Milletin Efendisi …
Celal DURGUN...

Milletin Efendisi …

Bu içerik 94 kez okundu.

‘sözün özü’Celal DURGUN / celaldurgun@hotmail.com

“Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.”

Bulgaristan’ın Sofya kentine, Ateşemiliter (Konsolosluk uzman asker) olarak atanmıştı.

Bir yandan resmi toplantılara, davetlere katılıyor, bir yandan da Bulgarların toplumsal yapısı üzerinde çalışıyordu.

Bulgaristan’daki yaşam, bizimkine benzemiyordu. Bulgaristan’da kadınlı erkekli davetler düzenleniyor ve davetlerde kadınlarla dans ediliyordu.

Çağırıldığı yemekli, müzikli, danslı partilere katılıyor, Bulgar bayanlarla dans ediyordu.

Türklerin oturduğu mahalleleri geziyor, ırkdaşları ile sohbet ediyordu.

Buradaki Türklerin bizdeki Türklerden daha rahat koşullarda yaşadıklarına tanık olmuştu. Örneğin Osmanlı, ticareti yabancılara serbest kılarken, Türklere yasak etmişti. Oysa Bulgaristan’daki Türkler, ticaret yapıyor ve iyi şartlarda yaşıyordu.

Bulgar kadınları, bizdeki kadınlardan çok daha özgürdüler. Bizde peçe, çarşaf yaygınken, burada peçe yoktu. Kadınlar çarşıya pazara çıkıyor, gazinoda tek başına oturuyordu.

Her mahallenin bir okulu vardı. Gazete ve kitap okuma alışkanlığı yaygındı.

Bulgar köylüsü, ekiyor, biçiyor, satıyor, okuyor ve şehirli gibi yaşıyordu.

 

KENDİSİ SOFYA’DA,

AKLI TÜRKİYE’DE

O gün hava güzeldi, Sofya caddelerini dolaştı, yoruldu bir gazinoya oturdu, çayını söyledi. Hem çayını içti, hem de orkestra eşliğinde dans edenleri seyretti.

Ayağı çarıklı, şalvarlı, köylü kılığında bir Bulgar içeri girdi ve yanındaki masaya oturdu. Garson oralı olmadı. Adam garsona seslendi, garson duymazlıktan geldi. Köylü kılıklı adam masayı tıkladı, ayağı ile yeri tekmeledi ve sonunda garsonu masasına getirmeyi başardı, fakat garson ona hizmet etmeyi reddetti.

Adam patronu çağırdı. Patron da, adamın çıkıp gitmesini istedi.

Adam, “Beni buradan atamazsınız, Bulgaristan’ı benim çalışmam yaratıyor, benim tüfeğim koruyor” dedi ve gazinoyu terk etmemekteki inadını sürdürdü.

Patron, polis çağırdı.

Polis, köylü kılıklı adamın haklı olduğunu, bu durumda bir şey yapamayacağını söyleyerek çekip gitti.

Garson, adamın istediği çayı ve pastayı getirmek zorunda kaldı.

Adam, çayını içti, pastasını yedi, parasını ödeyerek gazinodan çıkıp gitti.

Gördükleri Onu çok mutlu etmişti. İçinden, “Bizde de böyle olsa, Türk köylüsü de, Bulgar köylüsü gibi öz güvenliğine erse” diye düşündü.

 

ÜLKEYİ GEZMELİ,

ULUSU TANIMALI …

Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere gittiği Amasya’da kendisini karşılayan halkın coşkusu Onu çok mutlu etmişti. Mutluluğunu Ruşen Eşref’e şöyle anlatmıştı:

