Reklam
Reklam

Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

Niğde Aladağlar’da uzun ve yüksek bir yolculuk;

Reklam

Emler Zirvesi (3 bin 723 metre)

Hüseyin Avni KUNDURACIOĞLU -

İçinde olduğumuz araç, uzun bir yolculuktan sonra Niğde’nin Demirkazık Köyüne ulaşıyor.

Zaman, gece yarısını çoktan aşmış.

Araçtaki sırtçantalarımızı, geç saat olmasına karşın bizi bekleyen Bilal'in traktörüne aktarıyoruz. Son çantayı yerleştirdikten sonra, traktörün römorkuna doluşuyoruz. Traktörün hareket etmesiyle birlikte, oldukça sert olan hava koşulunu iliklerimize kadar üşüyerek hissediyoruz.

Traktör, asfalt yoldan çıkıp toprak yolla buluşuyor. Gecenin sessizliğini traktörün homurtusu delip geçiyor. Dolunay, bütün ışıltısını römorkun üzerine  salıyor ya da bize öyle geliyor.

Traktör, Orta Toroslar’ın Aladağlar’ında yavaş yavaş yükseliyor. Bu yükselti soğuğu daha da hissettirmesine karşın, sabahın ilk saatlerindeki  keyifli yüz ifadelerimizden eksilme olmuyor.

Nasıl olsun ki? Aladağlar’dayız. Dağların en güzelinde, dağların en gizemlisinde, dağların en renklisinde. Duyduklarımızın yalancısıyız elbet. Önümüzdeki süreç, duyumlarımızın ötesine geçip tanık edecek.

Keyfimiz bu yüzden. Aladağlar’ın yüksek zirvelerinden olan Emler’e çıkmayı hedefliyoruz çünkü. Aladağlar’da bulunan irili ufaklı 50 zirvenin en yükseğini 3 bin 756 metre ile Demirkazık zirvesi oluşturuyor. Zirvesine konuk olmayı düşlediğimiz Emler ise, 3 bin 723 metre yükseklikte. Emler’e zirve yapabilmek için, Ticaret Alanı denilen bölgede kamp kurmamız gerekiyor. Traktör kamp alanına doğru hoplaya zıplaya yol alırken, römorkun içine heyecanlı bir bekleyiş egemen oluyor. Öyle ya, yaklaşık yirmi saatlik bir zaman diliminde yollardayız. Bu arada on iki arkadaşız. BODOSK’lu arkadaşlarımızın düzenlediği bu etkinliğe, Muğla’dan üç arkadaşımızın ve Milas’tan benim katılımımla birlikte ‘zirve ekibimiz’ oluşmuş oluyor. Yürüyüşümüzün öncülüğünü Hıdır ağbi üstleniyor. Tüm sorumluluk Hıdır ağbide.

Bu sırada traktör hızını kesmiş, bir düzlükte durma hazırlığında. Anlaşılan o ki kamp yerine ulaştık. Çadırlarımızı 2 bin 120 metredeki kamp alanına bir çırpıda kurup uyku tulumlarımızın içine süzülüyoruz. Dolunay tüm görkemiyle kamp yerini aydınlatırken.

Günün ışımasıyla birlikte, Demirkazık’ı tüm görkemiyle bizi beklerken buluyoruz. Dağların çevrelediği bir platonun içinde, Demirkazık’ı hayran hayran izleyerek yudumluyoruz günün ilk çaylarını. Güneş arada bir varlığını gösterse de, sert bir ayazı yaşıyoruz. Ötelerde görülen kara bulutlar, gece için planlanan yürüyüşün zamanının değişmesini sağlıyor. Saat 11'i gösterdiğinde, yola düşüyoruz. Emler’e ulaşmak için.

12 kişiden oluşan ekibimiz, ‘çoban yürüyüşü’ olarak tanımlanan tek sıra ile patikadan dağların içine doğru akıyor. Bu bölge başka yürüme şekline olanak vermiyor. Yöre halkının ‘gelin kayaları ‘ismini yakıştırdığı peri bacası benzeri oluşumları sağımıza alıyoruz. Patika bir süre sonra bizi dere yatağına ulaştırıyor. Burada taşlar yürüyüşümüzü epeyce zorlaştırıyor.

