Okumak!
M. Cafer METE...

Okumak!

Bu içerik 414 kez okundu.

Cafer METE / Emekli Halk Eğitimi Merkezi Müdürü

Bundan yıllarca önce bir hizmet içi seminere katılmıştım. Seminerde bir konuşmacı arkadaşım şöyle bir cümle kurmuştu: “Yarı cahillerden kaçının, okumamış cahil insanlar onlardan daha iyidir” demişti. Konu aramızda tartışıldı. Her iki tezin de yanlış olduğu, okumanın faydaları iki tarafça da kabul edildi.

Okumanın, araştırmanın, soruşturmanın, inceleme ve deneyin, kitap okumak kadar faydalı olduğu, insanın bir de okuduğu, araştırdığı konuyu deneme ve inceleme safhasına ulaştırabilirse mutlaka başarılı sonuç elde edeceği fikri hepimizce kabul edildi.

Bu konuyu neden açtım.

Bugüne kadar eğitim ve öğretim üzerine yazdığım yazılarda hep araştırma, soruşturma, deneme ve iş eğitimini ön safta tuttum, savundum. “Okuduğunu araştır, soruştur ve ezbere kalmasın, uygula” dedim. Öğrenci ve öğretmenin derslerde mutlaka, bu olay nedir, nasıl oldu, neden oldu, ne yaparsam konuyu daha iyi öğrenirim veya öğretirim veya öğrenci daha iyi kavrar ve doğru yolu bulurum ve problemi çözerim demeleri gerektiğini söyledim. “Labaratuvarda deneme, kütüphanede araştırma, öğrenmenin en iyi yoludur” dedim.

Çok sık olmasada ara sıra öğrenme ihtiyacı duyduğum bir konuya ait döküman bulmak, araştırmak ve okumak için, ilçemiz Halk Kütüphanesine gidiyor, kitap alıp okuyup iade ediyorum. Kütüphane Müdüresi ve çalışan personel arkadaşlar oldukça nazik ve kibar insanlar. Onların okuyucu karşılama, merak edip öğrenme ihtiyacı olan kitap ve konuyu bulmakta yardımcı oluyorlar ki teşekkür etmemek, memnun olmamak için hiçbir sebep yok. Bu vesileyle kendilerine içten teşekkür ediyorum.

Ana konu olarak şunu ifade etmeme müsaade buyurun: Okumak, öğrenmek, öğrendiğini uygulamak, nedenini, niçinini öğrenmek için görgü kurallarını okumama, uygulamama ve öğrencilerime öğretmeme rağmen yıllar sonra tekrar okumayı hissettim ve okurken, bana göre entresan bir araştırmaya rastladım ve bu konuyu siz okuyucularımla paylaşmak istedim.

Bu araştırma, soruşturma ve iş eğitimi ile ilgili konuyu okudum.

Bu olay, Amerika’da ABC araştırma haber servisi programında bir Amerikan Pilotuyla karısının başından geçen şu olayı yayınlamıştır.

1970’li yıllarda 30-35 yaşlarında bir Amerikan pilotu Roma’da görevlidir. Sağlığı yerinde, mesleğinde başarılı, yeni evli ve mutlu, huzurlu ve hayata, güneşli geleceklere güvenle bakıyor. Derken, karısı bir gün hastalanıyor, kemik ve kaslarıyla, karnında şiddetli ağrılar, kusmalar, halsizlik git gide artan bir çöküş, erime , ağrılar hissediyor. Pilot, o klinik senin bu muayenehane benim, koskoca Roma’da gitmedikleri doktor kalmıyor. Sonuç kocaman sıfır. Kadının hastalığında teşhis konulamıyor. İki ameliyat geçiriyor. Amerikan Hava Kuvvetlerince pilot emekliye ayrılıyor. Pilotluk mesleğine veda ediyor. Karı- kocanın hastalıkları arasında benzerlik hem var gibi hem de yok gibi. Kimsenin çözemediği tuhaf bir durum, çünkü pilot da karısı gibi aynı hastalığa yakalanmıştır. Sonunda Roma’dan kalkıp Amerika’daki Seatle kendine dönüyorlar ve yine başlıyorlar klinik klinik dolaşmaya. Gitmedikleri profesör, tıp fakültesi, doktor kalmıyor. Karı-kocanın hastalığına bir türlü çare bulunamıyor, ağrılar gelip gidiyor amma bir geldi mi dünya ikisine de zindan oluyor. Kadın ne içse kusuyor, üstüne incecik bir şey alsa, çarşaf, battaniye bile örtse kendini çeki taşı altında kalmış gibi hissediyor, kemikleri kırılırcasına ağrıyor.

