Öngörülebilen Kaos - 2019
Konuk Yazar...

Öngörülebilen Kaos - 2019

Bu içerik 193 kez okundu.

Yüksel SARI -

16 Nisan’da kabul edilen Anayasa değişikliğine göre, artık siyasi partilerin eskisi kadar önemi kalmamış, meclis ağırlıklı parlamenter sistemin sonu gelmiştir. 2019’da yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte bu süreç tamamlanmış olacaktır.

Buna karşılık, birçok köşe yazarımızın halâ eski anlayışları savunuyor, siyasi parti taraftarlarının da acımasız bir üslupla aralarındaki rekabeti sürdürüyor olmasına bakınca, sistem değişikliğinin yeterince kavranamamış olduğunu anlıyoruz.

Fakat siyasi partiler için aynı şey söylenemez. Onlar yapılan değişikliği ve kendilerini bekleyen süreci iyi bildiklerinden, şimdiden yeni sisteme göre konumlanmaktadırlar. MHP ve BBP’nin adeta AKP’nin koalisyon ortağı gibi hareket etmesinin, CHP’nin referandumda hayır oyu veren % 50’yi arkasına alıp bir blok oluşturmaya çalışmasının, bazı siyasi partilerin kafasının karışmasının, bazılarının da yeni sistemde bir yer bulabilmek umuduyla şaşırtıcı yaklaşımlar göstermesinin arkasında bu konumlanma vardır.

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun da aday olduğu 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimini hatırlayalım. Siyasi partiler geri planda kalmış, seçmen tercihini, taraftarı olduğu siyasi partiye göre değil, adayların kimliğine göre yapmıştı. O gün seçmeni buna zorlayan, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesiydi. 16 Nisan Anayasa değişikliğinden sonra, sistemin kendisi de Cumhurbaşkanlığı sistemine dönüştüğünden, 2019 seçiminde seçmenin tercihi daha fazla etkilenecek, siyasi partilerin önemi daha da azalmış olacaktır.

2019’da Tayyip Erdoğan’ın adaylığına karşı muhalefetin stratejisi aşağı yukarı bellidir. “Demokrasi” ve “Adalet” kavramları öncülüğünde Erdoğan karşıtı bir blok oluşturup Erdoğan’ı % 50’nin altına düşürmek. Bu strateji başarılı olursa Erdoğan döneminin sonlanacağı söyleniyor. Birinci turda hiç kimse kazanamazsa ikinci turda böyle bir bloğun oluşması mümkün görülüyor.

Buna karşılık Erdoğan’ın stratejisi de seçimi birinci turda kazanmak üzerine kurulu olacaktır. Ancak, onun da bazı sorunları var. En önemlisi, 16 Nisan değişikliğine göre 100 bin imzayı toplayan herkesin Cumhurbaşkanlığına aday olabilmesidir. Bu kural en çok, yeni parti kurma hazırlıkları yapan Meral Akşener’e yarayacaktır. Partisi henüz seçime girmemiş olsa bile 100 bin imzayı kolaylıkla toplayarak aday olabilen Akşener, MHP-AKP-BBP bloğundan alacağı oyla Erdoğan’ı % 50’nin altında bırakabilir. Tabii o zamana kadar FETÖ’den içeri alınmazsa!

16 Nisan referandumu sonuçlarıyla ilgili olarak AKP’li seçmen üzerinde yapılan bir araştırma, Erdoğan için tehlike sinyalleri vermektedir. Bu araştırmaya göre, Batı bölgelerinde AKP seçmenlerinden hayır oyu verenlerinin sayısı yüzde 12’yi bulmuştur. Yüzde 35’i Kılıçdaroğlu’nun “ adalet” yürüyüşüne destek vermiş, yüzde 50’si de bu ülkede adalete güvenlerinin kalmadığını beyan etmiştir.

Erdoğan açısından durum “metal yorgunluğu “ ile açıklanamayacak kadar ciddidir. Aslında o, kendi ektiğini biçmektedir. İktidar gücünü tek elde toplayarak, her alana müdahale ederek, itici tavırlar sergileyip ona buna meydan okuyarak aslında kendi kendini tüketmiştir.

Kuşkusuz böyle bir durumda Tayyip Erdoğan’ın yapması gereken, siyasi rakiplerine saygılı olması, FETÖ soruşturmalarındaki ve OHAL uygulamalarındaki suiistimallerden ve otoriter yönelimlerden vazgeçmesi, adalet duygularını yeniden tesis etmesi, Cumhuriyetin tehlikede olduğunu düşünen kesimleri rahatlatması, halkın refah düzeyini yükselten uygulamaları başlatması ve güven verici yaklaşımlarla halkı yeniden kazanmasıdır.

Ne var ki, bildiğimiz Erdoğan bunların hiçbirini yapmayacaktır. Yapmaz… Çünkü o, iktidarını korumanın biricik yolunun daha fazla otoriterleşmek olduğunu düşünmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimini birinci turda kazanabilmek için her yola başvuracak, siyasi rakiplerine karşı daha fazla sertleşecek, demokrasiden daha çok uzaklaşacak, daha fazla otoriterleşecek ve bekli de, seçimi kaybetse bile seçim sonucunu kabul etmeyecektir.

Muhalefet de Erdoğan’ın ikinci yolu izleyeceğinden emindir. Bu nedenle mücadeleyi “Demokrasi” ve “Adalet” kavramları temelinde yürütmek kararındadır. Onlar da Erdoğan’ın otoriter tavırlarına “demokrasi” talebiyle karşılık verip Erdoğan karşıtı cepheyi büyütmek isteyeceklerdir. Bu amaçla birleşebilecekleri herkesle ve her kesimle birleşmeyi deneyeceklerdir. Gerektiğinde uluslararası alanda Erdoğan karşıtı kesimlerin desteğini isteyecek ve belki de, seçimi kaybetseler bile seçim sonucunu kabul etmeyeceklerdir.

Ülke genelinde en küçük yerleşim birimlerine kadar yaygınlaşan bu kamplaşma, en zor günlerimizde bizi perişan edebilir. Yabancıların içimize müdahale etmeleri ve halk arasında fiili çatışmalar çıkarmaları için uygun zemin yaratabilir.

Türkiye, 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte tarihinde görmediği kadar büyük bir kaos içine yuvarlanabilir. Böyle bir kaos ortamından geriye, bölünmüş ve dağılmış bir Türkiye kalabilir.

Ne yazık ki, bu kaos’u şimdiden öngörebiliyor olmamız, önleyebileceğimiz anlamına gelmiyor. Onun için geç kalmadan sağduyuda buluşmak zorundayız.

En büyük sorumluluk, eylem ve söylemleriyle sürekli gerginlik yaratan, mutlak iktidar hevesiyle günden güne otoriterleşen ve bu tavırları yüzünden ülkenin güvenliği açısından zaaf yaratan Erdoğan’a aittir.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X