Neye ve kime güveneceğiz?
Gülçin ERŞEN...

Neye ve kime güveneceğiz?

Bu içerik 505 kez okundu.

Gülçin ERŞEN

Tartışmalı halkoylamasından sonra, 27 Nisan 2017’de YSK beklenen açıklamayı yaparak, CHP’nin itirazlarını, “Tam kanunsuzluk oluşmamıştır” gerekçesiyle reddetti ve “kesinleşen” sonuçları açıkladı. Lise yıllarımızda Mantık dersinde bize ilk öğretilen örnek; “Bir kapı ya açık ya da kapalıdır; kapı aralık ya da biraz açık denilemez” şeklindeydi. Bu bağlamda, bir şey ya kanuna uygundur ya da değildir; yarı yarıya kanunsuzluk ya da eksik kanunsuzluk, mantıksız ve saçmadır. O zaman da oyların bir kısmı yasal bir kısmı yasa dışı demektir! Hangi kısmının yasa dışı olduğunu size bırakıyorum...

Bazı gazeteci ve siyasetçi tanıdıklarım; “Bırak artık bu tartışmaları... Türkiye çok ciddi sorunlarla karşı karşıya... Sınırlarımızın dışında tanklarla toplarla savaşa girdik... Dış güçler de halkoylaması ve Cumhurbaşkanımız ile ilgili polemiklerle gündemi meşgul edip halkı bölmek, ülkeyi yıpratmak istiyor...” diyor. Onlardan birine de söyledim: Tamam da ülkemizin bu duruma gelmesinde sandıktan çıkmış olan şimdiki siyasi iktidarın suçu, sorumluluğu yok mu? Seçimlerin güvenliği, hakkaniyeti, adaleti, özgürlüğü sağlanamazsa, halk niye sandığa gidip oy kullanacak? Sonuçlar nasıl geçerli sayılacak?

Eskiden (15-20 yıl önce) gazete ve dergilerde yayımlanan anket sonuçlarında siyasetçiler, siyasetçileri çatısı altında barındıran TBMM, Emniyet teşkilatı (Polis, Jandarma) en güvenilmez kurumlar arasında başı çekerken; TSK (Türk Ordusu) hep en güvenilir kurum sayılırdı... Ancak, özellikle AKP döneminde, sinsi ve sistematik çalışmalarla, önce “kumpas davaları”, sonra ne ve nasıl olduğu anlaşılamayan FETÖ’cü darbeyle, TSK’nın saygınlığı yerle bir edildi.

 

“Sivil Darbe”

Şimdi, 16 Nisan 2017’de gerçekleşen, Cumhuriyet’ten ‘Başkanlık’ sistemine geçişe yol açan halkoylaması ile YSK, Türkiye’nin en güvenilmez kurumu olmuştur. Bunun vehametini anlatmadan; karşı karşıya olduğumuz durumu özetleyeyim: Mustafa Kemal Atatürk’ün, şehit ve gazilerimizin, tüm halkın topyekün savaş ve çabalarıyla kurulan yaklaşık 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti, sivil bir darbeyle son bulmuştur... Kaç kişi bunun farkında?

Fiili durumu yasallaşan “Başkan” Recep Tayyip Erdoğan, şimdi evet – hayır tartışmalarının geride kaldığını, hayır diyenlerin de kendi yurttaşı olduğunu dillendiriyor. Propaganda kampanyaları sırasında “Hayır” diyenleri FETÖ, PKK ile aynı kefeye koyup “terörist” ilan etmeseydi; 16 Nisan akşamı yaptığı konuşmada, bir devlet başkanına yakışır ılımlı ve uzlaştırıcı bir söylem yerine “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyerek, sanki o zamana kadarki süreçte yaşanan eşitsizlikler, haksızlıklar, hileler, kural ve kanun dışılıkları doğrularmış gibi konuşmasaydı; belki daha inandırıcı gelirdi bizlere...

Bizler, ülkemizde yıllardır suçlusu ve sorumlusu olmadığınız olumsuzlukların çilesini çekmekten bıkmışken, bunların asıl sorumlularının “sütten çıkmış ak kaşık” ilan edilmelerini, hele

onları desteklememizin beklenmesini haklı ve normal karşılayamıyorum.

 

2019’a dek neler olacak?