Aladağlar, kireçtaşı bloklarından oluşmuş bir jeolojiye sahip. Sabah saatlerinde beyaz görülen dağları, ilerleyen saatlerde günün ışıkları ile farklı renklere bürünmüş olarak görmüş olmamız bu yüzden. Yine bu jeolojik yapı sayesinde bölge ‘çarşak’ ismi verilen küçük çakıl taşları ile bezeli. Dağlardan akıp gelen bu çarşaklara inen her baton darbesi ya da attığımız her adımla buluşan botlarımızın çıkardığı seslerin arasında ilerliyoruz. Bir süre sonra yine ‘katır patikaları’na ulaşıyoruz. Patika, bizi dağın içinde kıvrıla kıvrıla yükseltiyor.

Bulutlar gökyüzünde hareket halinde. Gökyüzü gün içinde sürekli değişiyor. Aladağlar’ın özellikle bu mevsimde her türlü hava durumu ile karşımıza çıkabileceğini biliyoruz. Tıpkı Aladağlar’ın Türkiye’de dağcılığın adeta bir tapınağı olduğunu bildiğimiz gibi.

Aladağlar, gerçekten de büyüleyici bir güzelliğe sahip. Sanki başka bir gezegendeyiz hissine kapılmamanız mümkün değil. İşte şu an, ışık dağların gölgelerini vadiye yansıtıyor. Adeta bir masalın içinde yolculuk yapıyoruz.

Sırta ulaştığımızda hızımız düşüyor. Çıldırtıcı bir sessizliğin içindeyiz. Uzaktaki dağın yamacından inen 3 katır ve köylünün slüetleri, bir süre sonra ayak üstü sohbet ettiğimiz konuğa dönüşüyor. Yabancılarla karşılaşmak köylüye, yerli ile karşılaşmak bize iyi geliyor ya da ben öyle düşünüyorum. İleride görülen kara bulutlardan, biraz sonra karşılacağımız ‘kapı’dan konuştuktan sonra, biz taşlaşmış parkurdan yukarılara doğru ilerlerken, katırlar aşağı vadiye doğru çoktan süzülmüşlerdi bile. Arada bir karşımıza çıkan geven çiçekleri, kayalık bölgeyi renklendiriyor.

Nihayet kapıya ulaşıyoruz.

Karayalak Vadisi’nin girişine yani vadinin daraldığı bu noktaya ‘kapı’ deniliyor. Dar bir giriş olan bu nokta için, daha güzel tanımlama bulunamazdı doğrusu. Karayalak Vadisi’nin içinde zikzaklar çizerek ilerliyoruz. Bu zikzaklar sırasında, yolumuzun bir yanını uçurumlar oluşturuyor elbet. Vadinin içinde yol bir türlü bitmiyor. Bazı noktalar o kadar dikleşiyor ki, resmen canımız çıkıyor. ‘Az kaldı’ cümlesini sıklıkla kullanmaya başladık. Hedefimiz bu parkurun ikinci kamp yeri olan ‘Çelik buyuran’a ulaşmak.

Kapı 2 bin 600 metre yükseklikte olduğuna göre yüksek irtifanın içindeyiz artık. Zira dağcılıkta 2 bin 500-3 bin 500 metrenin yüksek irtifa, sonrasının ise ‘çok yüksek irtifa’ olduğunun ayırdındayız. İrtifa kazandıkça oksijenin azlığı hissediliyor, bu yüzden yavaş yavaş çıkarak vücutlarımızdaki oksijen azalmasına uyum sağlatıyoruz. Kendi aramızdaki dayanışma ve motivasyon, yürüyüşün en başından bu yana hiç eksilmese de, bu noktada birbirimize daha çok gereksinim duyuyoruz. Sanırım dostluğun, dayanışmanın ve inceliğin en güzellerini yaşayarak, yükselen eğimde ilerliyoruz. Bu sırada biraz önce başlayan yağmur, doluya dönüşüyor. Leblebi büyüklüğündeki dolular yağmurluklarımıza çarpıp aşağıya düşerken, Kızılkaya ve Karasay tepelerinin silüetlerini atlamıyoruz. Artık buza dönüşmüş karların arasından ilerlerken, yorgunluk hissediliyor. Ama asla mutsuz değiliz.

Önden giden arkadaşlarımızın ‘geldik’ diye seslenmesiyle büyük mola yerine ulaşıldığını algılıyoruz. Biraz sonra duyacağımız su sesine seviniyoruz. ‘Çelik Buyuran’a ulaştık çünkü. Bir borudan akması sağlanan suyun soğukluğu, buz gibiden ötesi. ‘Buydurmak’ sözcüğünün ‘dondurmak’ anlamında kullanıldığı düşünüldüğünde, ‘çelik buyuran’ı tahmin etmeniz zor olmaz. Boşalan mataralarımızı doldurup biraz ötede iki sıra taş ile çevrilmiş mola yerindeki arkadaşlara doğru ilerliyorum. Yorgunluğun ötesinde olsam da gözlerimin gülümsediğinin ayırdındayım. Sanırım bazı duyguların tarifi olmuyor. Ve ben  şu an o tarifsizliğin içindeyim. Ayşen’in uzattığı kahve, Çağrı’nın hazırladığı peynir-ekmek kendime gelmemi sağlıyor. Halil Deniz’in bitmek bilmeyen enerjisi ise tam bir motivasyon oluyor.

