ile Irak’ı işgal etmiştir. Uluslararası siyaset ve çıkarların çetrefilli olduğu açık, ama niyetler ve planlar gizlidir.

Allah korusun, Türkiye’de İran’daki gibi bir halk ayaklanması başlasa, bunu nasıl yorumlamak gerekir? “Dış güçlerin” ve “içerdeki şer odaklarının” kışkırtmasıyla iktidarın devrilmesi mi amaçlanmaktadır? Yoksa bu; halkın, geçim sıkıntısı, işsizlik, yoksulluk, haksızlıklar, adaletsizlikler, baskı, tek seslilik, demokratik hukuk devleti niteliğinden uzaklaşma, gericiliğin, bölücülüğün ve şiddetin artması, devlet kurumları ve çalışanlarının, eğitim ve sağlık sisteminin, toplumun yozlaşması nedeniyle başkaldırısı mıdır? Bunları çok iyi tahlil etmek; devletimizin varlığı, halkımızın gönenci için en doğru yorumla, öngörüyle, ileri ve geniş görüşlülükle hareket etmek gerekir. Bunu hem devlet yöneticileri, hem aydınlar hem de halk yapabilmelidir.

 

Anılarım tazelendi

İran, Türkiye’den başka bölgedeki en güçlü ve en fazla Türk nüfusa sahip devlettir. Köklü bir tarihe, kültüre, devlet geleneğine sahiptir; dünyayı etkilemiş bilim, düşün ve sanat ürünlerinin kaynağıdır. Kaşgarlı Mahmut, yüz yıllar önce Divan-ü Lügat-it Türk’te “Baş börksüz, Fars Türksüz olmaz” sözünü niçin söylemiş?..

Osmanlı Dönemi’nde padişah baskısından, ve “Hamidiye Alayları”nın zulmünden yılan Alevi Türkmenlerin Şah’tan yardım istemesi, “Şah’a gidelim” sözü, halk deyişlerinde yer etmiştir. Aslında İran halkı da Türkleri sever ve kendine yakın görür. Tarihsel ve siyasal olaylar ve açıklamalar bir yana, bunu bizzat yaşadım. Çin Uluslararası Radyosu Türkçe Bölümü’nde çalışmaya başladığım ilk günlerde, Pekin’deki radyo binasının 11’inci katında koridorun karşısındaki Farsça Bölümü’nden odama gelen İranlı Uzman, “Merhaba Komşu” diyerek bana ilk hoş geldin diyen “Yabancı Uzman”lardandı ve “Ülkelerimiz de odalarımız da komşu” diye espri yapmıştı. Aylar sonra, Radyo bizi topluca Pekin’in doğusunda Sarı Deniz’in kıyısındaki bir tatil beldesine götürdüğünde, onun İran’dan gelen akrabalarıyla tanışmış, birlikte alışverişe ve gezmeye çıktığımızda, aramızdaki, dilimizdeki benzerlik beni şaşırtmıştı. Başlarının açık ve çağdaş giyimli olduklarını belirtmeliyim. Yani, gerici, yobaz, baskıcı yönetimlerin, yasalarla ve yaptırımlarla topluma zorla yerleştirmeye çalıştıkları uygulamalar kolay kolay kabul görmez, biraz zaman alsa da halk özüne döner.

 

Kafalar karışmasın

Yıllardır, bizim ülkemizde bizim halkımıza da yapılmaya çalışılan budur. Bizi özümüzden, asıl değerlerimizden uzaklaştırmak, halkı kesimlere ayırmak ve birbirine yabancı, düşman kılabilmek. Bazılarını uyuşturup umursamazlaştırmak, bir kısmını karamsarlaştırıp umutsuzlaştırmak, bir kesimi de öfkelendirip kışkırtmak, böylece ülkeyi karıştırıp bölmek amacıyla iç savaşı körüklemek...

İçteki ve dıştaki olaylarda en kötüsü kafa karışıklığıdır ki; bu durum “At izi it izine karıştı” söylemiyle, tescillenir. Aslında, ülkemizin, halkımızın ve genelde insanlığın yararına, hayrına olan ne ise, doğru olan odur. Örneğin; ben Türkiye’nin kendi içinde bölünmesi şöyle dursun, doğuda Azerbaycan ve İran ile birleşebileceğini öngörüyorum. Düşünsenize; üç ülkenin de yararına ve bölgeyi karıştırıp sömürmek isteyen güç odaklarının zararına bir durum! Diğer komşular da bu birliğe katılmak istemezler mi?

Kurtuluş Savaşı sonrası, yeni bir dünya savaşının ayak sesleri duyulurken, Ulu Önder Atatürk yönetimindeki Türkiye’nin önce Balkan Antantı’nı (1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya ile) sonra Sadabat Paktı’nı (1937’de İran, Irak ve Afganistan ile) imzalamasının, ulusal ve uluslararası siyaset açısından ileri görüşlülük ve başarı olduğunu bugün daha da iyi anlıyoruz. Bu aynı zamanda Atatürk’ün barışçı dış politikasını ve ülkeyi dostluk çemberi ile kuşatma isteğini yansıtıyordu. Dünya ülkeleri ve halkları, - açgözlü, sömürgeci ve kendilerini dünyanın sahibi sanan küresel güçlerden bağımsız -, dünyada barış ve gönencin kendi ülkelerinde ve başka ülkelerde sağlandığında gerçekleşeceğini farketmelidir artık. “Yurtta barış, dünyada barış” sözünün derin anlamı budur.

 

* İşe önce kendi ülkemizden ve çevremizden başlamalıyız. Hacı Bektaş Veli’nin sözündeki gibi “Bir olalım, iri olalım, diri olalım”.

(4 Ocak 2017 / Güllük)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X