“Bak kardeşim, böyle ulustan nasıl ayrılırsın? Bu yırtık-pırtık giysilerin içinde perişan gördüğün insanlar yok mu, onlarda öyle yürek, öyle cevher vardır ki, olmaz şey! Çanakkale’yi kurtaran bunlardır. Kafkas’ta, Galiçya’da şurada burada aslanlar gibi çarpışan, yokluğa aldırmayan bunlardır. Şimdi bu adamların düzeyini toplumsal bakımdan yükseltmek, herhangi bir mevki hırsından daha iyi değil midir? Bu insani çabaların yanında siyasi kavgalar bayağı kalır, değil mi ya? Siyasi kavgaların çoğu boş ve yararsızdır. Ama toplumsal çalışma her zaman için verimlidir. Bizim aydınlarımız buna çalışmalı. Neden Anadolu’ya gelip uğramazlar? Neden ulusla doğrudan doğruya ilişki kurmazlar? Ülkeyi gezmeli, ulusu tanımalı; eksiği nedir, görüp göstermeli. Ulusu sevmek böyle olur. Yoksa sözde sevgi yarar getirmez.”

 

TÜRKİYE’NİN GERÇEK

SAHİBİ VE EFENDİSİ

KÖYLÜDÜR

1 Mart 1922’de, TBMM Üçüncü Toplanma Yılı Açılış konuşmasında köylümüzün yaşadığı acı olayları dile getirdi. Konuşması sert ve bir o kadar da etkiliydi:

“Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten çok refah, saadet ve servete layık olan köylüdür. Binaenaleyh, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin iktisadi siyaseti, bu temel hedefi gerçekleştirmektir.

Efendiler, diyebilirim ki bugünkü felaket ve sefaletin tek nedeni bu gerçeğin gafili (görmeyen sezmeyen, aymaz) bulunmuş olmamızdır. Filhakika (gerçekten, hakikaten, doğrusu); yedi asırdan beri dünyanın çeşitli bölgelerine sevk ederek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil (karşılık) daima horlayarak karşılık verdiğimiz ve bunca fedakârlık ve ihsanlarına (iyilik) karşı nankörlük, küstahlık, zorbalıkla uşak derecesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük utanç ve saygı ile gerçek duruşumuzu alalım.

Efendiler, milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki mesaisini (çalışmasını) çağdaş iktisadi tedbirler ile azami ölçüye ulaştırmalıyız. Köylünün mesaisinin sonuçlarını ve faydalarını kendi menfaati lehine azami ölçüye vardırmak iktisadi siyasetimizin esas ruhudur. Binaenaleyh (bundan ötürü); bir taraftan çiftçinin mesaisini artıracak ve verimli kılacak malumat, vesait (araç) ve teknolojinin kullanımı ve diğer taraftan onun mesaisinin sonuçlarından azami istifadesini temin eyleyecek iktisadi tedbirlerin alınmasına çalışmak lazımdır. Şimdiye kadar mevcut olan yolsuzluk, çağdaş nakliye araçlarının yokluğu, mübadele (değişim) usullerinin çiftçi aleyhine olması ve hükümet kanunlarının çiftçiyi koruyamaması gibi engellerin kaldırılması lazımdır. Bu noktada bilhassa tarım ürünlerimizi, benzer ecnebi (yabancı) ürünlere karşı korumaya engel olmakla milletimizi bugünkü iktisadi sefalete mahkûm eden mülga (kaldırılan) kapitülasyonların acıklı durumunu hatırlatmadan geçemem. Malumunuzdur ki, memleketimiz iktisadi teşkilat ve muhit itibariyle kuvvetli bir halde bulunmuyordu. Özel iktisadi sermaye de serbest rekabete dayanabilecek dereceye erişememişti. Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri Avrupa rekabetine karşı kendini koruyamayan iktisadiyatımızı bir de iktisadi kapitülasyon zinciriyle bağladı. Teşkilat ve özel sermaye açısından iktisat sahasında bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde, bir de fazla olarak, imtiyazlı mevkide bulunuyorlardı. Temettü (kâr) vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şeriat tahtında memleketimize sokuyorlardı. Bütün iktisat alanlarımızda bu sayede mutlak hâkim olmuşlardı.

