Saati tersine kurmak
Gülçin ERŞEN...

Saati tersine kurmak

Bu içerik 542 kez okundu.

Gülçin ERŞEN

Zaman geriye doğru işlemez. Ama, bazı kişiler ve koşullar nedeniyle, gelişme ve ilerleme durur, geriye gidiş olur. Ama, bunun kalıcı olmayacağı; tıpkı bastırılmış bir yayın fırlaması ya da geriye kurulması gibi, ani, aşırı, hızlı, gergin ve dağıtıcı (yıkıcı) bir sıçramanın yaşanacağı açıktır.

Öğrenim yaşamı boyunca tarih derslerini, bu konuda araştırmayı, okumayı seven; üniversitede de siyasal tarih, uluslararası siyaset, anayasa hukuku, toplumbilim, siyaset bilimi derslerinde başarılı bir aydın olarak, AKP iktidarı ve “taraflı” Cumhurbaşkanı’nın dayattığı ve kabul edilmesi için her yolu denediği yeni anayasanın ve rejim değişikliğinin, Meşrutiyet Dönemi’ne dönüş anlamına geldiğini söyleyebilirim. Ortaokulda Sosyal Bilgiler öğretmenimiz, tarihte her olay ve kişiyi dönemin koşullarına göre değerlendirmemiz gerektiğini öğütlerken, üzerine basa basa, meşrutiyetin mutlakiyetten (padişahlıktan) daha ileri ve demokratik, cumhuriyetin de meşrutiyetten daha demokratik ve gelişmiş bir yönetim şekli olduğunu söylüyordu. Doğrudur.

Yine tarih derslerimizden Osmanlı İmparatorluğunun daha 1400’lerin sonundan itibaren başka devletlere tanıdığı daha çok ticari, ekonomik ayrıcalıkların (kapitülasyonlar), sonraları siyasal ayrıcalıklara ve kayıplara dönüştüğünü; dış ve iç borçlarını ödeyemez hale gelen Osmanlı’nın 1800’lerin ortalarında kurulan Duyun-u Umumiye ile önemli gelir kaynaklarının kontrolünü de yabancılara bıraktığını biliyoruz. Kurtuluş Savaşımız ve sonrasındaki uluslararası anlaşmalar sayesinde düşman işgalinden kurtularak, bağımsızlığa, çağdaş hukuk düzeni ve demokratik yönetime kavuşmakla kalmadık, devleti ve halkı boyunduruk altına alan kapitülasyonlardan ve Düyun-u Umumiye’den de kurtulduk.

 

Sermaye birikimi,

üretim ve istihdam

Üniversitede makro ve mikro iktisat, uluslararası ekonomi, kamu maliyesi, Türkiye ekonomisi gibi dersler de gördük. Gerçekçi ve kalıcı ekonomik gelişme ve büyümenin; sermaye birikimi, üretim, istidam (insanların iş güç sahibi olarak çalışması ve para kazanması) ve bu sayede gelir artışının tüketime dönüşmesiyle olabileceğini biliyoruz. Siyasi iktidarların, başbakanın, ilgili bakan ve bürokratların ve işadamlarının da bildiğini varsaydığımız bu gerçekleri bir türlü yaşama geçiremediklerini görüyoruz. Tersine, Osmanlı döneminde uygulanan, çözüm getirmek bir yana, daha fazla zarara, yıkıma neden olan yollara başvurduklarını hayretle izliyoruz.

