“Hayatımın en yorucu ve en güzel haftasonuydu!”
Gülçin ERŞEN...

“Hayatımın en yorucu ve en güzel haftasonuydu!”

Bu içerik 382 kez okundu.

Gülçin ERŞEN

Yazıma başlık olan tümce, geçen Pazar (7 Mayıs 2017) birlikte Bafa – İkizada doğa yürüyüşüne katıldığımız ve ardından Çomakdağ (Kızılağaç) Köyü’ne gittiğimiz oğlum Deniz’in ağzından çıktı... Güllük’e yerleştiğimden bu yana gidip görmek istediğim iki yer bir güne sığınca, gerçekten çok yorucu, ama güzel ve keyifli bir gün geçirmiş olduk.

Bafa’ya gitmeye niyetlendiğimiz haftasonunun, Milas Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü, Bodrum Doğa Sporları Kulübü ve Söke Ay Yıldız Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü tarafından ortaklaşa düzenlenen 3. Latmos Dağcılık ve Doğa Sporları Şenliği’ne denk gelmesi de ilginç ve hoş bir rastlantı oldu. Diğer dağcılar ve doğaseverler gibi, Cumartesi gününden gidip kampta çadırda kalmadığımız için, Pazar sabah 6:30’da kalkıp, 7:20 gibi sokağın başında bekleyen Kaptan Mehmet Dönmez’in minibüsüne doluştuk (Ben, oğlum Deniz, Kaptan’ın eşi Gülçin Hanım, öğretmen arkadaşım Serap ve annesi İsmihan). Saat 8:30 gibi Kapıkırı Köyü’ne vardık. Aracımızı, eski agora alanında (Agora Pansiyon’a yakın) bırakıp göl kıyısındaki kamp alanına gittik. MİDOSK üyesi görevlilerden bilgi aldık. Önceden niyetlendiğimiz gibi göl kıyısından İkizada’ya yapılacak ‘kolay’ parkur için grubun yola çıkmasını beklerken, bir şeyler atıştırdık, kamp alanını dolaştık. Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen katılımcılardan bazıları, çadırların önünde, ağaç altında ya da göl kıyısında donattıkları sofralarda kahvaltılarını yeni yapıyor, bazıları da katlanabilir sandalyelerinde manzaranın keyfini çıkarıyordu.

 

Ölüdeniz’in benzeriymiş

Yürüyüşümüz Milaslı dağcıların rehberliğinde 10 gibi başladı. Önce köy içinde tarla ve ahırların bulunduğu yollardan geçip, yer yer kayalık, dar patika, kumsal, bataklık alanlardan oluşan asıl parkurda yürümeye, tırmanmaya, taşlar üstünde sekmeye başladık. İkizada’ya ve kaleye yaklaşık iki saat sonra ve tam öğlen vakti vardığımızda yorulmuş, acıkmış ve susamıştık. Ama, gördüğümüz manzara hepsine değdi. Burası “Ölüdeniz’in benzeri” nitelemesini fazlasıyla hakediyor. Kaleye tırmanıp nefis manzara ve esinti eşliğinde sandviçlerimizi yiyip meyve sularımızı içtik.

Oğlumla çöplerimizi bir naylon torbada biriktirip sırt çantamıza koyduk ve köye yakın ilk çöp variline attık. Bu ayrıntıyı özellikle yazıyorum; çünkü başka yerlere kıyasla buraya gelenlerin daha bilinçli olduğunu varsayarak, nispeten daha az çöp vardı diyebilirim. Yine de pet şişe, kraker paketi gibi sıradan atıklar dışında özellikle kumsala vurmuş, deterjan şişeleri, naylon torbalar, ilaç şişesi, hatta kullanılmış enjektör, eski paslı musluk hem görüntüyü bozan, hem de beni şaşırtıp kızdıran atıklardandı.

Dönüşle birlikte yaklaşık 5 - 6 kilometre olduğunu öğrendiğimiz yürüyüşümüz, toplam dört buçuk saat kadar sürdü. Köye varınca, çevredeki en güzel, otantik ve temiz konaklama yeri olduğunu tahmin ettiğim Agora Pansiyon’da çay içerek dinlendik.

 

Mosuolular ile bağlantılı mı?

Minibüs’e binip Milas’a doğru yola çıktığımızda saat 16 sularıydı. Kaptanımız, hiç beklemediğimiz bir tektifte bulundu: Çomakdağ’a gitmek ister misiniz?

