Gıdığa doldurulan fındıklar
Zeki SARIHAN...

Gıdığa doldurulan fındıklar

Bu içerik 347 kez okundu.

Zeki SARIHAN

Babam 1953 yılında 49 yaşında ölünce beş yetim çocuk bıraktı. Üstelik annem bel kaymasından rahatsız olduğu için alçıda yatıyordu. Büyük ablam 19, ağabeyim 14, Fatma 11, ben 9 yaşındaydık. En küçüğümüz Ayhan ise 3 yaşının içindeydi.

Çoğu mısır tarlası olan 45-50 dönüm kadar toprağımız vardı. Köydeki sınıflamaya göre orta köylü sayılırdık ama bu toprağı işleyecek işgücüne sahip değildik.

Gerçi 35 yaşında dul kalan annem çok idareli bir kadındı. Evlatlarını kimseye muhtaç etmeden yaşatmak ve büyütmek için saçını süpürge yapardı ama ne çare ki yataktan kalkamıyordu! Daha o yıl ilkokulu bitiren ağabeyim, erkenden ev işlerini üstlenebilmek için kendisiyle birlikte mezun olan iki arkadaşının yaptığı gibi Köy Enstitüsünün sınavına gitmedi.

Böyle durumlarda köy yerinde dayanışma duyguları harekete geçer. Sabri Çavuş’un tarlaları sürülecek mi kalmalıydı? Öküz koşup herkesin tarlası gibi sürdüler. Mısırlar kazılacak mı kalmalıydı? İmece yapıp kazdılar. Ürün tarlada mı kalmalıydı? Kağnı ile, atla, eşekle taşıdılar ve mısırımızı ambara koydular.

Birkaç yıl, bizim ağaçlarımızdaki meyvelere “Yetim malıdır, haramdır!” diye kimse el sürmedi.

Bu durumlar için yapılmış hiçbir kanun yoktur! O tarihlerde herhangi bir sosyal dayanışma yasası da yoktu. Zaten oldum olası toplumu bir arada tutan ve düzeni sağlayan da kanunlardan çok toplumun yerleşmiş ahlakı ve dayanışma duygusudur. “Helal” ve “haram” gibi dinî görünen kavramların tarihsel ve toplumsal nedenleri vardır.

Benim işim, mal gütmekti. İnek, dana, eşek gibi hayvanlarımızı köyün diğer çocuklarıyla birlikte mezarlıkta, dere kenarlarında ve hayvanların ot ve yaprak bulabileceği her yerde otlatırdık. İneğimiz sütten kesileceği zaman anneciğim onu sabah akşam küçük bir tasa sağar, bunları iki üç günde bir mayalardı.

Bu yoksulluk ve yoksunluk yalnız bize özgü değildi. Köylülerin büyük çoğunluğu aynı koşulları paylaşırdık.

Başka bir işim de fındık toplama mevsiminde köyümüz halkından oluşan “amele”nin arkasından, dalda ve yerde kalmış fındıkları başaklamaktı. Gayretli bir başakçı günde iki üç kilo fındık başaklayabilirdi. Çocuklar, bunları evin harmanına katmaz, ayrı kurutur ve ister kendimize harçlık yapalım, ister evin harmanına katılsın aile ekonomisine küçük bir katkı yapmaktan gurur duyardık.

En büyük lüksümüz başaklanmış fındık parasıyla köy bakkalından bisküvi, renkli halkalı şeker ve kuru incir almaktı.

Bir gün “Eyben” denilen fındıklıkta Atıf Amcanın amelesinin peşinde başak yaparken Atıf Amca beni gördü ve: “Buraya gel!” diye seslendi. Çekinerek gittim, çünkü başaklarıma el koyacağını sandım!

O ise çuvallanmak üzere yere yığılmış fındıklardan gıdığımı ağzına kadar doldurdu! (Gıdık, sepetin küçüğüne denir.)

Sevinçle birlikte hakkım olmayan bir şeyi kabul etmiş olmaktan ötürü bir tedirginlik duyduğumu hatırlıyorum.

Aynı günlerde, Hamise halamların “Sivri” denilen fındık bahçesinde gene elimde gıdıkla başak yaparken halam yanıma geldi. Gıdığımı aldı ve fındıkla doldurdu! O anda bir halanın yeğenine karşı sıcak duygularını hissettim. Beş halam vardı ve diğerleri evlenip gitmişlerdi. Biz yeğenlerini kucakladıklarında “Kardeşimin kokusunu alıyorum!” derlerdi…

Aradan aşağı yukarı 64 yıl geçmiş! Çocukluğuma ait unutamadığım olaylar arasında bu ikisinin de olması anlamlıdır. Akraba ve komşular arasında özellikle böyle zamanlarda dayanışma şarttır. Bir gıdık fındığın hatırı ölünceye kadar da sürecektir.

Bu halamın erkek evladı yoktu. Delikanlı olduğum zaman ben de ona kaç eşek yükü odun getirdim bilseniz … (27 Ekim 2016)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X