Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Yaz Kaçamağı
Hüseyin SERİN...

Yaz Kaçamağı

Bu içerik 398 kez okundu.

Hüseyin SERİN -

Bir gün önceden, “Yarın piknik/denize gidicez. Kız izinli. Oğlan da burada. Şöyle hep beraber olalım diyorum, ne dersin?” diye sordum … Son bir haftadır da Köyceğiz dolaylarında olduğu söylenen “Yuvarlak Çay” bağlantılı söz yuvarlanmaları sürüyordu zaten. Şöyle güzelmiş böyle güzelmiş diye. Tabii insan merak etmiyor da değil. Hali vakti yerinde olanların yurt dışını seçtikleri bir zaman diliminde ülkemizin güzelliklerini ön plana almak gurur vericiydi.

Sabah dokuz gibi ayaktaydık. Sırtımda günlük giysiler. “Sen böyle mi gideceksin? Gerçi bir şort tişört aldım ama yeni aldığın şortu da alacak mısın …?” “Olur alayım” deyip bizim Karaoğlan’a doluştuk. Sohbet akşamdan “Yuvarlak Çay’dı. Oraya gidiyoruz diye hiçbir şey sormadım. Karaoğlan Muğla yoluna sapacağına İzmir yoluna sapınca “Ne oluyor yahu?” gibilerinden bakındım. Karaoğlan Söke istikametine doğru adeta koşuyordu. Karacabel tüneli, Bafa derken Söke ovasına dalıverdik. Hanım elinde telefon yeğenini arıyor. “Bize uğrayın birlikte geçeriz”le yol arkadaşlarımız oluyor, rehbere de gereksinme kalmıyor tabii.

-Teyze hoş geldin, Enişte sen de hoş geldin …

-Ooo yeğenlerim sizlerde hoş geldiniz. Nasılsınız bakalım?

-İsmail de çarşıya kadar gitmişti. Telefon ettim, birazdan gelir. Buyurun buyurun geçin. Ne yapayım size çay, kahve ya da başka bir şey? Kahvaltı ettiniz mi?

 

GÜZELÇAMLI

Onlar önde biz arkada gidiyoruz. Davutlar’ın ‘de’si ‘a’sı ‘ve’si derken çıkışa doğru durduk. Burada ocaklarda odun ateşinde bazlama yapan kadınlar vardı. İki bazlama aldık ki elleri yakıyor. Biz köyde yaşarken rahmetli annem de böyle ekmekler yapardı. Artan hamurla da bizlere külür (küçük ekmek) yapıverirdi. Külürlerin üstüne yoğurt ya da salça sürüp bir güzel yerdik sıcak sıcak. Nereden nereye ...

Bir fırından tatlı mayalı bir ekmek, ardından Isparta ekmeği olduğunu söyledikleri bir ekmek daha aldık. Yol kenarları yemyeşil ağaçlarla kaplıydı. Sıra sıra çamlar, kavaklar, cevizler, şeftaliler … Yolculuk nereye dememe sıra gelmedi. Çünkü yandaki tabelada Güzelçamlı yedi kilometre yazıyordu. Güzelçamlı deyince Eğitim Enstitülü yıllarımı; Kamile’yi, Birgül’ü, Fatma’yı, Ali’yi, Muammer’i, Osman’ı, hele de Saadet’i …

Ulaştığımız yerde denize yıkılmış bir ağaç vardı. Yemekten sonra onun üstüne sıralanıp siyah beyaz fotoğraflar çektirmiştik . Sözler alıp sözler vermiştik. Sonrası, sonrası batan gemiler enkazı. Şimdi otuz beş yıl sonra aynı yere Güzelçamlı’ya gidiyorduk, o tabiat harikası yere. İçimde üzüntü damlaları ile. Hey gidi günler hey!

Gide gide birinci koy, ikinci koy derken rehberimizin arabası üçüncü koya sapıverdi. Bu arada unutmadan, Güzelçamlı’ya girişte giriş ücreti ödedik. Asfaltı bitirip taşlı topraklı bir yola sapıyoruz.Gerek sağımızın gerekse solumuzun Karadeniz ormanlarını aratmayan ağaçlarla dolu olduğunu belirtmeliyim. Oksijenden akciğerlerimiz patlayacak gibiyken, deniz ve yosun kokuları bizleri neredeyse sarhoş ettiler desem yeridir.

Uzun, asırlaşmış ağaçların gölgeleri altındayız. Yaklaşık elli metre ötemiz deniz. Sağda solda ahşaptan piknik masaları ve insanlar. Sahile ulaştığımız yolun batısında soyunma kabinleri. Hemen arkasında tuvaletler. Ki bayılayazdım. Tertemizdiler. Sahilde yaz günü tuvaletler temiz ha ... Şaşkınlığım tavan yaptı doğrusu. Oturduğumuz yerin tam doğusunda bir kafe var. Etini, balığını orada pişirtebiliyormuşsun, ücretini ödeyip. Çünkü açık alanda mangal yakmaya izin yokmuş ...