Sermaye birikimi neden olmuyor? Alaettin Hacımüezzin, İzmir’de gazetecilik yaptığım dönemde, görüşleriyle birçok haberime kaynaklık etmiş, televizyon programlarıma konuk olmuş ve uzun yıllar Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanlığı yapmış bir çevreci. Bana geçenlerde kendisinin yaptığı bir kitap özetini iletti: “Osmanlı Devletinde Sermaye Birikimini Önleyen Etkenler” konusunun değişik kaynaklar gösterilerek işlendiği kitaptan yola çıkarak, vardığı sonucu şöyle özetlemiş:

“19. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra; kapitülasyonlar-borçlanma başlıyor. Ama saray lüks hayattan vazgeçmiyor, tasarruf yapmıyor. Son yüzyılın yarısı savaş yılları... Serbest ticarette ithalatta gümrük vergisi ihracattakinden az... Eşkiya talanı var... 26 milyon nüfus ve büyük bir yüzölçümü söz konusu... Askeri alanda, teknik silah üretiminde yerinde sayıyor... Öte yandan, bağımsız düşünme, özgür değerlendirme, 12’inci yüzyıldan itibaren İslam ülkelerinde kapanıyor; müslüman halkta kanaat inancı hakim. Sermaye birikimini miras hukuku da engelliyor. Dolayısıyla sermaye yabancıların ve azınlıkların eline geçiyor. Sigorta batıl bir mübadele şeklinde algılanıyor. Ne bireycilik ne de kollektif üretim var... Cemaatçılık had safhada... Ehliyetsiz kötü yönetim, ekonomik çözülme, siyasi bedelleri getiriyor. Dolmabahçe Sarayı 500 altına borçla yapılmış; 300 altını da devlet bütçesinden karşılansın denmiş. 1856’da sarayın açılışı yapılınca, bütçe zora giriyor, memur maaşları 2-3 ayda bire düşürülüyor. (Bizdeki kumpas davaları gibi olmasa da) Bizzat Abdülhamit tarafından donanma ihtilal yapmasın diye köreltilmiş... (Buna Osmanlı döneminde çeşitli cephelerde yıllardır süren savaşlar, iç ayaklanmalar; günümüzde terör ve TSK’nın Arap Yarımadası’nın kuzeyinde içine çekildiği savaşlara paralel yıpratılması eklenebilir.)

 

Mirasçılar mirasyedi

olamadı!

Yukarıdaki gelişmeleri günümüzdekilerle örtüştürmek mümkün. Soner Yalçın’ın “Paralel Hazine” başlıklı yazısında belirttiği gibi; Varlık Fonu Özel Anonim Şirketi ile aslında hem yeni bir “Düyun-u Umumiye” kurulmuş oluyor hem de siyasi iktidar, Türkiye’de kimseye hesap vermeden kullanabileceği, iç denetime kapalı, ama yabancıların denetimine açık bir “Paralel Bütçe” yaratmış oluyor.

Yıllardır, çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren kamu kurum ve kuruluşlarının, kâra geçirilerek ya da en kârlı ve değerli olanlarının “Özelleştirme” adı altında yerli ve yabancı sermayelere, iktidar yanlılarına değerinin altında satıldığına, heba edildiğine tanıklık ediyoruz. Şimdiyse, siyasi iktidar -yasal düzenlemeleri ve denetim mekanizmalarını bir kez daha hiçe sayıp- THY, Ziraat Bankası, TPAO, BOTAŞ, ÇAYKUR, Türksat, Milli Piyango gibi dev Türk şirketlerini Varlık Fonu’na devrederek, “gelirini istediğim gibi kullanırım, hatta yabancı devletlere şirketlere de verebilirim” diyor aslında.

Siyasi iktidarı, gücü, yetkileri elinde toplayanların, kendilerini devletin, ülkenin, tüm varlıkların ve kaynakların, hatta halkın sahibi saydığı yönetimler bizim tarihimizde de görülmüştür.

Ancak, Türk halkı, ülkenin gerçek sahibinin, mirasçısının kim olduğunu yine gösterecektir. Bunun için haklarımızı bilmeli, aramalı ve korumalıyız! Kimsenin, bizim zaten hakkımız olan şeyleri bize vermeyi vaadederek, vermemekle tehdit ederek kandırmasına, korkutmasına izin vermeyin!

 

(10 Şubat 2017 / Güllük)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X