Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
“Beyaz adam; beyaz betonun yenmeyeceğini ne zaman anlayacaksın!”
Fikret ÇOBAN...

“Beyaz adam; beyaz betonun yenmeyeceğini ne zaman anlayacaksın!”

Bu içerik 652 kez okundu.

Hayata Dair / Fikret ÇOBAN

2019 seçim sath-ı mailine yaklaştıkça, ittifaklar - karşı ittifaklar çok konuşulur oldu. Her iki tarafın da en çok üzerinde durduğu nasıl tavır alacağını merakla beklediği ve seçim anketçilerinden bazılarının kilit parti olarak nitelediği Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun ilginç ve gündem oluşturucu demeçleri gazetelerin baş haberlerini oluşturuyor:

Temel Karamollaoğlu, 14 şeker fabrikasının satılması hakkında görüş belirtirken Kızılderili ata sözüne atıf yaparak, “Beyaz adam böyle gidersen beyaz betonun yenecek bir şey olmadığını anlayacaksın ama iş işten geçmiş olacak” dedi.

Şu an faaliyette olan 25 şeker fabrikasından 14’ü KHK dahilinde özelleştirmeye tabi tutuluyor. Daha önce 2009 ve 2011 yıllarında özelleştirme gündemine alınsa da tepkiler ve örgütlü işçi muhalefeti sonucu geri adım atan hükümet, üstelik hükümetin partisi de değişmediği halde neden tekrar gündeme alındı, dilim döndüğünce yazmak isterim.

Türkiye’ye İkinci Dünya Savaşı sonrası Marshall planı adıyla yapılan yardım kılıfının altında ne vardı? Öncelikle zeytinyağı ve tereyağı tüketimi yerine margarinlerin topluma alıştırılması bedava - ucuza piyasaya sürülmesi ...

Bildiğimiz margarinler bir bakıma sentetik içerik taşır, soyayağının karışımı ile kolay ve ucuza elde edilen bir yağ türüdür. Oysa doğanın insana en büyük armağanlarından olan zeytinyağı ve tereyağı yerine yapay bir ürün olan margarinleri bu topluma alıştırmak için neler yapılmadı?

Bu konunun ciddi uzmanları yazılarında yer veriyor, o zamanlar bazı popüler tıp insanlarının açıklamalara zorlandığı ve tereyağının birçok hastalığın sebebi olduğu bile söyletilmiş .

“Zeytinyağlı yiyemem aman” diye türkü bile ısmarlanmış.

Ne zaman? 1954 yılında Marshall planı uygulamaya konulduğu yıllarda. “Zeytinyağlı yiyemem aman / Basma da fistan giyemem aman” diye devam edip giden türkü, bir aşk türküsü hiç değildir. Türkiye’de hazırlığı yapılan ilk margarin fabrikasının açılışına destek projesinde ısmarlanmış bir türküdür, bu gerçektir. Zeytinyağının “şeytan yağı” olduğu bile yazılıp çizilmiş o zamanlar .

Dünya bizim için acısıyla, tatlısıyla yaşanacak bir yer ama, büyük-dev tröst şirketler için sadece bir pazar ve bu pazarı dev şirketlere sunan, kolaylaştıranlar da devleti yönetenler, kanun yapma gücünü elinde bulunduranlar oluyor. Bu büyük küresel gıda tekellerinin, dünya pazarını ele geçirmek için uyguladıkları yöntem şu:

Başlıca yerel tohum türlerini sırasıyla yok etmek, insanların beslenme alışkanlıklarını değiştirmek, damak tatlarını kalıcı hale getirmek için gıdalara insanlarda bağımlılık yapan sentetik maddeler katmak.

Sonra, engel olan ulusal sınır ve yasaları “serbest rekabet”, “hür teşbbüs - ticaretin önündeki engeller kaldırılsın” türü kapitalist politik hilelerle yasal güce dönüştürmek.

‘Köylü milletin efendisidir’ sözü hep eski bir masal gibi ağır geldi bize. Çünkü bize şunu kabul ettirdiler: “Tarımla uğraşan nüfusun fazlalığı, bir ülkenin geri kalmışlığının göstergesidir!”

Bunun doğru olduğu saptamasını gerçekmiş gibi zihin dünyamıza şırınga ettiler. Eeee o zaman, kırsal alanı boşaltmak için, tarımla uğraşan nüfusu şehirlere taşımak için, hem büyük sermayenin her malı şehirlerde depo edilmiş, tüketilmesi gerek, hem de ucuz işgücüne ihtiyaç var, öyle toprak tarımı köylüye bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir, o zaman bu işi de en iyi dünyayı pazardan, paradan ibaret gören gıda tekelleri ve onların yerli işbirlikçileri yapsın …

Karnımızı iştah açışı besinlerle doyurmak için, bizim için çalışan dev Cargil gibi şirketler ne güne duruyor. Genetiği değiştirilmiş gıdalar; büyüme hormonu ile antibiyotiklerle beslenmiş sığır etlerini, soslu piliçleri, ömür boyu içebilelim diye insan vücudunu tahrip eden mısır şuruplu kolalı içecekleri, gazozları, daha çok içelim daha çok obezleşelim diye tırlar dolusu meyva sularını, fast-food yiyecekleri kim için üretti bu dev tekeller!

O zaman onlara her kolaylık sağlanmalı, hükümetler, kamu kuruluşları da şeker fabrikaları gibi kamu işleriyle uğraşacağına siyasetle uğraşsın, o da yetmezse boşalan yerlere inşaat yapsın!

2001 yılında 15 günde 15 yasa kabul edilmişti, Tütün Kotası, Şeker Kotası, Dikim ve Ekim alanlarının daratılması, Çiftçiye desteğin ortadan kaldırılması gibi ... İşte o zamandan başlayan Türk tarımının tasfiyesinin şon aşamasına gelindi. Önce şeker pancarı üretimi azaltıldı, Cargil gibi dünya şirketlerinin insan sağlığına zararlı nişastalı şeker üretimi artırıldı, şeker fabrıkaları giderek ürünsüz kalınca özelleştirme adı altında satışa hazır hale getirildi. 2009 da, 2011 de şimdi tekrar satışları gündemde olan bu 14 şeker fabrikasının satışı sert muhalefet, işçilerin karşı çıkması üzerine durdurulmuştu. Şimdi tekrar gündemde, eee bu sefer mili bir satış olur ki buna karşı çıkanlar da gayri milli olur ... Cumhuriyetle başlayan ve Atatürk’ün desteğiyle kurulan ve açılışı kendisi tarafından yapılan ilk milli şeker fabrikamız olan Kırklareli - Babaeski Alpullu şeker fabrikası da milli bir satışa gelmiş olur!

Cümlemize gani ganimet olsun , sayın okurum!

 

Demlenmiş Sözler ...

Özgürlük insanın sırtında taşıdığı bir yüktür, o yükü taşıdığın oranda özgürsün! (Sartre)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X