Bu nasıl bir Ramazan?
Gülçin ERŞEN...

Bu nasıl bir Ramazan?

Bu içerik 234 kez okundu.

Gülçin ERŞEN

İnsan olarak, hele hele müslüman geçinen bir kul olarak, kendimizi toplumdan, islam aleminden ve dünya olaylarından soyutlayarak, kafamızı deve kuşu gibi toprağa gömerek, huzur içerisinde ibadet yapıp oruç tutamayacağımız bir Ramazan geçiriyoruz.

Ramazana damga vuran en sarsıcı ve üzücü olay; Haziran’ın ilk gününde askeri helikopterin düşüşüyle aynı anda 13 şehit ve aynı gün Şırnak’ta 3 şehit daha vermiş olmamızdı. Bu olayla ilgili sosyal paylaşım sitelerinde ve basında çok şey yayımlandı. Olayın tartışmalı ve çok acı olduğu bir gerçek. Ama, böylesine bir olay sonrasında “Kardeş” Azerbaycan acımızı paylaşarak 3 gün yas ilan ederken, Türkiye Cumhuriyeti’nde bir gün bile yas tutulmaması, yaşamın “olağan” akışını sürdürmesi çok daha acı!

Helikopterdeki askerler, en düşük rütbelisinden en büyük rütbelisine dek, TSK’da kalan “iyi” (gerçek vatansever, deneyimli ve başarılı) askerlerdi. Allah rahmet eylesin, yakınlarına sabırlar versin. Ben yalnızca, Şehit Yarbay Songül Yakut için facebook’ta yaptığım birkaç satırlık paylaşıma yer vermek istiyorum:

 

“Örnek Türk kadını... Şehit olurken bile yaşamı ve yaptıklarıyla çok şey anlattı, öğretti. Kaybımızın büyüklüğünü, acımı, isyanımı daha belirginleştirdi. Keşke deme lüksü yok. Ama, keşke daha çok böyle kadınımız, kızımız olsa, değerleri, çalışmaları yaşarken bilinse ve pisi pisine ölmeseler. Yarbay Songül Yakut, seni tanımamız için şehit mi olman gerekiyordu? Belki de senin gibi bir kahramana en yakışan ölüm şehadet idi..”

 

Din ve insanlık adına geri adımlar

Mezunu olduğum Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, “Bu okulda oruç tutulmuyor” gerekçesiyle sopalı, satırlı gericilerin (Belki de “Kışkırtıcı Ajan”ların) saldırısına uğradı. Kampüs korumaları olaya seyirci kaldı.

Ulusal televizyon kanallarının bazılarında sözde din adamları, oruç tutmayanların, hatta hayızlıyken oruç tutmayan kadınların sokakta bir şeyler yiyip içmemeleri gerektiğini, “Yoksa dayak yerler” (!) diyerek, sanki bunu meşrulaştırırmışçasına açıklama yaptılar!

Ben de yine facebookta bununla ilgili bir paylaşım yaparken; “Biz oruçluyken önümüzde yiyen içene bir şey demiyoruz, kızmıyoruz, hatta benim başkalarına oruçlu halimle sofra hazırladığım çok oldu. Sevabım arttı. Tutmayana kızıp, şiddet uygulayıp, niye sevabımı, ibadetimi geçersiz kılayım?” dedim. Ve başını gösteriş için örtüp, oruç tutmayan; ramazan ayında onca acılı olay yaşanırken, eğlencesinden, yiyip içmesinden vazgeçmeyen; üstüne üstlük dedikodu, hasetlik, fesatlık, düşmanlık ile zamanını ve enerjisini harcayan kadınlara ne denli kızdığımı yazdım.

Mübarek ayda, ülkenin tepesinden tabanına dek, insanlık ve müslümanlık adına daha ne çok yol katetmemiz gerektiğini, ama nedense hep geriye doğru adımlar atıldığına tanıklık ediyoruz.

 

Zeytin ağaçlarının umursamazca katledilip, var olan yasaların ve yaptırımların uygulanmamasından yakınırken, daha kötüsü oldu. Yine birilerinin çıkarlarına göre yasal düzenleme yapılarak, “kamu yararı” gözeterek yapılacak madenler ve sanayi tesisleri için zeytin ağaçlarının katledilmesinin yolunu açacak yasa tasarısı hazırlandı! İnsanlığın (dolayısıyla kamunun) yararı, öncelikle doğanın korunmasıdır. Bizler sokak aralarındaki üç beş zeytin ağacının, yapılacak üç beş katlı bina için kesilmesine üzülürken, yüzlercesinin kesilmesine göz yumulacak! Zeytin Kuran’da adı geçen “kutsal” meyvelerden biri değil mi yoksa? Bunlar Kuran-ı, saygıdeğer ilahiyatçı Prof. Dr. Mehmet Okuyan’ın öğütlediği gibi anlayarak okumamışlar ya da anlamak işlerine gelmiyor.

 

Sığ ve derin, iç ve dış meseleler iç içe

Ramazanın ortalarına doğru, haber bültenlerinde futbolcu Arda Turan ile birlikte Katar meselesi gündemi işgal etti.

