Din, Siyaset ve Atatürk
Celal DURGUN...

Din, Siyaset ve Atatürk

Bu içerik 71 kez okundu.

‘sözün özü’ Celal DURGUN / celaldurgun@hotmail.com

Dinlerin doğuşunu inceleyiniz; temelinde, hak, hukuk, adalet, eşitlik gibi ulvi kavramları görürsünüz. Dinsel kitapların tamamı doğruluğu, dürüstlüğü, namuslu kalmayı, adaletli olmayı öğütler.

Bütün peygamberler zulme isyan etmişler, baskıya direnmişler; büyük acılar çekmişler, çekilmez çilelere katlanmışlardır.

Hazreti İsa Roma kralıyla, Hazreti Musa Firavun’la, Hazreti Muhammet Ebu Cehil’le savaştı.

Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın ve Hz. Muhammet’in zamanın devrimcileri olduklarına inanıyorum.

Devrin hükümdarına baş kaldırmışlar; ezilen, sömürülen, hor görülenlerin sesi olmuşlardır.

Kimi yenilmiş, bedelini canıyla ödemiş, kimi de başarmış eski düzeni yıkmış yeniyi kurmuştur. Yani Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammet ilerici, onlara karşı olanlar da gericiydi.

Her devrim, karşı devrimini içinde taşır. Yenilen, kaybeden çekip gitmez, zamanı kollar; “Suret-i Hak”tan gibi görünür, rejim karşıtlarını yanına alır ve adım adım kendi düzenini kurar.

Hz. Muhammet yeni bir düzen kurmuştu, ancak O’nun ölümünden sonra kaybedenler, Hz. Muhammet’in takipçisi gibi göründüler, fakat O’nun kazandırdıklarını yıkarak kendi egemenliklerini kurdular. Yeni yorumlar da bulundular, ilave hadisler uydurdular. Hz. Muhammet’in mirasına sahip çıkan, yolunda ilerleyen devrimcileri astılar, kestiler, yaktılar ve İslam’ı, kuruluş ayarından saptırdılar, esas yolundan ayırdılar.

Sıffın Savaşı da aynen böyle olmuştur. Şam Valisi Muaviye, Hz. Ali ile tutuştuğu savaşta yenileceğini anlayınca, Kur’an ayetlerinin yazıldığı bezleri, taraftarlarının kılıcına takmış ve meydana sürmüştür. Hz. Ali taraftarları, Kur’an’a kılıç çekmeyeceklerini söyleyerek savaşmazlar. Hakem tayin edilir. Muaviye, ikinci tuzağa başvurur, Hz. Ali’nin hakemini kandırır ve Sıffın Savaşını kazanan taraf olur! Hz. Ali’ye şöyle bir haber gönderir: “Kol gücü, kafa gücüne yenilmiştir.” Muaviye, Hz. Ali’yi, kurnazlıkla, hileyle yendiğini ima etmektedir.

Muaviye’nin kurduğu Emeviler Devleti Hazreti Muhammet’in düzenini değiştirmiştir.

Yeniliğin, dürüstlüğün, doğruluğun egemen olması için kurulan düzen, böylelikle çıkarcının eline geçmiş ve ona hizmet etmiştir. Güzelim düzen, fırsatçının, fesatçının çıkarı için kullanılmıştır.

Muaviye, kendisinden sonra oğlu Yezit’i halife ilan etmiş ve Halifelik o günden sonra babadan oğula devreden bir makam olagelmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, bu savaşı ve sonucunu şöyle değerlendiriyor:

“Ne zaman ki Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler, Sıffın olayında Muaviye’nin askerleri, mızraklarını Kur’an-ı Kerim’e saplayıp havaya kaldırdılar ve hazreti Ali’nin ordusunda böylelikle bir duraksama ve gevşeme yarattılar. İşte o zaman dine fesat karıştı. Müslümanlar arasına nefret duyguları girdi, o zaman, hak olan Kur’an, haksızlığı kabule araç yapıldı.”