Meğer arkadaşım Serap benden çok daha istekliymiş. TRT’de yayımlanan Çomakdağ ile ilgili bir belgeseli seyrettiğinden beri buraya gitmeyi çok istiyormuş. Hatta Milas’a tayini çıktığında burayı görebileceği için sevinmiş. Ben ise, annem Milaslı olduğundan, ilk kez 12 yaşımdayken Milas’ta gördüğüm Çomakdağlı kadınları, Çin’de yaşadığım dönemde, İngilizce yayın yapan devlet kanalı CCTV’de yayımlanan belgeselde gördüğüm “Mosuo” kadınlarına (görünüşlerini, giyimlerini, takılarını) benzetmiş, onların Orta Asya’dan diğer kavimlerle birlikte Anadolu’ya göç edip kendi anayurtlarına benzeyen bu yöreye yerleştiklerini düşünmüştüm. (Çin’in Sichuan eyaletinin güneybatısı ile Yunnan eyaletinin kuzeybatısı arasındaki sınır bölgesinde yer alan Lugu Gölü kıyısında yaşayan “Anaerkil” azınlık etnik topluluk “Mosuolular” hakkında, internette, özellikle de Çin Uluslararası Radyosu sitesinde ilginç bilgilere ulaşabilirsiniz.) Yani, ben de tabii ki gitmek isterdim. Deniz’in sevinç çığlıkları arasında, ana yoldan “Çomakdağ (Kızılağaç) Köyü 11 Km.” yazan tabelanın gösterdiği yola saptık. Önce, çalgıcılarıyla ünlü Dibekdere Köyünü geçtik. Epey yükseklere çıkınca, Çomakdağ Köyü’ne vardık.

Minibüsten inip hemen köy meydanındaki kahvehanede bekleyen Çomakdağ – Kızılağaç Köyü Kültür Turizm Araştırma Derneği Başkanı Hasan Yıldırım ile açık havada bir masaya kurulduk. Dernek Başkanı Yıldırım, Kaptan Dönmez’in ortaokuldan sınıf arkadaşıymış. Önce, bugün Kapıkırı’ndaki kampa katılmış olan ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) üyesi kalabalık bir grubun geleceğini, bu yüzden meydanın kalabalık olduğunu, geleneksel giysiler içindeki kadınların el işi ürünlerini burada satışa sunduklarını açıkladı.

 

Köyü gururlandıranlar

Biz kahvelerimizi ve masadaki testiden suyumuzu içip anın keyfini çıkarırken, girişken bir kız çocuğu bizle konuşmaya başladı. Hatice adındaki kız, hemen eve gidip geleneksel yöresel giysilerini giyip geldi. Deniz, yaşıtı Hatice’den ilkin uzak dursa da, kısa sürede kaynaştılar ve dama oynamaya başladılar. Ben de bu arada Hasan Yıldırım’dan bilgi almaya ve köyü biraz dolaşmaya niyetlendim. Yıldırım, geçmişte büyük büyük dedelerinin köye gelen misafirleri ağırlamak için kullandıkları evlerden bazılarını Milas Belediyesi’ne bağışlamış olduklarını belirterek, şunları söyledi: “Belediye’den büyüklerimizin hibe ettiği bu tarihi yapıların aslına uygun restore ettirilip turizme kazandırılmasını istiyoruz. Şimdi atıl durumdaki bu binalar, müze, butik otel, lokanta, kafe gibi kullanılabilir.”

Mimarisi, kadınların geleneksel giyimleri, yaptıkları el sanatları, ipek dokumaları ile ünlü ve kültür mirası sayılan köyün önemli bir özelliği de herkesin okur yazar olması ve üniversite mezunlarının oranın yüksekliği. Örneğin; Adnan Menderes Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Mehmet Turgut, kahvehanede birlikte oturup söyleşme şansı bulduğumuz, köyün gururlandığı kişilerden. “Biz çocukken, burada doğup büyüdüğümüz için, köyümüzün farklılığını bilmezdik. Ama, büyüyüp üniversiteye gidince anladık... Bir yurtdışı seyahatimde uçakta THY dergisinde köyümle ilgili yazıyı okuyunca, hoşuma gitti, keşke ben de böyle bir yazı yazsaydım dedim”. Daha çok tıp dergilerine yabancı dilde makaleler yazan Turgut, ara sıra Milas’ın tarihi, mitolojik söylenceleri hakkında da yazılar yazıyormuş... “Ekonomik nedenlerin yanında, zamanla insanların, doğanın, yapılaşmanın bozulması, yavaş yavaş Çomakdağ’ı da bozuyor” dedi hüzünlü bir sesle.

 

Salı düğün, Çarşamba güreş

Gerçekten süslü, rengarenk boyalı kapıları, bacaları ile simgeleşen taş evlerin yerini alan beton yapıların bacaları eskisine benzetilmiş olsa da aynı güzelliğe sahip değiller... Meydandaki caminin avlusunda eski minarenin, yanına yapılmış yeni minareyle bir arada bulunması da sanırım başka hiçbir yerde rastlanmayacak bir durum.

Çomakdağ’a kuşkusuz ipek dokuma tezgahlarını işlerken görmek, geleneksel bir köy düğününe katılmak, hatta konaklamak için yine gelmek isterim. Bu arada, Hasan Yıldırım, bayram (Ramazan Bayramı) sonrası, yerli ve yabancı turistler için her Çarşamba temsili düğün ve yağsız güreş düzenleyecekleri bilgisini verdi.

Köyden -birazcık dinlensek de, üzerimizde tatlı bir yorgunluk; köylü kadınlardan birinin çivit maviye boyanmış deniz kabuklarından yaptığı kolyem boynumda- ayrıldık.

Eve varınca, Deniz’e “Günümüz nasıl geçti sence?” diye sordum. Oğlum’un “Hayatımın en yorucu ve en güzel haftasonuydu!” yanıtı beni daha da mutlu kıldı.

(9 Mayıs 2017 / Güllük)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X