Hükümet boşuna direniyor
Zeki SARIHAN...

Hükümet boşuna direniyor

Bu içerik 60 kez okundu.

Zeki SARIHAN

Kenan Evren’in 1982 anayasası, Amerikancı sermaye diktatörlüğünün sonsuza kadar yaşaması için hazırlanmıştı. Ancak 1960’tan sonra özgürlüklerin tadını almış olan Türkiye halkına bu giysi dar geliyordu. Oradan buradan zorlamayla giysi 1985’ten sonra yırtılmaya başladı.

Halkın isteklerinden biri, örgütlenme özgürlüğü idi. Örneğin öğretmenlerin bir dernek kurması ve kurulan derneklere üye olması bile yasaklanmıştı. İlginçtir ki, anayasaya memurların sendika kurmalarının yasak olduğunu yazmayı unutmuşlardı. Yasak o kadar “elde bir” sayılıyordu ki bunun anayasada belirtilmemiş olması önemsiz görülmüş olmalı.

Sağ olsunlar Cahit Talas, Mesut Gülmez ve Alpaslan Işıklı gibi bilim adamları bu boşluğu keşfettiler ve memurların sendika kurabileceğini açıkladılar. TÖB-DER’de hatta TÖS’te örgütlenme deneyimi yaşamış öğretmenler, kolları sıvayarak 1990’da Eğitim-İş adıyla bir sendika kurdular. Öğretmenler arasında daha önceki politik bölünmeye de son vermeyi programlarına alarak Dr. Niyazi Altunya’yı başkan seçtiler. 1402’lik olup 1986’da geri dönmüş, Hukuk Fakültesini bu arada dışarıdan bitirip stajyer avukatlığa başlamış Ayhan Sarıhan da kurucular arasında yer alarak sendikanın hukuk işleri sekreterliğine getirildi.

 

SÖKE SÖKE …

Geçtiğimiz 28 Mayıs, sendikanın 27. Kuruluş yıldönümüydü. Altunya’nın Eğitim İş Deneyimi kitabından sonra Ayhan, Eğitim-İş anılarını “Biz Bu Sendika’yı Sokakta Bulmadık” başlığı ile 622 sayfalık bir kitap haline getirdi. 28 Mayıs günü Ulusal Eğitim Derneğinde yapılan 27. Yıldönümü anma toplantısında Altunya, Ayhan ve Feyzi Coşkun Eğitim-İş’le ilgili anılarını anlattılar.

Ayhan’ın kitabının bu kadar hacimli olmasının nedeni, sendikanın kuruluş döneminde hükümete karşı verdikleri mücadelenin çok çetin ve uzun sürmüş olmasıdır. Hükümet, cumhurbaşkanından başlayarak bütün organlarıyla memurların sendika kuramayacaklarını söylüyor, genel merkezin ve açılan şubelerin kapatılması yolunda emirler veriyor, savcılıklar dava açıyor, öğretmenler ise sendika haklarında direniyorlardı.

Onlara bu cesareti veren, Türkiye’nin önünün aydınlanmakta oluşuydu. Öğretmenler sendikayı coşkuyla karşılıyordu. Bu cesaret, aynı zamanda Batı’daki memur ve öğretmen sendikalarının, işçi konfederasyonlarının, hatta İLO gibi Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluşların bu özgürleşme çabasını desteklemelerinden de güç alıyordu. Bunların tensilcileri Hükümeti sıkıştırıyor, Türkiye’ye gelerek sendikanın düzenlediği toplantılarda konuşuyorlardı.

