Dağı Delmeye Çalışan Karınca
Zeki SARIHAN...

Dağı Delmeye Çalışan Karınca

Bu içerik 238 kez okundu.

Zeki SARIHAN

Günümüzde, birçok aydın ülkemizin ve halkımızın geleceğinden umutsuz. Bu durum onları mücadeleden uzaklaştırıyor.

Oysa bilmiyorlar ki, içinde bulunduğumuz durum geçicidir ve atalarımız “Gün doğmadan neler doğar” demişler. Tarihte böyle “gün doğmadan” yani beklediğiniz zamandan da önce gerçekleşmiş ne kadar çok olay vardır.

Kurtuluş Savaşımızı da buna örnek verebiliriz. Gerçi bu savaş yaklaşık dört yıl sürmüştür ama birçok umutsuz insan onun zaferle sonuçlanacağına inanmıyordu.

Dr. Fahri Can anlatıyor: Kurtuluş Savaşı yıllarında Gebze’de kurulan gönüllü tabura Osmancık adı verilmiştir. İngilizlerin saldırısıyla müfreze dağılır ve Fahri Can ile birkaç arkadaşı yapayalnız kalırlar! Üç arkadaş Adapazarı’na doğru yola çıkarlar. Kandıra köyleri boşalmış, pencerelere beyaz bayrak asılmıştır! Gece yarısına doğru İzmit-Şile yoluna ulaşırlar. Yolun düşman tarafından tutulduğu kanısına vararak öbür taraftaki fundalığa dalarlar.

Tedirginlik içinde giderken Fahri Can, arkadaşından bir istekte bulunur: Eğer çarpışmada yaralanırsa, arkadaşı tabancasını alnına sıkacak, onu düşman eziyetinden kurtaracaktır. Çünkü İngilizlerin Süleyman Kaptan’ı esir alınca atların arkasına bağlayıp yollarda sürüklediklerini, feci bir biçimde şehit ettiklerini duymuşlardır. Neyse ki açılan bir ateşten kurtularak Adapazarı’na ulaşmayı başarırlar.

Öykünün buraya kadar olan kısmı, içinde bulunulan koşulları belirtmek için anlatılmıştır. Görüldüğü gibi durum hiç de iç açıcı değildir.

Asıl ilginç olan öykünün bundan sonraki kısmıdır. Doktor anlatıyor:

“Adapazarı’na geldik. Adapazarı’nda kaymakam ve Kocaeli Mutasarrıf Vekili Rahmetli Ferit Bey’e indik. Bir karış sakal, bıyıklara karışmış, toz toprak içinde. Manen, maddeten yorgun bir halde idik. Ferit Bey evvelce Gebze kaymakamı idi. Mütarekeden sonra tabii azledilmiştir. Kuvayı İnzibatiye’nin geleceği günden bir gün önce beraber dağa çıktığımız kardaştan ileri arkadaşımdı. Kucaklaşıp öpüştükten sonra onun yardımı ile tıraş olduk, yıkandık. Temiz çamaşır giydik. Elbiselerimiz fırçalanıp silindi, temizlendi. Adama benzedik.”

Bugün de geleneklerimiz arasındadır. Bir yerden misafir arkadaşımız gelince ne yaparız? Ona bir ziyafet veririz.

“Ertesi akşam Ferit Bey, şerefimize bir sofra hazırlattı” diye anlatmaya devam ediyor Doktor:

“24. Tümen Kumandanı Atıf Bey’den başlayarak hükümet erkânı ve şehir eşrafını davet etti. Sofra başında, çektiklerimizi unutmuş, hayatımızdan memnun sohbet ediyorduk. Mutasarrıflıktan emekli ve okumuş, bilgili bir insan olduğu konuşması sırasında “Naima şöyle der, İbni Haldun böyle der” gibi sözlerinden anlaşılan Ferit Bey, acıyan bir ifade dedi ki:

- Doktor Efendi oğlum, siz gerçekten doktor musunuz? (Çünkü kıyafeti de bir doktordan çok bir çeteye benzemektedir)

- Evet efendim.