Üniversite yıllarımdan bu yana milli takımın yanı sıra tuttuğum tek takım Galatasaray. Futbolla ilgilenmem ve bir spor dalının bu denli güncel, ekonomik ve siyasal yaşamı etkilemesinden de rahatsızlık duyarım. Lafı televizyonlardaki yorumcular gibi uzatmadan diyeceğimi diyeyim: Atatürkümüzün özlü sözünden esinlenerek; “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.” Dolayısıyla Arda Turan’ı sevmiyorum!

 

Kafaları karıştıran ve televizyondaki haber ve tartışma programlarında son günlerde yoğun işlenen Katar meselesini gelince, üniversitede Siyasal Tarih, Siyaset Bilimi, Uluslararası Siyaset okumuş biri olarak, şunları yazmak isterim:

Türk demokrasi ve Cumhuriyet tarihinde, “Devlet” ve “Hükümet” ayrımı vardı. Devlet kurumları, yetişmiş, nitelikli, deneyimli bürokrat ve diplomatlar ile varlığını sürdürürken, yürütmeyi temsil eden hükümetler değişirdi. Yani, ilkesel olarak, hükümetler geçici, Türkiye Cumhuriyeti Devleti kalıcıdır. Oysa AKP döneminde, devletin FETÖ’leştiğini, 17 – 23 Aralık sonrası ve yeni anayasa ile Türkiye Cumhuriyeti’nin AKP’lileştirilmesinin yolunun açıldığını görüyoruz. Halkın yüzde 50’sini temsil eden (O da artık şüpheli) bir yönetim, devletin ve halkın kaderini tek başına belirleyemez! Bunun sancı ve sıkıntılarını iç ve dış politikada gördük, görüyoruz.

Katar krizinde, bu ülkeye “Acaba, bize (Türkiye’ye değil) ne katar?” yaklaşımı sergileyen siyasi iktidarı, büyük ve önemli bir ikilem bekliyor... Dış politika uzmanlarının belirttiği gibi; Başta Suudi Arabistan olmak üzere, ABD destekli Arap ülkeleri, aslında “Katar seni dışlıyorum, Türkiye sen anla!” demektedir. Gazeteci Hüsnü Mahalli, Halk TV’ye telefonla verdiği demeçte; çıkarcı, iki yüzlü, kalleş ve tutarsız bir siyaset izleyen Araplara güvenilmemesi gerektiğini vurguladı. Ama, AKP iktidarının 2011’den bu yana izlediği dış politika da biraz öyle değil mi? Türkiye, en kısa zamanda kendisine ve tarihine yakışır ilkeli, tutarlı, güvenilir, istikrarlı bir siyaset izlemeye başlamalıdır.

 

Ramazanın belki de tek güzel gelişmesi

Ekonomik sıkıntılar içerisinde, halkın çoğunluğu iftar ve sahurda soframa ne koysam derdini yaşarken, müslümanlıkla bağdaşmayan debdebe, lüks, gösteriş ve israf simgesi iftar ziyafetleri, özellikle sosyal medyaya damgasını vurdu.

Enflasyonun hızlı artışı, işsizlik, asgari ücretin açlık sınırı altında olması, emekli maaşlarının asgari ücrete bile yaklaşamaması gibi ekonomik sorunlar milletin belini büker, sinirlerini bozar, insanları umutsuzluğa ve karamsarlığa sevkederken, biraz olsun sevinç ve umut veren gelişmeler de oldu.

AKP iktidarının 2008’de getirdiği ve 2000 senesinden bu yana emekli olanlara uygulanan “maaş bağlama” (kademeli hesaplama) sisteminden ötürü ben dahil birçok yeni emekli 1000 TL’nin altında maaş alıyor. FOX TV, emekli olduğum günlerde gönderdiğim iletilerimi dikkate alarak, emekli maaşlarında bundan kaynaklanan haksızlığı ve adaletsizliği iki gün üstüste ana haber bülteninde gündeme taşıdı. Ben de bunu sosyal medyada, “İki yıl önce Elazığ’da bir işçi emeklisi bu nedenle açtığı davayı kazanmış. Maaşı 300 tl arttığı gibi, geçmişe dönük 35 bin lira alacağı çıkmış. Yargıtay’ın bu konudaki kararı emsal sayılıyormuş. Yani yargı yolu açık. Ama yurttaşı niye böyle hakkını almak için zahmete sokuyorlar?!” notuyla paylaştım. Üstelik paylaşmakla kalmayıp, Change Org’da imza kampanyası başlattım.

 

Bir güzel gelişme daha

Yazım yayına hazır hale geldiği sıralarda bir güzel gelişme daha olmuştu, onu da şuracığa ekleyiverdim:

Hükümet, haklı karşı çıkışların, karşı duruşların yükselip yaygınlaştığı koşullarda “Sanayinin Geliştirilmesi ve Üretimin Desteklenmesi Amacıyla Bazı Kanun ve KHK’larda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın zeytinliklerle ilgili maddelerini komisyona geri çekti … Tümüyle gündemden çıkarılması dileğiyle …

İşte böyle geçen bir Ramazan sonrası, “Şeker gibi bir Bayram” geçirebilecek miyiz, bilemiyorum. Yine de hepimize hayırlı bayramlar; aydınlık, gönençli, mutlu yarınlar diliyorum.

(8 Haziran 2017 / Güllük)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X