Güçler Ayrılığı ve Sürü olmak
Gökhan GURBETOĞLU...

Güçler Ayrılığı ve Sürü olmak

Bu içerik 431 kez okundu.

Gökhan GURBETOĞLU

İktidar, güç … İnsanın elinde bulundurmak isteyeceği hırsların arasında en tehlikeli olabilecek güçlerden biridir.

İnsanlık tarihi bunun acılarını tarihler boyunca çokça yaşamıştır ve en son olarak da Hitler ile bunun acı deneyiminden geçmiştir.

Gücün tek elde toplanması… İşte bunu önlemek amacıyla birçok devlet, güçler ayrılığı denilen ilkeyi benimseyerek, anayasalarını ve de parlamenter düzenlerini kurmuşlardır. Türkiye de bu ülkelerden biridir. Cumhuriyetin kuruluşu itibariyle bu ayrılık sağlanmış olmasa da 1961 Anayasası ile bu ilke ülkemize de gelmiş ve de bu nedenle 61 Anayasası, demokratik ve halkçı bir anayasa olarak anılagelmiştir.

İktidar, tarih boyunca, devletlerin varlığının bilindiği zamandan beri, Tanrı adına krallara verilmiş bir hak olarak görülmüştür ve krallar da bu haklarını sonuna kadar halklarını sömürerek kullanmışlardır. Krallar, Tanrının, dünyadaki temsilcileri olarak sayılmışlardır. İlk destanlardan olan Gılgamış destanında da kral ‘Tanrının Oğlu’ olarak nitelenmektedir. Ve halkı için savaşmaktadır.

Siyasette eğer ki bir iktidar sahibi dini kullanmaya başlarsa, toplumu yönlendirmesi de o kadar kolaylaşmaktadır. Kuvvetler ayrılığı ilkesini ilk ortaya atan düşünürlerden olan Montesquieu’ye göre; “Bir kuvvet, karşısında kendi cinsinden başka bir kuvvete rastlamadıkça dolu dizgin gider. Zira ezeli bir tecrübe ile sabittir ki, kuvvet sahibi herkes, bunu kötüye kullanmaya meyledebilir ve kuvvetine hudut buluncaya kadar gider. Fazilet bile sınırlanmaya muhtaçtır.”

Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin kötüye kullanılmaması için ayrı ayrı ellerde toplanmasını savunan John Locke, yasama organının en üst organ olduğunu kabul eden bu görüşe göre, egemenliğin kaynağını “Tanrı’dan” değil, “halktan” aldığı görüşünü ileri sürmüştür.

Bir devlet eğer ki yurttaşlarının tüm işlerini, uğraşlarını, eğlence ve de günlük faaliyetlerini düzenlemeye başlarsa neler olacağından bahseden Tocquvelle, bunun oluşması durumunda, bireyin, insan sorumluluk duygusunu ve kişiliği kaybetmek suretiyle, “çoban devletin” güdeceği bir sürü haline geleceğinden bahseder ve de der ki ; “Halk, özgürlük içinde eşitlik ister ancak bu olmazsa, kölelik altında  eşitliğe de razıdır.”

On dört yıldır iktidarda bulunan AKP hükümetinin yarattığı toplum tam anlamıyla bu noktadadır.

Sayın Cumhurbaşkanımız R.T. Erdoğan, insanların göklerdeki ilahı olan Allah’a olan duygularını toparlayıp kendi üzerine çekmeyi başarmış ve de yeryüzünün ilahı olmuştur. Oysa ki laiklik ilkesi ile yönetilen ülkemizde artık bu ilke ortadan kalkmış durumdadır desek pek de yanlış olmaz. Bunun en büyük örneğini 15 Temmuz gecesi başlayıp aylarca süren selalarla görmüş olduk. İnsanların kafasına, rejim değişikliğini bir ilahi istekmişçesine yerleştirmeye ve R.T. Erdoğan’ı da bunu gerçekleştirecek elçi gibi sunmaya çalışmaktadırlar.

Ülkemizde en çok eleştirilen siyasetçilerden birisi konumunda olan İsmet İnönü’nün hakkında anlatılan bir anıyı da yeri gelmişken aktarmak isterim.

Bir gün Paşa, seçim mitinginde halka seslenecektir ve danışmanları sıkıca tembih ederler ve söz alırlar ki konuşması sırasında Allah sözünü kullansın diye. Paşa çıkar halkın karşısına ve konuşur. Konuşma sonrası danışmanları hemen sitem ederler ve “Hani Paşam, Allah diyecektiniz konuşmanızda” derler. Paşa da “Dedim” diye yanıtlar. Danışmanlar şaşkın şaşkın bakarlar Paşa’ya. İnönü hemen der ki; “Kürsüden ayrılırken Allahaısmarladık dedim ya” der.

İşte siyasete dini duyguları bulaştırmayan bir siyasetçi profili.

Şimdilerde ise, din gibi, mili duygular da kullanılmaya başlanmıştır. Oysa ki ülkemizde milli irade, milli sermaye diye lanse edilen söylemlere rağmen, elimizde milli sermaye neredeyse kalmamıştır desek yeridir. Borcumuzu ise artık ne soran var, ne dillendiren.

Sürü haline getirilen kesim “evet” diyerek geleceğini tek bir adamın ellerine bırakmak istemektedir… Onu öylesine ilahlaştırmıştır ki, onu peygamberle eş tutanlar bile çıkmaktadır. Sürüleşen toplum, eğlenecek parayı, içki içecek parayı bulamaz haldeyken (ki yemek yiyecek parası bile her gün cebinden zamlarla çalınırken) devletin eğlence yerlerini kapatarak, içki satış saatlerini belirleyerek, halka ben bunları din adına yapıyorum algısı yaratması kadar komik bir şey de yoktur… Bu sene kış saati uygulamasına geçilmemesinin eziyetlerini gören halk, buna bile ses çıkartmayarak, iyiden iyiye sürü psikolojisine kapıldığını kanıtlamıştır.

16 Nisan, Türk halkının bu sürü psikolojisinden kurtulup kendisini ifade eden demokratik bir halk olduğunu kanıtlayacağı bir gün olacaktır. Zaten bunu kanıtlayamazsa da geriye dönüşü olmayan bir yola gireceğimiz gerçeği ortadadır.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X