Hürrem Arman, Piramidin Tabanı ve Hümanist Eğitim Kurumu Köy Enstitüleri
Prof. Dr. Kemal KOCABAŞ...

Hürrem Arman, Piramidin Tabanı ve Hümanist Eğitim Kurumu Köy Enstitüleri

Bu içerik 1583 kez okundu.

Prof. Dr. Kemal KOCABAŞ

Bayram tatilinde Hürrem Arman’ın  iki ciltlik “Piramidin Tabanı, Köy Enstitüleri ve Tonguç” kitabını büyük bir heyecanla okudum. Çok zor koşullarda büyük emeklerle üretilen Cumhuriyet Eğitim Devrimini ve kahramanlarını onurla tekrar selamladım. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği (YKKED) 1969 yılında yayımlanan bu kitabı önümüzdeki ay YKKED yayını olarak tekrar yayınlayarak okurlara sunacak. Hürrem Arman’ın kitabı; bir anlamda Cumhuriyet tanıklığı, Cumhuriyetin birinci kuşak aydınlarının ilerici-hümanist dünyalarını anlamak adına önemli bir kaynak kitap. Kitabın giriş sayfasında Hürrem Arman, “Bu kitap, sosyalist Türkiye’nin kurulmasına katkıda bulunacak tüm emekçi çocuklarına ve onlarla beraber olacaklarına inandığım sevgili torunlarım Doğa ve Bora’ya armağan edilmiştir” ifadeleriyle başlıyor. Kitapta sayfalar ilerledikçe Mustafa Kemal, Hasan-Ali Yücel, Muzaffer Şerif, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet ve döneme imzasını atmış pekçok aydın, yazar karşımıza çıkıyor. Kitabın önsözünde Hürrem Arman, “Bu kitabın ikinci bölümünde yaşamımın en mutlu dönemi olan Köy Enstitülerinin kuruluş ve uygulamalarına ait gözlem ve izlenimlerim verilmektedir. Özellikle Tonguç’u tanımak, düzene rağmen her yönüyle onun öncülüğünde yürütülen Köy Enstitüleri örgütü içinde, emekçi yığınlar ve onların çocuklarıyla bulunmak; onlarla beraber doğaya ve direnç gösteren sömürücülere karşı savaşa girmek, bu insanca mutluluğun nedenleridir” ifadeleriyle duygularını aktarır.

Hürrem Arman kimdir?

Hürrem Arman; 1909 Kırklareli doğumlu olup 21 Ağustos 1989 tarihinde aramızdan ayrılan Beşikdüzü Köy Enstitüsünün kurucu müdürü, Hasanoğlan Köy Enstitüsü müdürlüğü yapan enstitü imecesine emek ve ter akıtan bir eğitimcidir. Hürrem Arman, 1928 yılında Edirne Öğretmen Okulunu ve 1934 yılında Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü Pedagoji Bölümünü tamamladı. İstanbul ilköğretim müfettişiyken 1938 yılında Denizli Milli Eğitim müdürlüğüne atandı ve sonraki yaşamında 1946 yılına kadar Köy Enstitüleri imecesi içinde yer aldı. 1946 sonlarına doğru İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte enstitülerden uzaklaşmak zorunda bırakılır. Farklı okullarda yöneticilik ve öğretmenlik yapan Arman, 1953 yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Lisesi’ne atandı. 1961’de Köy Enstitülüler ile birlikte “İmece” dergisi yayın çalışmaları içinde yer aldı. Hürrem Arman, çocukluk ve ilkokul yıllarından beri Türkiye gözlemlerini, anılarını 1969 yılında “Piramidin Tabanı: Köy Enstitüleri ve Tonguç” adıyla kitaplaştırır.

Kitabın birinci cildinde Beşikdüzü Köy Enstitüsünde yaşanan bir olay ve Hürrem Arman’ın müdür olarak tavrı, davranışı enstitülerdeki “hümanist eğitimi” yansıtması anlamında çok çarpıcıydı. 2015 yılında OECD ülkeleri arasında okuldan kaçma oranı en yüksek  olan Türkiye’nin kendi eğitim tarihindeki bu kazanımları tekrar tekrar bakmasının gerekliliğini düşündüm bu satırları yazarken. 1940 Temmuz ayında Beşikdüzü Köy Enstitüsünde yaşanan olayı Hürrem Arman kitapta şöyle anlatır:

“İlk ay içinde, bütün bu yorucu olduğu kadar mutluluk veren işler, başarılar yanında bir olay tadımızı kaçırdı: Rizeli öğrencilerden bir grup bir durgunluk içinde idi. Oysa Rizeliler Karadeniz’in en hareketli insanlarıydı. Hüseyin Yenigün, çok sempatik, arkadaşlarına kıyasla yaşça ve bedence daha gelişmiş bir delikanlı idi. Rıza Gülnar ve Nurettin Genç de çok sevimli çocuklardı. Bu karamsarlıkları, durgunlukları, isteksizlikleri, işlere yarım elle sarılmaları, derslerde, okuma saatlerinde pasif davranışları nedendi? Kısa bir süre sonra durum anlaşıldı.