Ve Mustafa Kemal Atatürk ekliyor: “Dört Halife’den sonra din, daima siyasetin, çıkarın, zorbalığın aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi. Ancak şurasını açıkça düşüncenize arz ederim ki böyle adi ve alçak hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini alet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız bilginler, tarihte daima rezil olmuşlar, hüsrana uğramışlar ve daima cezalarını görmüşlerdir. Böyle yapan halife ve din bilginlerinin arzularına ulaşamadıklarını tarih bize sonsuz örneklerle izah ve ispat etmektedir. Artık bu milletin ne öyle hükümdarlara ne öyle bilginler görmeye tahammülü ve imkânı yoktur. Artık kimse, öyle hoca kıyafetiyle sahte bilginlerin yalanına önem verecek değildir. En cahil olanlar bile o gibi adamların niteliğini pekalâ anlamaktadır.”

Mustafa Kemal Atatürk, bu nedenle, din ile devlet işlerinin ayrılmasını, laikliğin yerleşmesini istemiştir.

Ezanı Türkçe okutmuş, Kur’an’ı Türkçe’ye çevirterek; öz dilimizle okumamızı, anlamamızı sağlamış, sahtekâr hocaları, düzenbaz imamları, yalancı sofuları, çıkarcı hacıları aradan çıkarmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, Kur’an’ı neden Türkçeleştirdiğini şöyle anlatıyor:

“Türk, Kur’an’ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde ne var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu Kitap’ta neler olduğunu Türk anlasın.”

İmamlara şu öneride bulunuyor:

“Bu mübarek (Ramazan) ayı vesilesiyle camilerde yaptığınız mukabelenin (Arapça Kur’an’dan bir bölüm okumanın) son sahifelerini Türkçe olarak cemaate izah ediniz. Halkın, dinlediği Kur’an bölümlerinin manasını anlamasında çok fayda vardır. Herkes, okunan Kur’an ayetlerinin manasını anlarsa dinine daha çok bağlanır.”

***       ***       ***       ***

Benim yaşımdakiler hatırlar. Biz çocukluğumuzda yolda Arapça, Farsça yazılı bir kâğıt gördüğümüzde saygıyla yerden alır, üç kez öptükten sonra ya bir ağacın dalına ya da bir duvarın oyuğuna bırakırdık. O kâğıtta yazılı olanı okuyamıyor, anlamıyorduk; yazının Allah’ın kelamı olduğunu sanıyorduk. Arapça okuyana, konuşana ayrı bir saygı gösteriyorduk. Her dediğine “âmin” diyorduk!

Atatürk ezanı Türkçeleştirdi, Menderes yeniden Arapçalaştırdı.

Ezan’ı kendi dilimizle okusak, dinlesek; dualarımızı öz dilimizle yapsak Allah bizi anlamaz mı? Her şeyi bilen, gören, duyan, hisseden Allah, Türkçe mi bilmiyor mu? İngiliz’i, Fransız’ı, İtalyan’ı İncil’i ana diliyle okuyor, öğreniyor, günah mı işliyor?

Onlar aya, yıldızlara ulaşmaya çalışırken, biz kadının saçı, başı, giyim, kuşamı ile uğraşıyoruz!

Atatürk, İslam’la değil, Müslüman’ı tembelleştiren, uyuşturan sahte din adamlarıyla hesaplaştı.

“İslam toplumunun düştüğü zulüm ve yoksulluğun elbette birçok nedenleri vardır. İslam âlemi, dini hakikatler çerçevesinde Allah’ın emrini yapmış olsaydı, böyle bir sonla karşılaşmazdı. Allah’ın emri çok çalışmaktır. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan çok çalışmak zorundayız. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre ilim ve fen her türlü medeni buluşlardan en üst seviyede yararlanmak zorunludur. Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri, insanlar yararlansın, varlık ve bolluk içinde olsun diye yaratmıştır ve en üst seviyede faydalanabilmek için de, bugün evrenden esirgediği aklı, insanlara vermiştir…”

***       ***       ***       ***

Bu din bezirgânları, din maskesi ile dolanan siyasiler var ya; bunlar, Atatürk’ün kurduğu laik, çağdaş, aydınlık Türkiye’yi hazmedemediler. Emperyalizmin sadık kölesi oldular!

Emevi ve Abbasi döneminde olduğu gibi; soygun düzenini sürdürmek, çalışmadan, yorulmadan, üretmeden rahat yaşam sürmek için, halkı; dinle, imanla, Allah, Kur’an söylemi ile kandırdılar. Atatürk’e, ailesine iğrenç iftiralarda bulundular; halkçı devleti, kuruluş ayarlarından çıkardılar.

