Bu kültürü daha çok anlatmamız gerekiyor …
Dursun GİRGİN...

Bu kültürü daha çok anlatmamız gerekiyor …

Bu içerik 195 kez okundu.

Dursun GİRGİN

Dostlarım merhaba …

Yıl 1968 idi. Çanakkale’de 116’ncı Jandarma Alay Komutanlığı’nda bando askeriydim. Hafta arasında çarşıya izne çıktım. İzne çıkmamın amacı da Çanakkale’de müzik aletleri satan büyük bir mağaza vardı, amacım oradan bulabilirsem zurna kamışı almaktı. Bu mazuratıma binaen izin vermişti bölük komutanım bana.

Neyse, birkaç kamış aldım. Bu arada da bir amcamın dükkanına uğrayayım istemiştim. Amcamın dükkanı da tam merkezi yerde olduğu için Müzisyenler Kahvesi’ne yakındı. Amcamın sanatı demircilikti. Daha önceki yazılarımın bazılarında, 1800’lü yıllarda buralara göçebe olarak gelen Atalarımın içinde demircilerin de varlığından bahsetmiştim ...

Neyse, anlatmak istediğim konu: İlk olarak Balkanlı zurnacılarla tanışmam 1968 yılında Çanakkale’de Müzisyenler Kahvesi’nde olmuştu. Tanıştığım zurnacı da bugün Kırklareli Belediyesi’nce heykeli dikilen rahmetli Zurnacı Kara Hüseyin idi.

Değerli dostlarım; öyle güzel bir zurna sesi geliyordu ki, beni hiçbir yasak tutamazdı. O güzel insanları görmemi hiçbir şey engelleyemezdi. Malum, Roman mahallelerine askerin girmesi yasaktı. Her şeye rağmen ben bu güzel insanları görmek için Müzisyenler Kahvesi’ne dalıp girdim. Zaten birçok Çanakkaleli müzisyen dostlarım da beni çok iyi tanıdıkları için, “Aha bir zurnacı daha geldi” diyerek kahveden içeri girer girmez beni alkışladılar. Neyse, zaten özel izin belgesiyle çarşıya çıktığım için inzibatlara meramımızı anlattık. Sonuçta onlar da bana birkaç saatliğine müzisyenlerle görüşmem için izin verdiler. Hele bir Edirneli inzibat vardı ki; “Ayda be ustadım gir, istediğin kadar görüş arkadaşlarınla” deyince fevkalade rahat bir şekilde bu güzel dostlarla güzel bir sohbet ettik ve de zurna çaldık. Bir ara rahmetli Kara Hüseyin’e döndüm ve “Hocam, eğer mümkünse bana birkaç zurna kamışı verin” dediğim anda çantasından yüzlerce zurna kamışını çıkarıp önüme serdi ve “Al be evlat, sen askersin, eğer zurnan yoksa sana zurna da bırakayım” dedi.

Cennet mekanı olsun, o güzel insanlarla ilk tanışıklığım böyle güzel başladı ve sonunda aynı şekilde devam edip gitti.

Değerli dostlarım; bugün itibariyle Kırklareli, Edirne ve Lüleburgaz’dan tanıdığım yüzlerce davulcu ve zurnacı dostlarım vardır. Onlarla birçok halk oyunları ekiplerini oynatırken tanıştım, birçoğuyla da Kırkpınar şenliklerinde tanıştım. Bugün halâ hayatta olan değerli zurnacı ve de davulcu dostlarıma gönül dolusu selamlar olsun diyorum. Keza hayattan göçüp giden dostlarıma da yüce Rabbim rahmet eylesin.

Bu kültür öyle bir şey ki asla gurura, kine, kibire yer vermez. Tıpkı Aşık Veyseller gibi, tıpkı Neşet Ertaşlar gibi. Sen alçakgönüllü oldukça o seni hiç farkına bile varmadan yükseltir de yükseltir. Yani bu kültürde alçak gönüllülük esas amaçtır. İşte bugün Dibekdere’ye de bu aşıyı yapmaya çalışıyoruz. Oysa bu aşı Balkanlar’da yıllar önce meyvesini vermeye başlamış. Mesela ben 1980’li yıllarda ilk Lüleburgaz’a gittiğimde rahmetli Sırtlan Ahmet, kahveden içeri girince onca zurnacı ve davulcu “hocam buyur” diyerek altlarındaki sandalyelerini ikram ederlerken, Dibekdere’de ve dahi Aydın Germencik gibi zurnacılarımızın davulcularımızın genel merkezi konumunda olan bu yerlerde maalesef tam tersi hareketler oluyordu, yani bencillik.

Hamdolsun ki, birazcık da olsa bu insanlara bu kültürün olmazsa olmazı olan usta çırak ilişkisinin önemini anlattık. Fakat halâ bu insanları tam manasıyla yetiştiremedik.

İşte bugün bu eksikliklerimizi de göz önüne alarak diyorum ki; ey devlet baba, gelin bu güzel insanlara bir şeyler verelim. Bu konulara devam edeceğim ...

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X