Atatürk’ü anlamak için …
Celal DURGUN...

Atatürk’ü anlamak için …

Bu içerik 421 kez okundu.

‘sözün özü’ - Celal DURGUN / celaldurgun@hotmail.com

Vala Nurettin, Mustafa Kemal’in başlattığı, Ulusal Kurtuluş Savaşına katılmak üzere İnebolu’ya gelmiştir. Yanında getirdiği eşyalarını Ankara’ya taşımak üzere bir katırcı ile anlaşır. Yolda muhabbet ederler. Vala Nurettin katırcıya sorar:

-Mustafa Kemal kimdir?

-Padişahtır.

-Padişah kimdir?

-Enver Paşa’dır.

-Enver Paşa kimdir?

-Halifedir.

-Halife kimdir?

-Peygamberdir.

-Peygamber kimdir?

-Allah’tır.

-Allah kimdir?

-Ali’dir.

-Peki, ne iş yapar Mustafa Kemal Paşa, padişah, Ali mali olan bu adam?

-Çamurlu iki parmağı vardır. Uzatınca düşman kralının gözlerini oyar.

 

“NE EKERSEN ONU

BİÇERSİN.”

Osmanlı’da okul yok, var olan okullarda da Arapça ve Farsça eğitim yapılmaktadır. Fen bilimleri, güzel sanatların bütün dalları müfredat dışındadır. Supyan okullarından medreselere kadar tüm okullarda dini eğitim verilmektedir. Resim yapmak, fotoğraf çekmek, heykel yapmak büyük günahtır. Sormak, soruşturmak, nedenini arayıp bulmak, deneye dayalı sonuçlara varmak ve uygulamak “gâvur” işi sayılmaktadır. Ezbere dayalı eğitim baş tacı edilmiştir. Akıl, mantık, bilim, eğitim dışındadır. Felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi derslerin “esamesi” bile yasaktır. Şeriat kuralları egemendir. Aydınlığın, çağdaşlığın zamanın gerektirdiği bilgilerin zerresi bile verilmemektedir. Köyleri bırakalım, okulu olmayan şehirlerimiz bile vardı. Köy ve köylüler, kara cahil, yobaz “hoca”ların insafına terk edilmişti. Yağmuru yağdıran da Allah, tarlayı verimli kılan da Allah, derdi veren de Allah’tı. Savaşı yaptıran da, kazandıran da Allah’tı. Yaşar Nuri Hocanın dediği gibi halk Allah’la korkutuluyor, Allah’la kandırılıyordu. Hurafe, söylenti, mübalağa, kadercilik, savsata halkı teslim almıştı.

Böyle bir eğitim sisteminden hak-hukuk arayan, haksızlığa isyan eden, adam gibi “adam” çıkar mı?

Tabii ki çıkmaz. Çıksa çıksa katırcı gibi temiz yürekli, ancak kandırılmaya müsait zavallılar çıkar.

Mustafa Kemal Atatürk, böylesine geri bıraktırılmış, böylesine aklı teslim alınmış, eğitimden yoksun kılınmış bir milleti ayağa kaldırmayı başarmış bir liderdir.

Atatürk’ün devrimlerini küçümseyen, “üst yapı devrimleri” diye karalayan sözde “aydınların” bu konu üzerinde durmalarını ve vicdan muhasebesi yapmalarını diliyorum.

 

İŞGÜZAR BÜROKRAT

Atatürk devrimlerini içine sindiremeyen gerici takımının diline doladığı bir mesele vardır.

“Atatürk döneminde köylülerin Kızılay semtine girmeleri yasak edilmiştir.”

Böyle bir vaka ne yazık ki yaşanmıştır. Ancak, böylesine çirkin davranış, işgüzar bürokratın cahilliğinden kaynaklanmıştır.

Atatürk’ün, Türk köylüsü için yaptıkları, söyledikleri meydandadır. Art niyetli, tescilli Atatürk düşmanlarına buradan ne yazsam, ne söylesem inanmayacaklarını biliyorum. Ancak, samimi takipçilerime “Milletin Efendisi” başlıklı iki yazımı okumalarını öneriyorum.