Atatürk, olmazları oldurdu, biz olanları koruyamadık!

Muska yazan, her derde deva “reçete” düzenleyen, çocuğu olmayana çocuk, aklını yitirene akıl ihsan eden sözde “hacı”, sözde “hoca” takımı türedi! Böyle şarlatanlardan medet uman beylerimiz, bayanlarımız çoğaldı! “Hem laik hem dindar olunmaz” diyen siyasilerimiz oldu!

Atatürk heykellerini “puttur, onu kırarsan cennete gidersin” öğüdünde bulunan” imam”larımız, “29 Ekim Bayram değil, zulüm günüdür” diyen belediye başkanımız, Türk olmaktan utanıp Arap olmayı onur kabul eden milliyetsizlerimiz, “Cihat” çağırısı yapan akılsızlarımız, yalan söyleyen, iftiranın iğrencine başvuran soysuzlarımız oldu!

Devlet okullarında “şeriat” naraları atan, başı açık kız çocuklarını görünce “çıldıran” müdürlerimiz, “işi zikir, katığı şükür, düşmanı fikir” olan profesörlerimiz çoğaldı! Halk’a; “günah”, “cehennem”, “sırat köprüsü”, “kabir azabı” söylemi; yana, yandaşa, hısım, akrabaya al götür, doldur bitir!

Atatürk; bu tür namussuzlara, arsızlara, hokkabazlara izin vermedi:

“Bir takım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasında sürüklenen ve alınyazılarını ve canlarını, falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir topluluğa, uygar bir ulus gözüyle bakılabilir mi? Ulusumuzun gerçek niteliğini, yanlış bir yolda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi adamların ve kurumların, yeni Türkiye devletinde, Türkiye Cumhuriyeti’nde daha da çalışmalarına göz yumulmalı mıydı? Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına, en büyük ve düzeltilmez bir yanılgı olmaz mıydı?”

***       ***       ***       ***

Din; bilime, tekniğe, fenne kapıyı kapatmamalı; aklın, fikrin, düşüncenin kabul etmediği hurafelerden arındırılmalı; Kadınlara yönelik çağ dışı düşüncelerden temizlenmelidir.

Atatürk, yıllar öncesinden bunu görmüş ve bizi uyarmıştı: “Din vardır ve lazımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi. Fakat bina, uzun yüzyıllardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harçlar yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur binayı fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üzerinde yeni bir bina kurmak lüzumu hâsıl olacaktır.”

Atatürk’ün yıllar öncesinden gördüğü gerçeği Müslüman âlemi halâ görmüyor!

***       ***       ***       ***

Sahte imza, sahte belge, sahte ilaç … oluyor da, sahte din adamı olmuyor mu?

Sözü başka, özü başka, içi başka dışı başka o kadar çok “imam”, “hoca”, “hacı” takımı var ki…

Adanalı sanatkârlar hafta sonu tatili kararı alır; “fesat” din “âlimleri”, “günahtır” damgasını basar! Atatürk, Adanalı esnafı destekler, “sarıklıları” eleştirir:

“Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz … Görürsünüz ki, milleti mahveden, esir eden, harap eden kötülükler hep din elbisesi altındaki küfür ve lânetlikten gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Hâlbuki Elhamdülillâh hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız, artık bizim dinin gereğini öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin temellerini anlatmaya yeterlidirler. Buna rağmen hafta tatili dine aykırıdır gibi, hayırlı ve akla, dine uygun konular hakkında, sizi aldatmaya ve alçaltmaya çalışan kötü huylulara değer vermeyin. Milletimizin içinde gerçek ve ciddi bilginler vardır. Milletimiz bu gibi bilginleriyle iftihar eder. Onlar milletin ve ümmetin güvenine sahiptirler. Bu gibi bilginlere gidin. “Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?” deyiniz. Fakat genellikle buna da gerek yoktur. Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca değerlendirebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın yararına uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin yararına, İslâm’ın yararına uygunsa kimseye sormayın. O şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uygun bulduğu bir din olmasaydı eksiksiz olmazdı, son din olmazdı… Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamana uygun olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, akılladır.”

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X