Atatürk ile ‘Laiklik’ üzerine söyleşi …
Celal DURGUN...

Atatürk ile ‘Laiklik’ üzerine söyleşi …

Bu içerik 254 kez okundu.

‘sözün özü’ - Celal DURGUN / celaldurgun@hotmail.com

Her akşam yaptığım gibi, haberleri aldım, tartışma programlarını izledim; aşina yüzleri dinledim; yalan, yanlış söz edenlere içerledim, kızdım; kanaldan kanala atladım; 5 Şubat 1937’i hatırlayan yok! Laiklik üzerine konuşan yok! Laiklik nedir, ne değildir sorusunu ne soran ne yanıtlayan var!

“Hem dindar, hem laik olunmaz” diyenleri anlıyorum; her konuda akıl almaz “fetva” yayınlayan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın susmasını da anlıyorum; Ancak, Atatürkçü kanadın suskunluğuna, görmezliğine, unutkanlığına bir anlam veremedim; kızdım, televizyonu hanıma bıraktım ve olduğum yere uzandım, dalmışım. Atatürk’le karşılaştım.

Mavi gözleri çakmak çakmaktı. Gülerek “Merhaba çocuk” dedi ve “Her hafta beni anlatıyorsun, anılarımı yazıyorsun, sözlerimi hatırlatıyorsun” eklemesinde bulundu.

Nasıl seviniyorum? Ellerinden öpüyorum. Gösterdiği yere oturuyorum.

“Benimle söyleşi yapmak istiyorsun değil mi?” Evet diyorum.

“Ben, söyleyeceklerimi yıllar öncesinden söylemiştim. Prof. Dr. Cihan Dura, sözlerimi özetlemiş ve “ATANAME” adı ile kitaplaştırmış. Sorularının cevapları bu kitapta bulabilirsin.”

Dediğini yapıyorum. İşte sorularım, işte Atatürk’ün yanıtları.

 

Laik ne demektir?

“Kısacası Laiklik adam olmak demektir. İlk Meclis’te ‘Bir laikliktir gidiyor, ben bunun manasını anlamıyorum’ diyen hocayı, elimi kürsüye vurarak ‘Adam olmaktır hocam, adam olmaktır’ diyerek yanıtladığım gibi. Bununla şunu demek istedim ki, laik insan ilhamlarını gökten ve gaipten almaz, dinsel dogmalardan almaz, doğrudan doğruya yaşamdan alır. Din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmaz, kasıt ve fiile dayanan bağnaz hareketlerden uzak durur. Dinin, mezhebin siyaset aracı olarak kullanılmasına karşı çıkar. Gericilere fırsat vermez.”

 

Laiklik, sadece din ve devlet işlerinin ayrılması mıdır?

“Laiklik aynı zamanda vicdan özgürlüğüdür, bütün yurttaşların din özgürlüğüdür, ibadet özgürlüğüdür. Her reşit, dinini seçmekte serbesttir. Herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılamaz. Türkiye Cumhuriyeti’nde belirli bir dinin merasimi de serbesttir, ibadet özgürlüğü koruma altındadır. Ancak ibadetler de güvenliğe ve genel töreye aykırı olamaz, siyasi gösteri şeklinde yapılamaz.”

 

Vicdan özgürlüğü ne demektir?

“Bireyin düşünce hayatındaki özgürlüklerinden ilkidir… Mutlaktır, dokunulmazdır, bireyin doğal haklarının en önemlilerindendir. Dinsel hayatı Allah’ın yüce hükmü ve nüfusu altında idare için, insan ruhunun sahip olduğu haktır… Her birey istediğini düşünür, kendine göre siyasi bir düşünceye sahip olur. İstediğine inanır, seçtiği bir dinin gereğini yapar veya yapmaz. Bu hak ve özgürlüğe sahiptir. Bir vicdan sorunudur din. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Kimsenin düşüncesine ve vicdanına egemen olunamaz.”

 

Din, bilimin engelleyicisi mi?

