“Atatürk Başkanlığa Karşı”
Celal DURGUN...

“Atatürk Başkanlığa Karşı”

Bu içerik 478 kez okundu.

‘sözün özü’ - Celal DURGUN / celaldurgun@hotmail.com

Diyorlar ki, Atatürk zamanında da “başkanlık” vardı.

Diyorlar ki, Atatürk, hem cumhurbaşkanı, hem başbakan, hem de parti genel başkanıydı.

Yandaş basın bu sözleri manşete taşıyor.

Yanaşma yazar bu söylemi köşesinde tekrarlıyor.

Siyasetçi yalan söylüyor. Gazeteci yalanı haberleştiriyor. Yazarı yalan yazıyor.

Gelin bilim adamının yazdıklarını okuyalım.

Maltepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Orhan Çekiç araştırmış ve yazmış. Özetleyerek aktarıyorum.

Sene 1930. Gazi’nin ricasıyla Cumhuriyet Halk Fırkası’nın karşısında, bir muhalefet partisi olarak “Serbest Fırka”nın henüz kurulduğu günler. Aynı günlerde doğrudan Atatürk’e yönelik birtakım yazılar gazetelerde görülmeye başladı. Bu gazetelerden biri, güya Fethi Bey’in Atatürk’e “yaşam boyu” cumhurbaşkanlığı önerdiğini yazmıştı. Gazetelerin Ankara temsilcileri bu vesileyle ve kamuoyunu aydınlatmak için Atatürk’ü ziyaret ettiler. Sordukları soru şuydu: “Farzedelim ki, size böyle bir teklif yapıldı. Yanıtınız ne olurdu? Atatürk şu yanıtı verdi: “Bana öteden beri bu ve buna mümasil tekliflerde bulunanlar çok olmuştur. Siz ve efkârı umumiye bilmelisiniz ki, bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez. Benim gayem Türkiye’de, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde millet hâkimiyetini egemen kılmak ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi, benim idealimi cidden rencide eden bir manada telakki ederim. Bu noktada şu veya bu tefsirlere giden sözlerin manasını, beni iyi tanımış olan Türk milleti, benden daha iyi takdir eder.” Atatürk bu ifadesiyle, kendisine hilafet hatta saltanat hakkında yapılan önerileri nasıl şiddetle reddettiğini anımsatmak istiyordu. Kendi kurduğu partinin ölünceye kadar başkanı olması yolunda yapılan teklifi de aynı düşünceyle reddetmişti.

27 Nisan 1931’de yeni seçimin sonuçlanması üzerine, ulusa bir beyanname yayınlamış ve yeni seçilenleri kutlamıştı. 4 Mayıs günü de üçüncü kez cumhurbaşkanı seçilmiş, kabineyi de İsmet Paşa’nın kurmasını istemişti. Bu vesile ile Akşam gazetesi başyazarına demeç verirken, sözün arasında, “...Eğer İsmet Paşa, hükümeti kurmayı kabulden kesin olarak çekinmiş olsaydı, başvekilliği bizzat üzerime almaktan başka çare kalmazdı: Ya ben ya İsmet Paşa.” demişti. Bu demeç basında derhal, acaba bizde de ABD’deki gibi “başkanlık sistemi mi kurulacak” şeklinde yorumlara yol açtı. Bunun üzerine Atatürk, İsmet Paşa’yı, Fethi Bey’i, Serbest Fırka’nın Genel Sekreteri Nuri Conker’i ve bazı milletvekillerini davet ederek, onlara şu açıklamayı yapmak gereğini duymuştu:

“Arkadaşlarımız içinde başvekillik yapacak zevat çoktur; fakat bütün bu arkadaşlarım da dâhil olduğu halde, milletin umumi temayülü (eğilimi), benim şu veya bu zaruret karşısında başvekil olmamı icap ettirirse, bu vazifeyi kemali tevazu ve minnetle yapmaya hazırım. Bu takdirde benim aynı zamanda Reisicumhurluğu üzerimde bulundurmamın elbette kanunî imkânı yoktur. Benim alacağım bu yeni vaziyeti muhtelif tarz ve manalarda kötüye yorumlamak... hiç de makul ve mantıkî değildir. Amerika sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim; sistemsiz ve kanunsuz tarzda, Reisicumhurlukla Başvekâleti birleştirmeyi düşünmedim ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malûmdur zannederim. Bugünkü şartlar içinde, bir hükümetin millet ve memleket menfaati için takviyesine masruf herhangi sözümü, bin türlü malayanilerle istismar etmeye kalkışmak isteyenler, çok bedbaht adamlardır. Akşam gazetesi başmuharririne söylediğim sözler, benim ağzımdan çıkmıştır ve icabında daima tekrar olunacak sözlerdir.”

