Adak
Hüseyin SERİN...

Adak

Bu içerik 164 kez okundu.

Yaşarken - Hüseyin SERİN / Emekli Öğretmen

Daha sabah ezanı bile okunmadan yataktan fırladı Ayşe gelin. El yordamıyla ocağı eşeledi. Akşamdan kalmış bir iki kor parçası için. Maşayı kullanmak nedense sonradan aklına geldi. İki üç koru, üç beş kuru odunla destekleyip verdi üfürüğü. Üfüre üfüre ateşi canlandırdı. İbriği ve çaydanlığı yan yana ateşin önüne dizdi. Herifi mışıl mışıl uyuyordu pamuk döşeğin içinde.Oysa erken kalkıp Asar Dağı’na gideceklerdi. Elini yavaşça ibriğin dışına sürdü. Su çoktan ısınmıştı. Herifine seslendi usulca:

“Amat len .... Hadi kak gari. Accık sona ezen okuncek len. Kak gari, hadi dibatırın sene ...”

İbriği kaptığı gibi hamam olarak kullandıkları küçük bölmeye giriverdi Ayşe. Aklandı, paklandı. İbriğe yeniden su doldurup yanan ocağın kıyısına koydu. Yanan odunların ateşi odanın neredeyse her yerini aydınlatıyordu, çaydanlık fokur fokur kaynarken, Ayşe bir el atıp çayı da demledi bu arada. Eşi Ahmet de uyanmış gözlerini ovuşturuyordu.

“Gız Aşa ni vakit kalkdın sen yavu?”

“Hadisene gari Amat hadisene. Sabah ezeni okunoruye gari. Suyu guydum ben ocaka. Çokdan ısınmışdır. Kalk. Elini yüzünü yeke buyu. Önce bissimla di hemme. Sona abdas mı alcen, yekencemin bileman gari. Hoca ezen okunmadan evden çıkın dedidi. Hadi gari oynevsin elin ayan. Çabık …”

Ayşe ile Ahmet’in evleneli sekiz dokuz yıl olmuştu olmasına ya bir çocuktan öteye gidememişlerdi bunca yıl. Neler etmişler yapmışlar olmamıştı, olmuyordu işte. Nefesi keskin hocalara mı okutmamışlardı kendilerini, muskalar  yaptırıp takmamışlar mıydı  boyunlarına. Soğuk pınar sularında mı yıkamamışlardı. Harman yerlerinden sürülmemiş toprak getirip abdas mı almamışlardı. Kayadan kayaya atlamamışlar mıydı. Neler ettilerse olmamıştı, olmuyordu bir türlü, doğan çocukları yaşamıyordu işte. Ayşe gebe kalıp doğuruyor, doğan çocuk fazla yaşamayıp ölüyordu. Hatta bundan dolayı adı köyde ‘tek develi’ye bile çıkmıştı. Eşi Ahmet desen utancından köy odasına, köy kahvesine bile çıkamaz olmuştu kahrından. Sabah erkenden öküzleri alıp sabanı da katırın sırtına sarıp tarlaya atıyordu kendini. Akşam ezanı okunmadan da tarladan çıkmıyordu. İllallah demişti milletin iğneli laflarından. Canı çok acıyordu bu yüzden. Ağzını açıp a dese yarım saat sonra a Abdullah olarak geri geliyordu . bıkıp usanmıştı sonunda Ahmet . Sonunda işte bu yolu bulmuştu kendine . karanlıkta gidip karanlıkta geliyordu evine. Abdest alırken hep bunları düşündü. Bu sefer inşallah yaşardı dölü de elalemin ağzına sakız olmaktan kurtulurlardı. Bu sefer de Asar’daki dilek ağacını denesinlerdi hayırlısıyla. Çabucak giyindi. Çift kırmayı da ağzı yere gelecek şekilde omzuna asmıştı.

“Hadi gari gı Aşa, gidelim gari. Hoca; üsdünüze gün ışığı demesin diye tembihledeydi beni ...”

Asar Dağı Karacahisar Köyünün doğusundadır. Her yanı çam ve meşe ağaçlarıyla kaplıdır. Büyük Asar ve Küçük Asar diye de ikiye ayrılır. Günümüzden yıllarca önce de “Cavırla yaşamış orla da” diye köyün yaşlıları masal sürter gibi anlatırlarmış köy odasında, kahvesinde. (Gerçi günümüzde köy odası falan kalmadı ya.) Bu dilek ağacı da işte bu Küçük Asar’dadır. Ayşe ile Ahmet’in yolu da bu Küçük Asar’dır şimdi .

Ahmet önde Ayşe Ahmet’in bir adım gerisinde karanlıkta yürürler. Yol iz bulmak zordur tabii. Karanlık devasadır çünkü. Ağaçların da karanlıktan geri kalmaları yoktur. İkisinin de yürekleri kabarmaktadır ıssızlıktan. Ama başka da umar yok gibidir. Belki de son umar Küçük Asardır onlarca. Ha babam de babam gayret derken birbirlerine, karanlığı da yırtıyorlardı aslında. Duydukları en küçük bir çıtırtı bile yüreklerini ağızlarına getirmekteydi. Ayşe hemen Ahmet’in beline sarılıveriyordu korkudan. Ahmet’in ise bir kolu sürekli çift kırma ve tetiğinde. Ahme’in zaman zaman oralarda, hatta Ulupınar dolaylarında keklik ve domuz avına gitmişliği vardı … Zaten aşinalığı olmasa, bu karanlıkta Asar’a varmak, varmaya niyet etmek her babayiğidin harcı değildi. ‘Ne olur ne olmaz’la çift kırma Ahmet’in omzundan eline inmişti çoktan.