“Bizim dinimiz bilince karşı, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor. Temeli çok sağlam, malzemesi iyi… Fakat bina yüzyıllardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı güçlendirme gereği duyulmamış. Aksine birçok yabancı unsur, yorum ve hurafe binayı daha da yıpratmış. Geçmişin ürünü olan yanlış adetler İslamiyet’in ilk parlak devirlerinde dine nüfuz edemedi bir süre. Sonra durum değişti: İslami gerçekleri benimsemek, İslami esaslara göre hareket etmek geri plana itildi. Geçmişin mirası olan adet ve inançları dine karıştırmaya başladılar.”

 

Biz Türkler, bu yanlışları göremedik mi?

“Şüphe yok ki uluslar arası temaslar milletler üzerinde etkili olur. Türkler de bulundukları alan, yaşadıkları bölgeler itibariyle İran, Arap ve Bizans milletleriyle temas halindeydiler. Oysa bu milletlerin o zamanki uygarlıkları yozlaşmaya başlamıştı. Sonuç şu oldu: Türkler, onların yanlış adetlerinden, kötü yönlerinden etkilenmekten kendilerini koruyamadılar… Dünyada her olgunun bir sonucu, her hatanın bir bedeli vardır. İslam toplumları için de böyle oldu bu. Yanlış adetleri, batıl alışkanlık ve inançları İslamiyet’e karıştırmanın, gerçek İslam’dan uzaklaşmanın bedelini ödediler, ödüyorlar. Gerilediler, sefalete düştüler, devletleri çöktü; tutsağı oldular düşmanlarının… Eğer fikirler anlamsız, mantıksız safsatalarla doluysa, hastadır o fikirler. Sosyal yaşam, akıl ve mantıktan yoksun, faydasız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle doluysa, felç olur o toplum. Böyle bilimsel olmayan, insani olmayan, karmakarışık zihniyetlerdir ki, çöküşümüzün de başlıca sebeplerinden biri olmuştur… Bizi yanlış yola sevk edenler, o habisler, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir saf ve temiz halkımızı. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürüsünüz ki, milleti mahveden, tutsak eden, harap eden kötülükler hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir.”

 

Din tüccarlarından şikâyet ediyorsunuz?

“Cumhuriyet hükümetimizin bir Diyanet İşleri makamı, bu makama bağlı müftü, hatip, imam gibi görevli memurlar vardır… Ancak böyle görevli olmayan insanlar da vardır ki, aynı kıyafeti giyiyor. Sarığı yetkili olmayana sardırmamalıdır… Bunlar arasında çok cahiller, hatta okuması yazması olmayanlar vardır… Böylelerine rastlayınca, bu konum ve yetkiyi kimden, nerden aldıklarını sorunuz… Dini kendi ekonomik ya da siyasal çıkarlarına hizmet amacıyla kullanan din tüccarlarına asla ödün vermemek gerekir. Onlar ki, Kur’an’ı Kerim’i geri plana atarak, İslamiyet’i sahtekâr hadisçilerin kaleme aldıkları sahte hadislere, Ortaçağın Arap kültürüne, Arap gelenek ve göreneklerine dayandırırlar. Birtakım cahil ve yetersiz ilahiyatçıların belki o dönemin koşullarında değerlendirilebilecek yakın tarihimizde mukaddesat, hilafet, gelenek diyerek işi vatan satmaya kadar götürdüklerini unutmamak gerekir, ibretle hatırlamalıdır.”

 

Sahte “din âlimleri “ zuhur etti, ne yapalım?

“Ben şahsen sahte âlimlerin düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim kişisel imanıma, yalnız benim amacıma bir kasıt değildir; aynı zamanda, benim milletimin hayatıyla ilgili olduğundan, o adım milletimin hayatına karşı bir kasıttır; o adım milletimin kalbine yollanmış zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde olan arkadaşlarımın yapacağı tek şey vardır bu durumda: O adımı atanı mutlaka ve mutlaka tepelemek… Bunun da üzerinde bir şey söyleyeyim size: Tutalım ki bunu sağlayacak yasalar olmasın, bunu sağlayacak Meclis olmasın, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilip ben tek başıma kalsam, yine tepelerim, yine öldürürüm. Kısacası, kara bağnazlık seni parçalamaya bile kalksa, başını vereceksin, eğilmeyeceksin.”