 

DOMUZLAR

Bizler Güzelçamlı’ya ayak bastığımızda saat neredeyse on iki’ye geliyordu. Geç kalmışız. Uzun süre masa peşinde çırpındık durduk. Çünkü günübirlikçiler erkenden gelip masaları kapmışlardı. Tam vazgeçip bagajlardaki kilimleri serecektik ki, yeğenlerden biri kırık dökük bir masa buldu, onun üzerine tünedik sonunda. Tünedik diyorum, çünkü masa masalıktan çıkalı epey zaman olmuş. Yine de üzerine gazeteler serip yiyeceklerimizi üzerine sıralayıp deniz manzaralı ağaç gölgeli şen şakrak bir kahvaltı yaptık. Çamlara, kavaklara hayran olmamak elde değildi. Birine ellerimi açıp sarılmak istedim ama ne mümkün. Ortanca yeğen “Enişte, teyze birazdan buraları domuzlar basar ha, haberiniz olsun, sakın ola ürkmeyin, bir şey yapmazlar” demesin mi …

-Ne domuzu be?

-Yaa. Sahi mi?

-Burada domuzlar mı var?

-Ayy! Ben çok korkarım domuzdan yaa ...

-Burada da mı var domuz? Güllük’te de şehrin içine kadar iniyorlar.

-Bunlar artık evcilleşmişler. Kimseye dokunmuyorlar hayvancıklar. Yiyecek kovalıyorlar garibanlar. Naspınlar, onlara yaşayacak yer mi bırakıyor insanlar ...

-Enişte enişte bak, geldiler bile. Ya şunların tatlılıklarına bakın bir.

Kahvaltının tam ortasındaydık. Kafamı çevirmemle üç orta boy domuzla burun buruna gelmem bir oldu. Tıpış tıpış dibimize kadar gelmişler. Sadece solukları var. Uzun burunları ile atıkları eşeliyorlar. Korku ürkü yok hiçbirinde. Masaların etrafında dolaşıp duruyorlar. Bir günübirlikçi hem koşturuyor domuzları hem de eşine, çocuklarına bağırıyor: “Bakın bakın domuzlar” diye. Yeğen “Bunlar ne ki enişte. Daha çok var burada. Birazdan onlar da gelirler ki seyreyle cümbüşü sen.” Adamın biri ve birkaç bayan domuzlardan fotoğraf alma yarışındalar. Yiyecek kovalayan bir domuzun yarım bir karpuzun içini yeyişi dikkatimi çekti doğrusu. Çünkü kabuğu yemiyordu. Bir diğeri, bulduğu poşeti burnuna takmış tenha bir köşeye ulaşmaya çalışıyordu içindekilere. Bizler domuzları izlerken onlar da bizleri izliyorlardı sanırım. Hangi masada insan yoksa hedefleri orasıydı. Masa altında ne varsa götürüyorlardı, hayvan olsalar da. Oysa insanlar …

Doğa harika. Gölge güzel Ağustos sıcağında. Açlık kötü. Denizin tadına henüz bakmadım ama gidip gelenler harika olduğunu söylüyorlar. Bende bu yaz karpuz kabuğu henüz denize düşmedi nedense. Belki daha sonra. O üç domuz çekilip gittiler piknik alanının güney yönündeki ormanlık alana doğru. Bu arada İsmail, dört beş parça deyişine göre kuzu böbreği ve iki kişilik kanatları pişirmeye hazırladı. Baharatlarını ben döktüm o karıştırdı. “Enişte, şimdilik bunlar bize yeter değil mi?” ile onay alıp önce pişiriciye sonra da denize koştu.

Denizden ne zaman çıktı, pişirme yerine ne zaman ulaşıp götürdüklerini alıp geldi farkına varamadım doğrusu çevreyi incelemekten. Güzelçamlı daha mı güzelleşmiş yoksa yıllar önce ben bu güzelliklerin farkına mı varamamışım bilemedim. Demek ki o zamanlar Saadet çok daha fazla sevdaymış gözümde.

-Enişte böbrekler pişmiş. Hadi soğutmayalım şunları. On dakikada yedik yedik, sonra bunlar yenmez valla … ile anıların aynalarından inip masaya çöküyorum. Çoktan kadehler konup buzlanmış. Bana sadece şerefe, sağlığa ya da her günümüz böyle olsun deyip tokuşturmak kalmıştı. Denize yüzümüzü vererek tokuşturduk kadehlerimizi. Sonrası sohbet: dünden, günden, aydan, yıldan, yıllardan … Önce yüzeyden sonra derinden, tatlıdan acıya, sıralama yok yani. Deniz üstü köpürür de sevda durur mu durduğu yerde. “Çak enişte, çak. Bak, kızım da Ege Üniversitesi Matematik Bölümünü kazandı, çak gitsin.”