Efendiler, bize karşı yapılan rekabet hakikaten çok gayrimeşru, hakikaten çok kahir (zorlayıcı, yok edici) idi. Rakiplerimiz bu suretle gelişmeye müsait sanayimizi de mahvettiler. Tarımımızı da zarara uğrattılar, yıktılar. İktisadi ve mali gelişmemizin ve ilerlememizin önüne geçtiler.

Efendiler, artık serbest ve müstakil bir hayata atılan Türkiye için, iktisadi hayatı boğmakta olan kapitülasyonlar mevcut değildir. Ve olamaz. İktisadi hayatımızın belirlenmiş hedeflere yönelmesi ve süratle ilerleme ve gelişmesi için kabul edilecek tedbirler arasında memleketimizde Avrupa rekabeti yüzünden mahvedilmiş ve şimdiye kadar ihmal edilegelmiş tarımsal sanayimizi geliştirme ve çağdaş iktisadi araçlarla teçhiz etmeyi öncelikli olarak ele alacağız. Gerek ziraat ve gerek memleketin servet ve sağlık açısından önemi tartışmasız olan ormanlarımızı da çağdaş tedbirler ile güzelleştirmek, genişletmek ve en yüksek verimi elde etmek esas ilkelerimizdendir. İktisadi siyasetimizin önemli amaçlarından biri de genel çıkarları doğrudan doğruya alakadar olacak kurumlar ve iktisadi teşebbüsleri mali gücümüz ve fenniyemizin (bilimimiz) müsaadesi ölçüsünde devletleştirmedir.

Mali kuvvetimiz bugüne kadar olduğu gibi, dışarıdan borç almaksızın, fakirane olmakla beraber memleketi idare edecek ve hedeflerine ulaşacaktır.

Efendiler, bugünkü kutsal savaşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlık ile mümkündür. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan mahrum olunca o devletin bütün hayati alanlarında bağımsızlık felçlidir. Çünkü her devlet ancak mali kuvvetle yaşar. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin iktisadi bünye ile denk ve birbirine uygun olmasıdır. Binaenaleyh; devlet yapısını yaşatmak için dışarıya müracaat etmeksizin memleketin gelir kaynaklarıyla idare temini, çare ve tedbirlerini bulmak lazım ve mümkündür.”

 

DEVRİMLER

SÜRDÜRÜLSEYDİ …

Atatürk, köylüyü “efendi” yapmak için ekonomik, sosyal, kültürel tüm tedbirleri yürürlüğe koymuştur. Köylünün ezilmişliğine, kakılmışlığına isyan etmiş; köyümüzü değiştirmeye, cehaleti yıkmaya, köylüyü eşit yurttaş yapmağa ant içmişti.

Tarımda, makineleşmeyi, çalışmayı, üretmeyi, pazarlamayı öne çıkarmıştı. Ekilmeyen tarla kalmamış, işlenmemiş toprak bırakılmamıştı. Ziraat okulları açılmış, çiftçiye kredi dağıtılmıştı.

Atatürk’ün yaptıkları sürdürülseydi, devrimlerinden ödünler verilmeseydi, toprak reformu yapılsaydı, Köy Enstitüleri kapatılmasaydı, laikliğin kıymeti bilinseydi, Türkiye hem tarımda hem sanayide dünyanın önde gelen devletlerinden olurdu.

Köylümüz, siyasetçinin oy deposu haline getirilmezdi. Türkiye; etten ota, undan bulgura, fasulyeden nohut’a tarım ürünü ithal eden ülke durumuna düşmezdi. Köylünün toprağı elinden alınmaz, çiftçi haciz kaldırma peşinde koşturmazdı. Köylü perişan, tarım sahipsiz, tarlamız boş kalmazdı.

Yazımı, Atatürk’ün sözü ile noktalıyorum: “Türk köylüsünü “efendi” yerine getirmedikçe, memleket ve millet yükselemez.”

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X