Atatürk’ün yakın arkadaşı Falih Rıfkı Atay, bu konuda şunları yazmıştı.

“Ankara’da bir valimiz köylünün Atatürk bulvarından geçmesini yasak etti idi. Ankara’nın eski semtlerinde fotoğraf çekenler de çok defa karakolluk olmuştur. ‘Niye köhne evlerin resmini alıyorsun? Postanenin fotoğrafını çekersen a…’ Nasıl ki Ankara’nın burnu dibindeki köyü olduğu gibi şiire ve hikâyeye aktaran edebiyatçıya hemen: Komünist! Damgasını vururduk. Köylüyü giydirmek yerine. Arka semtleri bakım altında bulunduracağımız, kazanıp yaşayabileceği şartlara kavuşturacağımız yerde!”

***                   ***

Devrimlerin özünü kavrayamayan kimi okumuş aydınlar da aslında kör cahildirler.

Ankara valisinin kabul edilmez, cahilane yasağının altında, devrimi kavrayamama, devrimci yolu görememe gibi körlük yatmaktadır. Atatürk devrimlerinin yarım kalmasında ya da yarım bırakılmasında devrim karşıtları kadar, devrimin özünü kavrayamayan işgüzar bürokratların, rozetçi Atatürkçülerin de büyük günahları olmuştur. Atatürk, kurtuluş savaşını, yeni devletin kuruluşunu, devrimlerin tamamını halk ile birlikte yapmıştır. Halk dalkavukluğu yapmadan, bazen ikna yöntemini kullanmış, bazen devrimci yolun gereğini yapmıştır.

 

“TAMİMLE DEVRİM

OLMAZ”

1924 yılının bahar aylarında Erzurum Pasinler’de deprem olmuştur. Atatürk, çalışmaları yerinde görmek için Pasinler’e gider. Yaşlı bir amca ile konuşur.

“Zarar gördün mü baba, depremden zarar?

Yanıt alamadığından sorusunu yineler.

“Kaç para verse iyi baba, Hükümet sana.”

İhtiyar, “Valla padişah bilir.”

Atatürk güler, “Padişah filan yok artık, siz kaldırmadınız mı onları hem? Söyle bakalım sana ne yaptı deprem” der.

İhtiyar, aynı sözleri tekrar eder: “Valla padişah bilir”

Atatürk, kaşlarını çatar, kaymakama dönerek “Siz daha devrimleri yaymamışsınız Kaymakam Bey!”

Kaymakam bocalar, kekeler, “Şey, bütün köylere tamim ettik Paşam” …

Atatürk, “Oğlum tamimle devrim olmaz!” der.

 

YOBAZ TAKIMI

Osmanlı döneminde ezan gibi hutbe de Arapça söyleniyordu. Osmanlı tebaası Müslüman Arnavutlar, İmam’dan bir istekte bulunurlar. “Neden Arapça söylüyorsunuz, Arnavutça söyleyin biz de anlayalım” demişler. İmam da Arnavut olduğundan isteği geri çevirmemiş. Yobaz takımı hemen ayaklanmış, “Efendim hutbeyi Arapça okumak sünnet-i seniyyedir. (Peygamber efendimizin yolu) Peygamberimiz zamanından beri böyle gelmiştir” diyerek Padişah’a telgraflar çekerler.

Falih Rıfkı Atay “Kurtuluş” adlı eserinde bu olayı anlatır:

“Bu telgrafın çıktığı aynı gün, aynı gazetede, İstanbul’da birçok hafız kursları da işleten (demokrasi okullarından yetişme) bir hocanın halka: Sinemaya giden kadın boş olur, diye vazettiği yazılı idi. Ertesi gün de Cumhuriyet Millet Meclisinde, Türkleri camiye Arapça mı çağıralım, Türkçe mi tartışması olduğunu okudum. İşkodra kavgası 19. yüzyılın son yıllarında, ezan tartışması yirminci yüzyılın ikinci yarısının 15. yılında!”