Adil ve güvenli bir seçim sağlayamayan YSK’nin açıkladığı yüzde 51 oranındaki “Evet”, aslında siyasi iktidar açısından bir hezimettir. Bugünlerde bir genel seçim yapılsa, AKP’nin tek başına iktidara gelemeyeceği açıktır. 2019’a dek Türkiye’yi nelerin beklediğini tam olarak kestirmek güç; Allah ömür verirse, birlikte yaşayıp göreceğiz. Gelecek seçimlerde de sonuçların gerçeği yansıtacağını; gerçekten demokratik, adil, şaibesiz bir süreç yaşanacağını ummuyorum ne yazık ki; bu durumda karamsarlığa kapılan birçok kişi oy kullanmayabilir... Diyelim ki; en sıradan ve en önemli demokratik hakkımızı kullanmak için sandığa gitmeye kararlıyız. Peki AKP iktidarı, yine istediği sonuç çıksın diye ne yapacak? Doğu’daki bazı illerde yaşandığı gibi; sandıklarda ellerinde pompalı tüfekle bekleyen yandaş magandalar mı görevlendirecek? Bu durumda ben elimde silah oy kullanmaya gidemeyeceğime göre; ya oy kullanamadan gerisin geri eve döneceğim ya da demokratik ve yasal hakkımı kullanma uğruna, yaralanıp öleceğim. Bence gerek yok, nasılsa iş Yandaş Seçim Kurulu’nda bitiyor! Hatta bir dahaki seçimlerde, yalnızca AKP hanesi bulunan seçim pusulaları bastırılsın. Ya da boşuna zahmete ve masrafa girilmesin (Çünkü, bu paralar da bizim cebimizden çıkıyor aslında); Başkan, “Bundan böyle seçim meçim yok! Ben ölene dek başkanım! O kadar!” desin. Biz nasılsa kanmıyoruz; birileri de kendi kendini kandırmasın.

Diyanet takviminin 20 Nisan 2017 tarihli sayfasında Peygamber Hz. Muhammed’in özelliklerinde söz edilirken şöyle deniliyor: “Ne dünya, ne de dünyalık şeyler onu kızdırabilirdi. Ancak, bir hak çiğnendiğinde, o alınıncaya kadar öfkesini hiçbir şey dindiremezdi.” Sözde dindar olanlar, türlü haksızlıklar yapar ve bunlara göz yumarken; benim öfkem haksızlıklara, hak yiyenlere, göz yumanlara ve hakkın iade edilmemesinedir!

 

Biz bize düşman mıyız?

Ben vatanını, ülkesini seven, vergisini veren bir yurttaş olarak en basit demokratik hakkımı özgürce kullanamıyorsam, oyumun boşa gitmesinden, can güvenliğimden, geçmişte uğradıklarım bir yana, başka haksızlıklara uğramaktan korkuyorsam, devlet ve kurumları işlemiyor demektir! O zaman biz kime ve neye güveneceğiz?... Kendimize... Gerçekten yurtsever, insansever, dindar, vicdanlı, dürüst, cesur, Atatürkçü olanlara... Bu vatanı biz kurtardık, devleti biz kurduk, (Şehit ve Gazilerimizin emanetine sahip çıkarak) biz yaşatmak ve korumak zorundayız. El birliği ile... Düşmanımız çok! Bir de biz bize düşman olmayalım.

 

YALAN

Yalan yalan yalan!

Bu tayfanın işi hep yalan!

Yetmedi yaptıkları talan...

 

“Mal da yalan mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan”

 

Bu tayfa yalancı,

- Türkiye’nin hali nece Hacı?

- Ne bilem ben bacı?

 

Onlar yolcu, biz hancı.

(20 Nisan 2017 / Güllük)

 

Not - Bu yazıya son şeklini verdiğim şu anlarda 1 Mayıs 2017... Emek ve Dayanışma Günü denilen “İşçi Bayramı” da, “Dünya Kadınlar Günü”, “Gazeteciler Günü” gibi, benim açımdan pek de kutlanmaya değer bir gün değil ülke koşullarında. Basın Yayın Yüksekokulu (İletişim Fakültesi) mezunu bir emekçi olarak yıllarca çok elverişsiz koşullarda (çok düşük maaşlarla, sigorta primlerim ödenmeden) çalışmak zorunda kaldım. Sendikaya üye olmak, işsiz kalmakla eş değerdi (O zamanlar yalnızca Cumhuriyet Gazetesi ve Anadolu Ajansı çalışanları sendikaya üye olabiliyordu...) Salt kadın olduğum için, mesleki, toplumsal ve ailevi yaşamda birçok olumsuzluklar yaşadım... İşte devlet ve kurumları bu olumsuzlukları da giderebiliyorsa iyi işliyor demektir. O zaman, 1 Mayıs’ları Taksimde kutlamak anlamlı olur ...

 

(1 Mayıs 2017 / Güllük)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X