Gülçin ERŞEN
Gülçin ERŞEN...

Gülçin ERŞEN

Bu içerik 1357 kez okundu.

 

Kıyıkışlacık’ı özlemişim

İlk kez 20 yıl önce yaşgünümde, ailece ve aile dostlarımızın arabasıyla akşamüzeri yola koyulup gitmiştik Kıyıkışlacık’a (Nam-ı diğer Iasos’a) ... Hemen girişte solda deniz kıyısındaki Ceyar’ın Yeri’nde akşam yemeğimizi yemiştik. O zamanlar salaş, denize doğru uzanmış tahta iskele üzerine kondurulmuş küçük ve sevimli bir balıkçı lokantası gibi kalmıştı anılarımda. Deniz ürünlerini sevmememe karşın, yemeklerin lezzeti, gecenin ilerleyen saatlerinde lokanta sahibinin sazı ve sesi eşliğinde “Çökertme” oynamamız yer etmişti ayrıca belleğimde... Yaklaşık beş buçuk yıldır Güllük’te yaşamama ve tam karşı kıyıda bulunmasına rağmen, dört yıl önce yaz başında Cumhuriyet Kadınları Derneği’nin (CKD) etkinliği nedeniyle, bu şirin balıkçı köyüne karadan gidip deniz yoluyla dönmüştük. Epeydir yine gitmek istiyordum. Kısmet düneymiş...

Güllük’ten ve İzmir’den dostlarla kara yolundan gittik yine. Yemyeşil otlar, gelincikler, papatyalar, minik kır çiçekleriyle, çam ve zeytin ağaçlarıyla bezenmiş manzara, yolun bozukluğunu katlanır kıldı. Ancak, Türkiye’nin ve Milas’ın genelinde, görmeye alıştığımız kötü örneklere yine ara sıra rastladık: Üzerinden geçtiğimiz köprünün altından akan Sarıçay’ın suyunun pis görüntüsü, yol kenarlarına atılmış pet şişeler, teneke içki kutuları, yiyecek ve sigara paketleri...

Köye varıp arabayı park eder etmez, daha önce gezmeye olanak bulmadığım ören yerine yöneldik. Güllük Turizmini Geliştirme ve Çevre Koruma Derneği Başkanı Selçuk Orkun’un anlattığına göre; 1960’larda başlatılan kazı çalışmaları, halâ İtalyanlarca sürdürülüyormuş. Yaz aylarında gelen kazı ekibi, öğrenciler ve akademisyenler birkaç ay çalışıp ülkelerine dönüyorlarmış. Kazı Evi olarak da köydeki eski geleneksel bir ev onlara verilmiş. (Zaten gezdiğim yerlerdeki kazı evlerini gördükçe, arkeolog olmadığıma hayıflanıyorum.)

Hayvanlar

daha zararsız

Ören yeri girişindeki nöbetçi kulübesinde, haftaiçi, öğleden sonraki saatler olmasına karşın, bekçi ya da görevli yoktu. Köylülerin genelde küçükbaş hayvanlarını otlaması için bu alana bıraktıklarını tahmin etmek zor değil. Fotoğraf çekerken bize adeta poz veren sevimli hayvanların bu tarihi yere verdikleri tek zarar belki de yalnızca dışkıları. Ancak, sanki yanlarında getirdikleri yiyecekleri ve bira, meşrubat türü içecekleri tüketmek için özellikle burayı seçmiş görünen kişilerin daha büyük zarar verdikleri belli. Bıraktıkları çöpler bir yana, burada silahla atış talimi de yapmışlar anlaşılan. Ören yeri hakkında yazılı ve görsel bilgi içeren metal tabelaların üzerindeki yazı ve şekiller okunamaz duruma gelmiş; kimisi eğilip bükülmüş, kiminin üzerinde mermi delikleri açılmış. Yazık...

Köyün neredeyse simgeleşen lokantasının, yenilenmiş halini dört yıl öncesinden biliyordum; çünkü, öğlen yemeğini burada yemiştik. (Ben de yıllardır yüzyüze görüşemediğim, şimdi Ankara milletvekili olan CKD’nin o zamanki başkanı Av. Şenal Sarıhan ile karşı karşıya oturup söyleşme olanağı bulmuştum.) Bu kez, köyün ıssız görünümüne karşın, epey kalabalık olan kahvehane dışında, kahve içmek için uygun bir yer bakınırken, lokantanın arka tarafındaki “Kahve Koyu” hoş dekoru, sevimli görünümü ile dikkatimi çekti. İyi ki oraya oturmuşuz. Kahvelerin sunumu kadar, İstanbul’dan buralara gelip bu güzel işletmeyi açan genç çiftle sohbet de hoşumuza gitti. Önümüzdeki günlerde, yine orada tanışıp biraz sohbet ettiğimiz Hasan Sayınhan’ın fotoğraf sergisi düzenlenecekmiş. (Ben fotoğraflardan bazılarını gördüm, sergiye uğramanızı da öneririm.)

Yağmur çiselemeye başlayınca, saatlerimize bakıp dönmeye karar verdik. İşte bahardan böyle güzel bir gün çaldık. Her ne kadar kıymeti bilinmese, unutulsa da doğanın armağanı olan güzellikleri, dostlarla ve sevdiklerinizle değerlenerek, kendinizi ve birbirinizi ödüllendirin ara sıra, iyi geliyor.

(12 Nisan 2016 / Güllük)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X