 

Sahte din adamıyla, gerçek din adamını nasıl ayırt edelim?

“Şaşmaz ölçüleri vardır bunun: Onları tanı, dinle, oku. Haklarında bilgi sahibi ol. Sonra bak: hangileri bilimler, milli ahlaka bağlı, hangileri vatanımıza, ulusal egemenliğimize ve bağımsızlığımıza sahip çıkıyor, işte onlardır bizim gerçek din görevlilerimiz, saygıdeğer âlimlerimiz. İşte onlara sokul, işbirliği yap, dost ol onlarla, birikimlerinden yararlan. İyiyi böylece ayır, geriye kötüler kalır, sahteler kalır. İşte bu sonuçlara karşı tedbirli ol. Onlara karşı uyar, onların şerrinden koru halkımızı.”

 

İstiklal Savaşı’nda çarpışanlar da bu cinler ve perilermiş!

“Türbelerden, ölülerden yardım istemek uygar bir toplum için lekedir, ayıptır. Çağdaş insan gerçekçidir; akla, bilime inanır. Bu dünyanın olgusunu yine bu dünyanın olgusuyla açıklar. Hiçbir olguyu, gözlem dışı bir etkene, örneğin cinlere, evliyaya, yatıra bağlamaz… Yurt toprağını, karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben, evliyalara kaptırmam. Kimileri benim bu davranışıma, kamunun inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilir; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün, evliyaların, yatırların ‘maneviyat’ı olamayacağını hatırlatmak zorundayım.”

“Bugün bilimin, teknolojinin, bütün kapsamıyla uygarlığın ışığı karşısında filan veya falan şeyhin yol göstericiliği ile maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum. Arkadaşlar ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, tarikatlar, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve talebini yapmak, insan olmak için yeterlidir.”

 

Siz’den sonra tekkeler açıldı, şeyhlere, dervişlere itibar kazandırıldı!

“Türkiye Cumhuriyet’i şeyhler ülkesi olamaz; dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. Türkiye Cumhuriyet’inde tekke olamaz, zaviye ve türbe olamaz. Tarikat olamaz. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik yasaktır; falcılık, büyücülük, türbedarlık yasaktır. Çünkü irtica kaynaklarıdır, cehalet damgalarıdır. Türkiye Cumhuriyeti din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Böyle oyuncular, kendilerine başka yerde sahne arasınlar. Onların varlığını hoşgörü ile karşılayan, onlara kolaylık gösterenler, o cahiller, acizler aydınlanmalıdır. Onlar ışığa yaklaşamazlarsa, kendilerini mahvetmiş demektir, mahkûm etmiş demektir. Onları kurtarmak gerekir. Ancak bu mücadelenin de sonu yoktur desem yeri… Çünkü insanlıkta din hakkındaki uzmanlık ve vukuf; her türlü hurafeden sıyrılarak, gerçek bilim ve tekniğin nurlarıyla tertemiz ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine her yerde rastlanacaktır.”

 

Paşam; din, Allah, Kur’an söylemi siyasetin bayrağı oldu!

“Bir siyasi parti ‘dini fikir ve inançları’ okşuyor, bayrak mı yapıyor kendine, o partiden iyi niyet beklemeyin. O bayrağı tanıyoruz çünkü: O bayrak yüzyıllardan beri cahil ve bağnazları, ‘hurafe severleri kandırarak özel maksatlar peşinde giden kimselerin bayrağıdır. En başta gelen talihsizliklerimizdendir, sakın unutmayın ve unutturmayın: Yüzyıllardan beri Türk milleti, sonu gelmez felaketlere hep o bayrak gösterilerek sevk edilmiştir, içinden çıkmak için büyük fedakârlıklar gerektiren pis bataklıklara da!”...

 

Paşam, sizi dinsiz ilan ediyorlar!