“Aman Amet. Pek yoruldum’a len ben. Horda bi yerde acık soluklansek mi?”

“Hadi Aşa hadi. Mızıldanmeyi bırak da yörü işde. Ben yorulmadım mı sambaten sen. Güneş domadan Asar’a varalım duvamızı idelim, daşı da alalım. Undan sona dinleniriz gari Aşam …”

“Alam bene guvat ve. Bi çocomuz da osun. Hu isanlan dilinden gına geldi bene. Tek develi aşşa tek develi ukarı. Tek develi geggeli tek develi gitbatı. Bene bi çocuk da ve rabbım da gurtulalım hu milletin dilinden gari. Adamım da isan içine çıkabilsin rabbım. Bi doğuren, çocom höle iki üç yaşına vasın, ben de hu Asar Dağında iki dene guzu kesdirip etli bişirdik bütün kölüye yidircen. Allam! Sen yardım id bu gullana. Duvalamı gabul id yarabbım ….”

Asar Dağı’ndan alınıp gelen taş, dilek yerine gelene kadar kutsal bir varlık gibi saklanırmış. Ne zaman ki dilek tutar, o zaman yine aynı şekilde alındığı gibi yerine konurmuş.

Ayşe beş doğum yapmış ancak bu çocuklardan sadece biri yaşıyordu. Bundan dolayı adı tek develi’ye çıkmıştır köyde. Ahmet’se millete laf yetiştirmekten kendini, eşini savunmaktan gına geldiği için köy kahvesine, köy odasına (Eskiden köy odası olurdu köylerde. Gelen yabancı; nalbant, kalaycı, çerçici vb köy odasına iner, orada yatıp kalkardı. Köylüler de sırayla yemek odun getirirlerdi onlara. Artık böyle alışkanlıklar yok.) hatta köy meydanına bile gitmiyordu.

Ayşe’nin diğer dört doğumdan olan çocukları doğumlarından kısa bir süre sonra hep ölmüşlerdir. Adadığı adak bu yüzdendir. Bundan sonra doğacak çocuk ve çocuklarının yaşaması içindir.

Ayşe altıncıya gebe kalınca Asar Dede’ye adak adıyor. Yeni doğacak çocuğunun yaşaması için. Birinci çocuğu ölüyor Ayşe’nin. İkinci çocuğu yaşıyor. Üçüncü, dördüncü, beşincisi ölüyorlar. Adak ve duaları altıncının yaşamasına.

Ayşe altıncıyı doğurur doğurmasına ya, herkes meraklı bir bekleyiş ve korku içindedir. O korku ki tarifi olanaksız bir çaresizlik. Sessiz acılar içindedirler. Gözyaşları birikmiştir de havayı kokluyor gibidir. Ne olacaktır, tutacak mıdır adak? Yaşayacak mıdır altıncı? Korku nöbetleri içindedirler. Ayşe loğusa yatağından seslenir:

“Çocomuz yaşebatı mı Amat, yaşebatı mı?”

“Yaşebatı Aşa, yaşebatı. Allamıza bin şükür yaşebatı ...”

Ahmet’in sesinde sevinç, korku, korkunun acısı zigon sehpa gibi iç içedir aslında ama Ayşe’nin sezmesi zordur açıkçası. Sesinin bir ucu bahar bahçe, diğer ucu toprak kokmaktadır.

“Yaşebatı Aşam, yaşebatı çocomuz.”

İki saat, beş saat, on saat. Uyku haram gibidir hane halkına. Sabah ezanı okunurken çocuğun doğalı yirmi dört saati bulmuştur.

Gün, ahşap pencerelerin aralıklarından girip çocuğun yüzüne gözüne vurunca ağlamaya başlar Songül bebek. Bir günü tamamlayıp ikinci güne başlamıştır. Gerisi Allaha kalmış. Altını üstünü temizlemeler, paklamalar, emzirmeler şükür yarabbi’ler eşliğinde yapılır hep.

Songül bebek üç haftalık olunca bütün köylü Asar Dağı’na çağrılır. İki kuzu kestirilir. Etleriyle bulgur aşı pişirtilip gelen köylülere yedirilir. Yemekler yenirken de mevlüt okutulur. Emanet olarak alınmış olan taş alındığı yere iade edilir. Her şey bittikten sonra, dönüşte yeni bir taş alınıp eve getirilir. Çocuk bir yaşına basınca da emanet taşın tekrar yerine konulacağı sözü verilir.

Songül’ün doğalı bir yıl olmuştur. Bir yaşındadır artık. Hatta ikiyi işliyordur. Annesi ve babası bir yıl önce verdikleri sözlerini tutmak, yerine getirmek ve emanet taşı yerine koymak için tüm köylüyü tekrardan Asar Dağına çağırırlar. Yine iki kuzu kestirip kazanlarda etli bulgur aşı pişirtilip köylülere yedirilir. Dualar eşliğinde de emanet taş yerine konur. Bir daha da taş alınıp gelinmez.

Artık kimse Ayşe’ye tek develi diyemeyecektir bu köyde. Ahmet’se göğsünü gere gere ister köy meydanına isterse köy kahvesine gidebilecektir ...

(Eylül 2017 / Milas)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X