 

HADİ DİYELİM Kİ BEN DE BU GAFLETE DÜŞTÜM!

Tek çıkar yolun, Devlet Başkanının aynı zamanda fiilen Başbakanlık görevlerini de üzerine almasından geçtiğine ilişkin yazıları, Atatürk görmezden geliyordu ama bir gün Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak bu konuyu açtı ve görüşünü sordu. “Tek adam” yönetimlerini katiyen onaylamadığını, bunun kadar budalaca bir düşünce olamayacağını söyledi. Sonra da devam etti: “Şaşarım, o efendilerin aklı perişanına. Hep biliyoruz ki, memleketimizin başına gelen felaketlerin çoğu şahsî idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca amillerinden biri de budur. Biz öteden beri, böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Şimdi nasıl olur da benim aynı yola gitmekliğim, yeniden devlet hayatında tarafımdan böyle bir çığır açılması istenebilir...” “Hadi diyelim ki ben de bu gaflete düştüm. Vekâletlerin yürütmekte oldukları işlerin büyük kısmı bilgi ve ihtisas isteyen konular olduğuna göre, ben Hariciye ve Milli Müdafaa Vekâletlerinden başka yerde nasıl faydalı olabilirim? Benim ortaya atacağım yanlış mütalâalar vazife sahibini şaşırtabilir, tereddüde düşürür. Bu suretle mutlaka aksi tesir yaparak, memlekete fayda yerine zarar getirir. Ben her şeyi bilemem ki!”

 

AYRILMAYI DÜŞÜNÜYOR

Genel Sekreteri Soyak odasına girdiğinde, her zaman yaptığı gibi, “Ne haber?” diye sormuştu. Soyak, birçok yerlerde tekkelerin süpürülüp temizlendiğine, fesler ısmarlandığına, daha bu gibi gerilik kımıldanışlarına dair gelen telgraf haberlerini arzetmiş, arkasından da sormuştu: “Şimdi ne olacak, Paşam?” “ İki taraftaki arkadaşlar benim gibi düşünseler ve benim sözlerimi dinleselerdi, bu sonuç vasıl olmazdı; fakat bir kere olan olmuştur, çocuk. Şimdi biz işimize bakalım... Yapacağımız şey basittir; Devlet Reisliğinden ayrılmak ve Parti’nin başına geçmek. Karşı taraftaki arkadaşlarla birlikte, ilkin beliren anarşi ve gerilik istidatlarını ortadan kaldırmak, ondan sonra da sükûnetle, samimiyetle yolumuza devam etmek... Belki bu suretle gayeye daha çabuk, daha kolay vasıl oluruz.” “Ya onlar iktidara gelirse?” “Olabilir. Biz hiçbir zaman, daima iktidarda kalacağız diye bir iddiada bulunmadık ki. “Ya inkılâp esaslarından saparlarsa?” “Haaa! Bak, işte bu olamaz. Sen, ben ve inkılâpların hayatî kıymetini ve hedefini kavramış olanlar, bu gibileri her zaman bertaraf etmeye ve inkılâp esaslarını muhafazaya muktedir olacaktır. “ “Reisicumhur kim olacak Paşam!...” “Tabii TBMM en münasip zatı intihap eder; zaten bu makama anayasamızda büyük selahiyetler verilmiş değildir...” Sonra gülerek latife eder: “İşte Nuri Bey (Conker) var ya! Zaten öteden beri Reisicumhurluğa istekli... Onu yaparız; partisinden istifa eder, tam tarafsız bir devlet başkanı olur.”

İşte, bilge kişiliği tüm dünyayı yakından etkilemiş bir devlet adamı olan Atatürk bile “başkanlık” rejimini bir “tek adamlık” olarak görüyor ve eleştiriyor...

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X