Hava ağır. Kafalar ağır. Cırcır böceklerinin aryaları bikinili hanımlara hoş geliyor aslında. Ah ! Şimdi burada tuzlu çerezimiz de olsaydı ne saadet olurdu be. Dibine de geliyoruz yavaştan şişenin. Güzelçamlı’nın denizi ile sevişmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Sohbeti biraz da denizle yapmalı. Yoksa deniz küsecek arkadaş. Hadi bakalım İsmail, akıl ten deniz üçgeni yapalım birlikte.

Deniz açık berrak bir mavi. Dalgalar hafif asi ikindi altında. Bi metreden sonra aniden derinleşiyor mavi / yeşil karışımı ileriye doğru kulaçlandıkça sıcaklanan. Açıktan geriye dönerken soğuyan. Bir, üç, beş, yirmi kulaç ... Hoop dubalar. Mola zamanı. Kıyıyı izleme, insanları, her şeyi. Toprağın hareketsizliğini. Bu arada bizimkileri dikizleyen iki şiş göbek gözümden kaçmadı tabii. Şimdi kulaçlar geriye doğru. Kıyıya beş metre kala ayakta durdum öylece heykel gibi. Bakışlar maço. Gözler, ardından ayaklar yer değiştirdiler sonra. Tabii ki bu küçük hırlaşmadan bizimkilerin haberleri zerre kadar yok. Birisi kitap okuyor diğer ikisi derin bir sohbet içindeler. Yanlarına çöktüm. Bir gözüm yanlarında diğer gözüm ve aklımın yarısı dalgalarda. Dalgalarda olunca aklıma “KELEBEK” geliyor. “BANKO” geliyor. Başlıyorum saymaya. İki hafif bir kuvvetli. Sonra bir, iki, üç, dört, beş yavaş. Altıncı Gilette. Ben ona burada deniz küreği adını koyuyorum.

İkinci parti etlerimiz de pişirilip gelmişler karşımda sırıtıyorlar. Şişeyi kurutmuş gençler. Şişecik yemek gibi yalnız … Güneş son molayı hangi dağın ucunda vereyim diye kafa yorarken, hanımlar da ufaktan toplanmaya başlamışlardı. Dönüş yolu uzunca biraz. Tabii bir yerlere daha takılmazsak. Yol kenarlarına yapılmış ahşap manzara seyretme teraslarından selfi çekmeden de olmaz ki değil mi?

 

ZEUS MAĞARASI

Güzelçamlı’yı geride bırakıp dönüşe geçerken yol güzergahının değişik yerlerinde beşgen şeklindeki ahşap teraslarda, moda deyimle selfi çekmeden buraların tadına nokta koymak olmazmış. Bir yirmi dakika sonra yeğenlerin arabası sağa yanaşıp durdu. Biz de arkalarına pike yaptık tabii, rehber onlardı sonuçta. Yandaki tabelayı görünce akşama yakın koyu gölge aydınlandı. ZEUS MAĞARASI  diyordu tabela. Dar ince taştan bir patika yoldan ilerledik. Düşmemek için birbirimizle yardımlaşarak mağaranın kapısına kadar gelebildik. Koyu yeşil bir göl koca bir kayanın içinde. Sanki o koca kayayı yukarıdan aşağıya oymuşlar, içini de su doldurmuşlar gibi. Patikadan beter bir iniş yolu var ve oradaki taşlar hep kaygan. Yirmi, belki de otuz kişi o mağara /göle atlamışlar yüzüyorlardı. “ Şifalı suymuş” sözleri kulaklarımı tırmalarken kimin uzattığını bilmediğim, görmediğim iki buçuk litrelik bir gazoz şişesi doldurulmayı bekliyordu elimde. “Yuh artık” demişim. Nasıl dedim, sesimin desibeli neydi bilmiyorum ama etraftaki insanların dik dik yüzüme bakmalarından bir anlam çıkarmak zor olmasa gerekti.

 

GÜNE VEDA

Söke’deki akşam yemeğinden sonra birlikte Söke/Milas karayolu üstünde bulunan giyim mağazaları sırasıyla elden/gözden geçirildikten sonra bir yerde karar kılındı sonunda. Etiketin yarısı kadar indirim varmış. Ekim ayı sonunda mağaza kapatılacakmış. Daldık ki ne indirim ne indirim . Fiyatlar oldukça yüksek geldi bana. Açmadı yani. Çıktım dışarıya bir banka kuruldum.

Yarım saat kadar sonra çocuklar ellerinde paketlerle çıkageldiler. Yeğenlerle sırayla vedalaştık. Onlar Söke’ye  dönerken biz de Karaoğlan’ın direksiyonunu Milas yönüne kırıverdik …

(Ağustos 2017 / MİLAS)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
dilek ayas     2018-02-15 enişteciğim ellerine,yüreğine sağlık okurken okadar çok duygulandımki..güzel günümüzü mükemmel bir halde kaleme almışşın.okurken kendimi oradaymış gibi hissettim.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X