Hava, deyim yerindeyse zehir gibi soğuk. Çıkmayı hedeflediğimiz 3 bin 723 metredeki Emler Zirvesi’ni mola yerinden görebiliyoruz. Bulunduğumuz yerin yüksekliği 3 bin 370 metre. Bu arada Çelik Buyuran’ın ülkemizdeki en yüksek noktada bulunan su olduğunu belirtmeliyim.

 

Dinlendikten sonra tekrar yürüyüşe başlama hazırlığına giriyoruz. Daha iki saatlik yolumuz var, biliyoruz. Önümüzdeki sırta doğru vuruyoruz bedenlerimizi.

Kendimi daha iyi hissediyorum. Ama bir sorun var, galiba sol işaret parmağım donmak üzere. Aslında  dağda gereksinim olabilecek bütün aksesuarları almıştım ama eldiven bu mevsim için fazla lüks gelmişti gözüme. Aladağlar’ın ne kadar sürpizli bir dağ olduğunu bilmeme rağmen. Neyse ki önce Ayşen’in yedek yün eldiveni, sonrasında Halil Deniz’in içlik eldiveni parmağımı kurtarıyor. Nasıl bir hava koşulunun içinde olduğumuzu tahmin etmeyi size bırakarak, öndeki arkadaşlara doğru ilerliyorum. Sırtın ulaştırdığı düzlükte epeyce yürüdükten sonra, tepeye ulaşıyoruz. Burada taşlar kaya parçalarına dönüşüyor. Kar yağışı başladı bu kez. Sırtçantalarımız beyaza bulandı hemen.

Zirveye az kaldı, görüyoruz. Tüm gücümüzü toplayıp o noktaya ulaşmaya kilitlenmişken, önden giden Hıdır ağbinin ‘zirve, geldik arkadaşlar’ sözcükleri, sanki üzerimizden bütün yükü alıyor.

Evet zirvedeyiz işte. Emler’deyiz, 3 bin 723 metredeyiz şu an. Sarılıyoruz birbirimize, başardık çünkü. Şu an saat 18.00 olduğuna göre, yedi saatlik zorlu bir yürüyüşün sonunda ulaşmışız zirveye.

Zirveden dört bir yanı izliyoruz. Hele ‘Yedigöller Vadisi’ni izlemeye doyum olmuyor. İrili ufaklı buzul göllerin oluşturduğu  bu vadi, büyüleyici bir manzara sunuyor bize. Bayrak, flamalar çıkıyor ortaya, fotoğraflayıp anı sabitlemek için. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün arifesinde olduğumuz için ‘Tek Yol Barış’ diyoruz toplu fotoğraf ile. Kayaların arasına sıkıştırılmış ‘zirve defteri’ni buluyor ve isimlerimizi kayıt ediyoruz büyük bir mutlulukla.

Değişen hava koşulları ve yolumuzun uzunluğunu göz önüne alarak fazla oyalanmıyoruz zirvede. Geldiğimiz yoldan inişe geçiyoruz. Işıyan gün, önce alacakaranlığa dönüşecek, sonrasında Dolunay yüzünü gösterip rehberliği ele alıp bizi saat 23’te kamp yerine ulaştıracak. Bu yolculuğumuzun  mimarlarından olan Hıdır ağbinin yüreğinden dökülen şiirler, türküler ardımızda bıraktığımız yorgun ama bir o kadar keyifli bir günün mührü olacak.

Benim aklım ise 3 bin 723 metredeki Emler Zirvesi’ndeki ‘zirve defteri’nde. Bir gün, bir şekilde bu defteri karıştıranlar 30 Ağustos 2015 tarihinin düşüldüğü sayfada ‘’ Bodrum’dan; Hıdır, Ayşen, Çağrı, Reyhan, İsmail, Vildan, Selma, Kemal... Muğla’dan; Halil Deniz, Kaya, Türkan... Milas’tan; Hüseyin Avni isimleri ile karşılaşacaklar.

Yüzüme yansıyan gülümsemeyle, önüm sıra giden arkadaşlarımın arkasına takılıyorum.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?

error: Content is protected !!