Sonunda beyniyle ilgili bir teşhis konuluyor hastalığına. Teşhis konuluyor amma iyileşme sağlanamıyor. Bin bir ilaç deneniyor. Hepsi hava gazı. Yıl boyunca en ufak bir ilerleme olmuyor.

Pilot, mesleğini yitirmiş, aile mutlulukları kalmamış, güneşli gelecekler simsiyah bir boşluğa dönüşmüş, karı-koca çıldırtıcı bir çaresizliğin kapanı içinde umutsuz kalmışlar. Adam son bir çabayla başlıyor tıp kitaplarını incelemeğe, sabahtan akşama üniversite kütüphanelerini, tıp fakültelerinin araştırmalarını tarayıp duruyor.

Okuyor da okuyor, okuyor da okuyor kendilerini yavaş yavaş bitiren bu görünmez düşmanı bulmaya uğraşıyor ve buluyor da: Görünmez düşman, bakır zehirlenmesidir.

Doktorlar, pilotun yakaladığı gerçeği önce ciddiye alıp benimsemek istemiyorlar. Hatta hafife alıyorlar adamı. Onca uzmanın, bilginin analizleriyle vardıkları yargı yanında emekli bir pilotun sadece bir varsayımına dayalı yaklaşımını kimse ciddi görmüyor.

Pilot inatçı biri. Bıkmadan arama, taraması sonunda açıklamalarını önemseyen bir hekim yakalıyor. Karısının kan analizleri yeniden yapılıyor, bakır oranı ölçülüyor. Evet, kadında bakır oranı çok yüksek.

Analiz, bir analiz daha, bakır oranı daima yüksek, olay gerçekten bakır zehirlenmesi. İkinci bir uğraş başlıyor. Bu bakır vücuda nerden giriyor? Önce su boruları inceleniyor, hepsi plastik, suçlu borular değil! Kullandıkları suda aşırı bakır mı var acaba? Hayır, su da normal. Kap kacak, tencere tepsi gözden geçiriliyor. Şekere, una, tuza varıncaya kadar her şeye bakıyorlar. Hiçbirinde bakır fazlası yok. Soludukları hava inceleniyor. Hava da masum. Peki ama, bu bakır nereden giriyor vücutlarına?

Pilotun kafasında bir düşünce parlıyor. Ağrıların ne zaman gelip ne zaman gittiğini incelemeye koyuluyor. Ağrılar İtalya’da iken Roma’dan satın aldıkları ve çok sevdikleri, sık sık kullandıkları seramik fincanlarda kahve içtikten sonra geliyor gibi. Ancak, seramik fincanda bakır ne arayacak! Soruyu seramik uzmanlarına soruyorlar ve öğreniyorlar ki, fincanlarda seramik boyası içinde bol oranda bakır tozu bulunmaktadır. Tüm inceleme sonrası suçlu fincanlar çıkıyor. Seramiklerin üretimi sırasında kullanılan boya içindeki bakırın çok yüksek bir ısıdan geçmesi gerekirken, ısı istenen dereceye çıkarılmazsa, boyadaki bakır kaybolmuyor ve zehirlenmelere yol açıyor.

Bugüne kadar Amerika’da böyle bir zehirlenmeye rastlamamıştır. Pilot, Roma’daki fabrikayı mahkemeye veriyor ve yüklü bir tazminat alıyor. Ayrıca seramiklerin bakır olup olmadığını belirten bir test formülü icat ediyor. Pilot ve karısı iyileşiyor, aldıkları tazminatla bir de firma kuruyorlar.

Bu arada, eski Roma İmparatorluğunda yaşayanların da su borularından zehirlendikleri ve bunun imparatorluğun çökmesine neden olduğu ortaya çıkıyor.

Romalıların her şeyi kurşun ve bakırdanmış. Boya için kullandıkları kırmızı tozda da bakır varmış.

Şimdi anlaşıldığına göre, Roma imparatorluğu, yenilerek değil zehirlenerek siliniyor tarihten …

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X