- Vah vah, çok üzüldüm efendi oğlum.

- Neden Beyefendi, anlayamadım.

- Memleketi bir macera için, bütün bütün yok olmasını göze alanlar arasında münevver bir doktorun da bulunması beni gelecek için üzdü.

Sofradakiler, bu konuşmayı merak ve hayretle izlemektedirler.

- Ben efendiciğim bu sözlerinizden bir şey anlamadım.

- Evladım, anlamayacak bir şey yok ama izah edeyim. Biz dört yıl önce muazzam bir imparatorluk idik. Ordumuz, donanmamız, hazinemiz, hükümetimiz, her şeyimiz vardı. Ayrıca Avrupa’nın en kudretli ordularına sahip devletleriyle (Almanya’yı Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nu kast ediyor) müttefik idik. Dört sene harp ettik, yıprandık ve nihayet mağlup olarak yerlere serildik. Bugün ne ordumuz var, ne donanmamız, ne de hazinemiz. Hükümet ne kurtarabilirse kârımız o olacak. Fakat sizin bu hareketleriniz buna da engel olacak ve nihayet yok olacağız! O vaziyette kaybettiğimiz harbi düşmanlarımız zaferle şahlanmış ve biz yerlerde sürünür bir halde iken mi kazanacağız? Yazık efendi oğlum çok yazık!”

Bu konuşma gerçekte bu sofraya yakışmamaktadır. Bu nedenle sofradakiler hayretle dinlerler.

Dr. Fahri, Ferit Bey’e “Size bir hikâye anlatacağım” der ve şu bildiğimiz Kâbe’ye gitmek için yola çıkan karıncanın öyküsüne benzer bir öykü anlatır. Hani karınca, “Gidemesem de bu yolda ölürüm ya” demiştir. Onun anlattığı öyküdeki karınca, bir dağın eteğinden karşı tarafa delik açmaya çalışmakta, bunun imkânsızlığı hatırlatılınca:

- Dağın öbür yanında yavuklum var. Ona kavuşamasam da yolunda ölürüm ya!” demiş.

Dr. Fahri, bu öyküyü anlattıktan sonra:

- Beyefendi, der, biz çocuğu olduğumuz bu milletin hürriyeti, istiklali için bu mihnetlere katlanıyoruz. Bunu biz başaramazsak bile bu uğurda ölüp sonrakilere olsun örnek olamaz mıyız?

Sofrada bir alkış kopar. Emekli mutasarrıf ise yalnızca bir masal dinlemiştir ve biraz sonra da kalkıp gider.

Bu öykünün bir sonu da olmalıydı. O da şudur: Büyük Zaferden sonra Türk jandarması büyük gösteriler altında İstanbul’a girince Doktor Fahri de 15 gün izin alarak özlemini çektiği İstanbul’a gitmek üzere yola çıkar. Arifiye’de trenden inip Adapazarı’na gider. Eski mücadele arkadaşlarını bulur ve o arada eski mutasarrıfı sorar. Ona:

- Beyefendiciğim, karınca dağı deldi ve yavuklusuna kavuştu. Artık buna da masal diyemezsiniz ya! diyecektir. Fakat onun zaferden önce öldüğünü söylerler…

İnsan, kutsal bir dava uğrunda, kazanma garantisi olmasa da mücadele eder ve gerçekten gelecek kuşaklara bu konuda örnek olur.

Fakat Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmayacağı değil, kazanılacağı ihtimali daha büyüktü. Bunun en büyük kanıtı Türk milletinin bağımlı yaşamaya tahammül edemeyeceği ve bu davasında yüzde yüz haklı olmasıydı. İkincisi ise dünya milletlerinin büyük bir uyanış içine girmiş olmasıydı. Kurtuluş Savaşı’nın kadroları bunu seziyor ve hatta görüyorlardı. Göremeyenler ise eski Mutasarrıf gibi düşünüyorlardı.

(Kaynak: Dr. Fahri Can, “Kuvayı Milliye Ruhu”, Yakın Tarihimiz, C. 1, s. 245. Bütün Dünya, Mart 2017)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X