“Ben dine, gerçek dine karşı olmadım. Aksine, ona gerekli değeri verdim; onu vicdanlardaki kutsal yerine yükselttim… Ben İslam alanında da vukuf sahibiyim. Kur’an’ı, İslam tarihini iyi bilirim. Müslümanlığı çok dikkatle inceledim, Hazreti Peygamber’in hayatını okudum. Dört ciltlik tarih hazırlanırken, dört halife dönemini ben kaleme aldım. Benim bu yönüm dinci ve inkârcı yobazlar tarafından hep gizlenmiştir… İslam’ı cehaletin elinden alıp ehlinin eline vermek zamanı gelmiştir, dedim ve dinde yenileşmeyi, yeniden yapılanmayı gerçekleştirdim. Hurafe dinciliğini yıktım. Gerçek dine dönüşün ilk adımlarını attım… İslam toplumunu nakilcilikten akılcılığa yöneltmek istedim. Çağdaşlaşma yolunda ilk adımları atmasını sağladım. Dini; hurafeden, Arap-Acem kültüründen arındırmak, toplumu ve devleti dincilerin yönlendirmesini önlemek istedim. İslam’ın, Allah ile aldatanlarca araç olarak kullanılmasına karşı çıktım. Müslüman’la Tanrı arasındaki aracılığı kaldırmak, ‘Raiyyeleşme’ye, sürüleşmeye, bundan beslenenlerin saltanatına son vermek istedim. Halkımı millete dönüştürdüm. Yaptığım devrimlerle gerçek İslam’ın özlemini gerçekleştirdim… Türk Kur’an’ın arkasından koşuyordu. Fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyordu. İstedim ki, Türk insanı arkasından koştuğu kitapta neler olduğunu bilsin, Kur’an’ı kendi diliyle okusun, anlasın. Kur’an’ı herkesin bildiği dilde okumasını sağlamak için kararlar aldırdım, icraatlar yaptırdım… İlk Türkçe hutbeyi veren ve bu geleneği Anadolu’da yerleştiren, ben oldum. İlk kez Kur’an’ı Türkçeye çevirten ve şiir olarak çevrilmesi için çaba gösteren de benim, ezanın Türkçeleşmesini sağlayan da… Evet, ezanları gürül gürül, üstelik halkın anlayacağı dilde Türkçe okuttum. Allah Türkçe de bilir! Böylece dilimiz Türkçeyi yükseklere, minarelere çıkardım. Ezanları yasaklayacak olan, işgalci Yunanlılardı. Onları bu topraklardan kovarak, ezanların susmasını önledim… Ben Türk-İslam aydınlanmasının önünü açtım. Müslüman Doğu; sadece inanmaktan bilerek inanmaya; bilinçsiz dincilikten bilinçli dindarlığa kanat açısını, benim öncülük ettiğim aydınlanmaya borçludur… İslam imanı adı altında Arapçılığa, akıl dışılığa kulluk yapmaya karşı çıktım. Mücadele ettiğim ve kısmen de yıkabildiğim, işte bu ikinci kulluktur. Bunun yıkılmasından rahatsız olan dincilerle, özgün İslam’ın belirleyici kılınmasından rahatsız olan dinsizler beni elbette ki dine karşı göstereceklerdi. Gösterdiler de… Milleti İslam’dan uzaklaştırıp Hıristiyanlığı din yapmaya çalışanlar da vardı, onlara da karşı çıktım. İslam’ın her hal ve koşulda korunmasını, ama gerekli arındırma ve yenilenme işinin de mutlaka yapılmasını savundum.”

 

Paşam; çağdaş uygarlığa ulaşamadık, aklı-bilimi

egemen kılamadık suçlu kim?

“Suç, batı’daki aydınlanma sürecini görmezden gelip insanlık tarihine sırt çevirenlerindir.

Suç, Müslümanların gözlerini bağlayan dinciliğin, bunu kullanarak siyasi iktidara gelenlerindir.

Suç, Müslümanlığı siyaset ve ticaret tezgâhında utanmadan pazarlayanlarındır.

Suç, seni benim adımla aldatan, ikballerinden başka kaygıları olmayan sahte Atatürkçülerindir.”

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X