Nitekim Ayhan şunları yazıyor: “Kuruluştan itibaren yabancı sendikalarla da ilişki kurmuştuk. Kuruluş bildirimimizi yabancı dillere çevirerek oralara da göndermiş, onları kurultaylarımıza çağırmış, kurultaylarına gitmiştik. Bazı Avrupa ülkelerinin sendikalarıyla ortak etkinlikler de düzenlemiştik. Bu arada Eğitim-İş gibi Eğitim Enternasyonaline üye olan 750 bin üyeli Amerika Öğretmenler Sendikası’nın Dış İlişkiler Sorumlusu da sendikamızı ziyaret ederek destek önerisinde bulundu” (s. 254) “AFP’nin işbirliği önerisini kabul ettik. Giderleri onlar tarafından karşılanmak üzere bir yönetici eğitimi semineri düzenledik” (s. 255)

Hükümet, öğretmenler sendika kurarsa eğitim öğretim düzeninin bozulacağını, milletin parçalanacağını, kanun ve nizamın kalmayacağını ileri sürüyordu. Nitekim sendika üzerindeki yasakların kaldırılması için açılan bir davada Danıştay savcısı şu olumsuz görüşü belirtmişti: “Kamu görevinin sürekliliği, kesintiye uğramasının ekonomimizin ve toplumumuzun kaldıramayacak durumda olması, milli güvenliğimizin ve toplum emniyetinin uzun zamandan beri tehlike altında bulunması nedenleri ile kamu görevlilerine sendikal haklar verilmemesinde anayasaya, kanunlara (…) aykırılık görülmemiştir.” (s. 282)

Uzun mücadeleler sonunda sendika, daha yasası da çıkmadan meşrulaştı. Peş peşe başka memur ve öğretmen sendikaları kuruldu. Her şey yerli yerine oturdu. Görüldü ki, hükümetin yasaktaki ısrarı boşunaymış. Sendika hakkının kullanılmasından ötürü ortalık karmakarışık olmuyor, devlet ve millet bölünmüyormuş.  Bütün o genelgeler, emniyetin bildirimleri, savcılık soruşturmaları ve mahkeme tutanakları “keemlen yekûn” (yok hükmünde) olmuş. Şimdi kimse onları savunamıyor. Sendikalaşmada öne atılanlar ise, yasak kapılarını kırmakla övünüyorlar.

 

DEMOKRATİKLEŞME KORKUSU

O zamanki yasakçı zihniyetin devamı, günümüzde başta Kürt sorunu olmak üzere demokratikleşmeden şiddetle korkmakta, HDP milletvekillerini Meclis’ten atmakta ve hapsetmekte, seçilmiş belediye başkanları yerine kayyım atamakta, barış bildirileri yayımlayan akademisyenleri işten çıkarmakta, hükümeti eleştiren gazetecileri cezaevlerine tıkmakta ve muhalif gazeteleri hükümet emrine almaya çalışmaktadır.

Aynı 1990’larda sendikalaşma hareketinde olduğu gibi Batı’daki insan hakları kuruluşları, siyasi partiler, hatta hükümetler, Türkiye hükümetini bu baskı politikalarından vazgeçirmeye çalışıyor. Hükümetin tavrı, 1990’lardaki hükümetin tavırlarıyla aynıdır:

“Bunlar Türkiye’yi bölmeye çalışıyor, işimize karışmasın!”

Bugün, 27 yıl geriye baktığımızda, hükümetin o zamanki sendikal haklara karşı direnişini nasıl ibretle ve belki yasakçılara acıyarak hatırlıyorsak, bundan on, on beş yıl sonra da bugünkü hükümetin demokratikleşmeye karşı canhıraş karşı koyuşu aynı duygularla hatırlanacak. Bütün o haklar alındığı zaman görülecek ki Türkiye bölünmemiş, parçalanmamış. Herkes rahat etmiş. İşinde gücünde. Batının hükümete tavsiyeleri de Türkiye’yi bölüp parçalamak için değil, kendileriyle müttefik bir ülkenin Batı standartlarına yükseltilmesidir.

----------------------------------

(Ayhan Sarıhan, Biz Bu Sendikayı Sokakta Bulmadık (Eğitim İş Anıları), Eğitim İş Yayını, Ankara, 2017, büyük boy 622 sayfa.)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X