***                   ***

Dünün yobazı, “medreseleri kaparsız, meyhaneleri açarsız”, “Floriyye’de (Florya) ümmet-ı Müslimin uryan” demişti. Aynı yobaz bugün, şort giyen genç kıza tokat atıp tekme sallıyor, gülen kadını “isterik” ilan ediyor, hamile kadına dışarıyı yasaklıyor, kadın ile erkek el ele dolaşamaz diyor; halk otobüslerinde haramlık-selamlık, kızlar için ayrı okul, her üniversiteye cami, her okula mescit bekliyor. Her mahalleye, her sokağa, her caddeye cami, ihtiyacın çok üstünde imam hatip okullar, şimdilik zorunlu olmayan Arapça dersi…

Dört dörtlük iftar yemekleri, devlet kesesinden özel davetler, gösteriş namazları, defalarca hacı olma, lüks ve şaşalı yaşam biçimi, saray merakı…

***                   ***

Fransız elçisi, Fransa kralının oğlu olduğu gün, elçilik binasında fişek fırlatır, tüfek patlatır.

Gürültü üzerine Bostancıbaşı (güvenlik amiri) elçiliğe gider. Karşısına elçinin İstanbul’da büyüyen oğlu çıkar. Bostancıbaşı’ya: “padişahımızın bir oğlu oldu da onu kutluyoruz” demesi üzerine Bostancıbaşı: “Vah küstah, dünyada padişah bir tanedir, o da bizimki” der ve genci sürükleyerek götürmek ister. O sırada yetişen elçi, “oğlumu bırak, onun yerine beni götür, ama sonrasına karışmam” diyerek tehdit savurur. Bostancıbaşı delikanlıyı salıverir. Osmanlının okumuşu bile böylesine cahil ve teslimiyetçidir.

 

MEZGİT BALIĞI

Osmanlı döneminde, Müslümanlar mezgit balığını yemezlermiş. Yahudiler ise bolca tüketirmiş. Sonraları Müslümanlar da mezgit balığına alışıvermiş. Arz-talep meselesi, mezgit balığının fiyatı yükselmiş. Yahudiler hahamlarına gidip; “buna bir çare bul” demişler. Haham gülmüş; “yarından tezi yok, adını Yahudi balığı koyun” demiş. Balık pazarında mezgit Yahudi balığı olunca Müslümanlar mekruhtur (Müslümanlıkta haram sayılmayan, fakat zorda kalınmadıkça yapılmasına izin verilmeyen) diye mezgit almaktan vazgeçmişler.

Bunu niye yazdım?

Falih Rıfkı Atay’ın yazdıklarını aktarıyorum.

“Hocalarımızın “ilm-i servet” diye öğrettiklerinin hepsini Hıristiyan ve yabancı imtiyazı sanırdık. Bezirgan (tüccar) Osmanlıca da “müstehcen”e (açık, saçık, ayıp) benzer sözler arasında idi.

Hepimiz zengin olmak hırsı ile yanardık. Fakat ah bir sermaye bulsam da dükkân veya fabrika açsam yerine ah, iyi bir saatinde padişahın gözüne ilişsem de vezir olsam yahut ah bir vezirin hoşuna gitsem de vali olsam gibi özlemlere kapılırdık.

Osmanlı’da zengin olmak demek vezir, paşa, kazasker, kadı, beylerbeyi, vali, sıra sıra devlet ve hükümet adamı olmak veya olmuş olmak demekti.”

***                   ***

Atatürkçülük; ilmin, bilimin, eğitimin, aydınlanmanın, çağdaşlaşmanın, eşitliğin, kardeşliğin, birliğin, tümlüğün, üretimin, paylaşmanın, özgürlüğün, demokrasinin, hakkın, hukukun, adaletin adıdır. Atatürkçü olmak bugünü korumak, yarını kurmak, geleceği görmek demektir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X