Bir gün beni bularak bir görüşme istediler. Hüsnü Yenigün, arkadaşlarının sözcülüğünü yapıyordu. Onlar buraya, burasının böyle olduğunu bilmeden Trabzon’daki öğretmen okulu olduğunu sanarak gelmişler. Yemekler, dersler, toplu okumalar çok iyiydi. Beni çok sevmişlerdi. Ama köylerine dönmeye karar vermişlerdi. Benim de gönlümle buna razı olmamı istiyorlardı. Bana her zaman mektup yazacaklar, beni hiç unutmayacaklardı. Bu kararlarını başka arkadaşlarına söylememişlerdi. Bana haber vermeden de kaçabilirlerdi, ama, bunun diğer çocuklar arasında bir panik yaratacağını düşünmüşler, bu yola gitmemişlerdi.  Ben, böyle bir paniği önlemek için bir ayrılış formülü bulmalıydım, benden bunu istiyorlardı.

Bu davranışın gerçek özelliği, içten, akıllıca ve iyi niyetli oluşunda idi. Bu davranışta, çağımızda çok az çocuğun varabileceği bir olgunluk görülüyordu. Durumun üzücülüğü yanında bu olumlu yönünü çok sevindirici ve değerlendirmeye gerek görüyordum. Ayrılma kararlarında böyle akıllıca bir yolu seçenler, enstitünün en başarılı öğrencileri ve köylerinin değerli birer öğretmeni olabilirlerdi. En açık, önleyici yolu seçmeye karar verdim. Önce kendilerine bu değerlendirmemi açıkladım. Rize’den kendi yerlerine alınacak yüzlerce öğrencinin sıra beklediğini, kendilerinin de bunu bildiğini söyledim. Enstitü bir şey kaybetmezdi. Panik de olmazdı. Kendileri kaybolurlar ve köyleri kendilerinden yoksun kalırdı. Ben de, hepimiz kendilerini ne kadar seviyorduk. Kişi olarak üzüntüm bunlardı. Bir gün daha düşünmelerini kararlarını öyle vermelerini söyledim.

Düşündüler ve kararlarının kesin olduğunu bildirdiler. Ana-babalarının durumdan haberli olup olmadıklarını sordum. Haberleri yoktu. Bunun sağlanması gerektiğini, evlerinden bize, velilerin de bu karara katıldıklarını yazı ile bildirilmesini istedim. Evlerinin bu karara katılmayacağını, işi olup bittiye getirmek istediklerini açıklıkla söylediler. Bu durumda iş değişiyordu; her davranışlarından sorumlu velileri bizlerdik. Kendilerini velilerine teslim zorunluluğunda idik. -Onları buraya çağıralım, ben de sizden tarafa çıkayım. Alınan taahhüt senedi konusunu da zararsız çözümlerim, dedim. Buna da razı olmadılar. O halde tek çıkar yol kalıyordu: Jandarma eliyle kendilerini köylerine kadar gönderip teslim etmek. Buna boyun eğdiler.

-Devletin verdiği elbiseleri size hediye ediyorum. Kumanyalarınızı ve yol paralarınızı da vereceğim. Yarın sabah yoklamasında sizin için bir ayrılış töreni yapacağız, uğurlayacağız. Hazırlanın, dedim. Ertesi gün, sabah yoklamasında bir jandarma eri de vardı. Toplantıda bütün öğrencilere, eğitmenlere durumu bütün açıklığı ile ve onları överek anlattım. Bu isteklerini önleyemediğimi, yerlerine hemen yeni öğrenciler çağrılacağını; ama alıştığımız bu akıllı ve sevimli çocuklardan ayrılmanın hepimiz için güç olacağını, asıl bunun için üzüldüğümü anlattım. Eğitmen adayları ve öğrenciler durumu gerçekten yeni öğreniyorlardı. Ayrılma kararında olanların yakın bir arkadaşları ağlayarak sıradan ayrıldı. Bu yaptıklarının yanlış olduğunu, bir gün daha kalarak beraberce konuşmalarını, ondan sonra kesin karar vermelerini söyledi. Üç çocuk, bütün arkadaşları ile kucaklaşıp öpüştüler, eğitmen adaylarının, öğretmenlerinin ellerini öptüler. Son olarak biz de sarıldık, öpüştük. Herkesin gözü yaşlıydı. Çocukların çoğu ayrılanlarla beraber hıçkırıyorlardı. Beş-altı çocuk Vakfıkebir’e kadar onları uğurlamak için izin aldı. Hemen odama kaçtım, hücrelerimden birkaçının eksildiği duygusu içindeydim…. Birkaç saat sonra bir çocuk heyecan ve sevinçle odama daldı: Müdirim, Hüsnü’ler döndüler, vazgeçtiler, gitmeyecekler, dedi… Bir iki saat içinde üzüntüden gerçek bir sevince dönüşün bayramını yaşadık.”

“Beşikdüzü Işığını” yakanları selamlıyorum… Bayram tadında barışın, güzelliğin yaşandığı bir Türkiye özlemiyle…

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X