Laikliği yeniden anlayarak umudu yaratmak
Prof. Dr. Kemal KOCABAŞ...

Laikliği yeniden anlayarak umudu yaratmak

Bu içerik 1082 kez okundu.

“Hadi uyan / Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın / İlkyazlar sıcağı biriksin yüreğine / Yoksul olsan da uyan / Garip olsan da uya n/ Madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için / Madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için / Madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için“

Metin ELOĞLU

Kant, aydınlanmayı “Aydınlanma; insanın aklını kullanmaya cüret etmesidir” şeklinde tanımlıyor. Tanım, aklını kullanan insanı öne çıkarıyor. 2016 Türkiye’sinde eğitim politikalarına yön verenle, ülkeyi yönetenler son on dört yılda bu evrensel kazanımı yok varsayarak, “aklını kullanmaya cüret etmeyen” bireyler yetiştirmeyi öne çıkardılar. Son haftalarda TBMM başkanı İsmail Kahraman’ın yeni anayasada laikliğin kaldırılması gerektiği ve anayasaya din kavramının girmesi gerektiği anlamındaki açıklamalarından sonra ülkede yoğun bir şekilde laiklik tartışması başladı. Aslında bu tartışma hep vardı… Artık soru çok açık ve net hale geldi. Türkiye geleceğini tümüyle dinde arayarak bir Ortadoğu ülkesi mi olacak?, yoksa ibadet özgürlüğünü güvenceye alan laiklik ilkesiyle demokratik bir Cumhuriyet evrimiyle evrensel dünyada mı yer alacak? Siyasal İslam ve takipçileri ülkenin Ortadoğu ülkesi olması arzusunda, dinsel hukukun yani şeriatın ülkede egemen olmasından yanalar, tercihleri bu… Artık saklamıyorlar.

Türkiye, TBMM başkanın açıklamaları sonrası yitirmekte olduğumuz bu evrensel kavramın önemini yeniden anlamaya ve korumaya yönelik tepkilerini meydanlara taşıdı. 1 Mayıs alanlarında kitleler “laiklik” vurgusu, “laik, demokratik Cumhuriyet” ve “laik, demokratik, bilimsel eğitim” vurgusunu öne çıkardılar. Son 14 yıldır eğitimin okul öncesinden yüksek öğretime uzanan süreçlerindeki özellikle 4+4+4 yapılandırılmasıyla yoğunlaşan dinselleştirme çabaları, imam hatip ortaokul ve liselerinde okuyan öğrenci sayısının 1 milyon 200 bine ulaşması, ilahiyat ve islami bilimler fakültelerine ayrılan öğrenci kontenjanlarının 20-25 bine çıkması, eğitimde çok hızla akıl ve bilimden ayrılışı ifade eden somut rakamlardır. Son yıllarda eğitimin dinselleştirilmesi ve ülkedeki politik iklim eğitimin niteliğini de olumsuz etkiledi. Tüm veriler Türkiye’de eğitimin iflas ettiğini, işlevselliğini kaybettiğini, çocukların doğuştan getirdiği yetenekleri öne çıkaramadığını göstermektedir. 2010-2016 YGS sonuçları ve her üç yılda bir yapılan PISA sonuçları bunun somut kanıtlarıdır.

Son yıllarda ülkedeki kadın cinayetlerinin ülkedeki siyasal iklimle ilintili olduğu açıktır. Kadına yönelik söylemlerin, kadına yönelik ötekileştirici açıklamaların, yaratılan  olumsuz koşulların “şiddet potansiyeli” ürettiğini görmemek mümkün mü? Son aylarda  basında Karaman’da dini bir vakfın yönettiği yurtta yaşanan ilkel çocuk istismarı, Cüppeli Ahmet Hocanın bilim dışı fetvaları, horon tepmeye, halay çekmeye itiraz eden müftülerin ifadeleri ve camilere götürülen ana okul öğrencileri haberleri yaygın bir şekilde yer aldı. İlginç olan, ülkenin ilahiyat fakültelerinin öğretim üyelerinin topluma yansıyan bu tür olay ve açıklamalara karşın bilim insanının toplumsal sorumluluğuyla ortaya çıkıp bu açıklamalara yanıt vermeyerek sessiz kalmalarıdır. Üniversite kimliğinin toplumsal bir sorumluluğu olmalıdır. Ama içine kapanan, susan, korkan üniversite iklimi, ne acı ki bunu önlüyor.

Laiklik, 1789 Fransız devrimiyle insanlığın evrensel dünyasına giren bir kavramdır. Kısaca, dinin, vicdanın ve aklın özgürleştirilmesidir… Kamusal alanı, yani devleti, eğitimi, hukuku, ekonomiyi dinsel referanslardan arındırarak dini insan vicdanına bırakarak aklı ve bilimi öne çıkarmaktır. Bu anlamıyla laiklik; dinin devlet, siyaset ve sermayenin sömürü aracı olmaktan, araçsallaştırılmasından kurtarılmasıdır. 1789 yılında Fransız devrimiyle insanlığın ortak kazanımı haline gelen laiklik ilkesi, Cumhuriyetle birlikte bu topraklarda karşılık buldu. 1923 sonrası laik hukuk, laik ekonomi, laik eğitim, laik medeni haklar yaşamımızda yer aldı. Tepeden verilen bu hakları şimdi mücadeleyle kaybetmemeye çabalıyoruz.

Laiklik olmadan demokrasinin, eleştirel aklın hayata geçmesinin, bilimsel eğitimin olamayacağını yaşayarak görüyoruz. Laikliğin olmadığı yerde hukuk devleti de anlamını yitiriyor. Laikliğin olmadığı ülkelerde tek adamın yönettiği otoriter, baskıcı  yönetimlerin oluştuğunu ve bu ülkelerde insan hak ve özgürlüklerinin yerlerde süründüğünü pekçok Ortadoğu ülkesinde görebilmekteyiz. 20 Şubat 2016 tarihinde  Suudi Arabistan’da yapılan “Kadın İnsan Mıdır” başlıklı konferans bile, yeni bir ortaçağ anlayışının ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyada öne çıktığı görmekteyiz. O nedenle bugünlerde Cumhuriyetin en anlamlı kazanımı olan laikliğin savunulması, kazanılması ve toplumsallaştırılması herkes için yaşamsal önem kazanmaktadır.

Siyasal islam laikliği din karşıtlığı olarak görmekte ve anti laik söylemlerle taban yaratmaktadır. Yanılgıları buradadır. Laiklik dinin saygınlığını ve özgünlüğünü korumanın adıdır. Son on beş yılda haksız-yalan saldırılara rağmen laiklik, yurttaşların özgürce ibadet özgürlüklerini güvence altına almanın adıdır. Hiç unutulmamalıdır ki siyasetin aracı olan, siyasallaşan din, gericiliği, sömürüyü öne çıkarır, toplumu kutuplaştırır, mezhepçilik üretir ve toplumsal barışı zedeler. Tüm demokratik kazanımları yok eder. Yine unutulmamalıdır ki laiklik insanların her tür etnik ve mezhep farklılıklarını aşarak toplumun barış içinde yaşamasının güvencesidir.

Türkiye, laik, demokratik bir Cumhuriyetle tercihini barış ve özgürlük içinde hep beraber yaşamaktan yana yapacaktır. Zira insan aklı, mantığı bunu gerektiriyor. Ben barıştan yana umutluyum, ülkemin aydınlık geleceğinden yana umutluyum. Diyalektik gelişim süreci evrensel değerlerden yana bir gelişim rotası çiziyor. Ne dersiniz, umudu yaşatabilecek miyiz?

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X