Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
‘Onur İntiharı’
Celal DURGUN...

‘Onur İntiharı’

Bu içerik 255 kez okundu.

‘sözün özü’ Celal DURGUN / [email protected]

Balık hafızalı bir halkız! Çabuk unutuyoruz.

10 sene geriye gidelim; Türk ordusunu “vesayetçilikle” itham edenlerle, “kâfir düzeninin bekçisi” diye yaftalayanlar, bugün Türk Ordusunu yere göğe sığdıramıyor.

İnsanın sorası geliyor; Türk Ordusu mu değişti, Türk Ordusuna her türlü iftirayı yakıştıranlar mı?

“Ergenekon”, “Balyoz”, “Atabeyler”, “Casusluk”, “Uyuşturucu”, “Fuhuş” davaları dönemini anımsayın.

Bir avuç yurtsever Atatürkçü dışında büyük bir çoğunluk; “olmuştur”, “yapmışlardır” inancıyla hareket etmişti. Siyasi partilerin çoğu, hükümet dâhil “veryansın” hücumundaydı. 

2007 yılında başlatılan “Ergenekon”, 2009’da başlatılan “Balyoz” operasyonu can aldı, çok can yaktı. Haksızlığın, hukuksuzluğun “daniskası” yaşandı.

Türkiye’nin yurtsever aydınları, Atatürkçü askerleri, gözü pek gazetecileri hedefe konuldu; tek taraflı yaylım ateşine tutuldular;  acının en dayanılmazına, iftiranın en “reziline” maruz bırakıldılar.

Terörden hüküm giymiş mahkûm “tanık”, Genel Kurmay Başkanı “sanık” yapıldı!

Yüz kızartıcı suçlardan hükümlü “gizli tanık”, adeta “Ergenekon”un bilirkişisi oldu!

Siyasetçi “safra” temizliğinden dem vurdu! Kozmik oda didik didik arandı!

Mesleğine “halel” getirmeyen yargıç görevinden alındı, seçilmiş hâkimlerden “özel” mahkemeler kuruldu. Savunmaya sınır getirildi, sanıklara söz hakkı verilmedi!

Akıl durdu, mantık şaştı! Hak, hukuk, adalet rafa kalktı!

Kimi cezaevindeki koğuşunda, kimi sevk edildiği hastane odasında, kimi evinde onur intiharı ile haksızlığa, hukuksuzluğa meydan okudu.

Bu yazıda, “Balyoz” davasının sembol ismi Ali Tatar’a reva görülen haksızlığı, hukuksuzluğu okuyacaksınız.

Yıl 2009, aylardan Temmuz, “Uyuşturucu Çetesi” başlığı ile polis 155’e bir ihbar ulaştırılır.

İhbar mektubunda,  Deniz Kuvvetleri’ndeki bir grup askerin uyuşturucu kullandığı ve “fuhuş” gibi aşağılık işlere de bulaştıkları yazılıdır!

Aynı yılın Ağustos ayında,  Deniz Kuvvetleri Komutanı Eşref Yiğit’e, bir grup askerin, amirallere suikast hazırlığı içinde oldukları ihbarı yapılır!

Gazeteciler, kendilerine servis edilen haberleri birinci sayfaya taşır! “Uyuşturucu Çetesi”, “Fuhuş Çetesi” manşetleri, pehlivan tefrikası gibi yayınlanır.

Şeriatçı ile sözde “solcu” numaracı cumhuriyetçi takımı; mide bulandıran, kafa karıştıran yazılarla beyin yıkar!

Deniz Kuvvetleri Komutan’ı Eşref Yiğit, suçlanan askerlere sahip çıkan açıklamalarda bulunur, ama savcı, ihbar mektubunda adı geçen askerlerin tutuklanmasını talep eder!

Genç subaylar tutuklanarak Hasdal’a konur. Ali Tatar da tutuklular arasındadır.

 5 Aralık 2009’da Beşiktaş Adliyesinde ifade veren Ali Tatar, Avukatına, “bunlar bana neler soruyor anlayamıyorum… Uyuşturucudan bahsediyorlar. İpe sapa gelmez sorular sordular…” diye isyan eder. Hasdal’da on gün kalır, itiraz üzerine serbest bırakılır.

Tatar ailesi ve arkadaşları özgür kalmayı kutlamak için Ali’nin evinde toplanırlar. Bu sırada bir telefon gelir; Kurmay Başkanı Ali’yle görüşmeleri gerektiğini söyler. Ali, Komutanının bulunduğu yere gider. Eve döndüğünde Ali’nin yüzü kireç gibidir.

Davanın Savcısı Süleyman Pehlivan, Ali Tatar’ın yeniden tutuklanmasını talep etmiş ve talebi kabul edilmiştir.

Ertesi gün görevli askerler, Ali’yi savcılığa götürmek üzere eve gelirler. Ali’nin avukatı ve ailesi, Birlik Komutanına, Kurmay Başkanına, Ali’nin psikolojik durumunun iyi olmadığı anlatır, GATA’ya götürülmesi gerektiğinin altını çizerler. Ancak komutanlar, ‘yanlış’ anlaşılacağını ileri sürerek öneriyi reddederler.

Ali, evdeki konuşmaları, tartışmaları sessizce dinler, hiç tepki vermez.  Bir ara “uğraşmayın” diye fısıldadığı duyulur. Ağabey Ahmet Tatar, Ali’nin ruhsatlı tabancasının yerini değiştirir. Ali tepki gösterir. Eşi, Ali’nin valizini hazırlamaya başlar… Askeri araç, kapıya yanaşır.

Hazırlanma bahanesiyle banyoya geçen Ali Tatar, beylik tabancasıyla intihar eder. Ağabey Ahmet Tatar, yaşadığı acı dolu anları şöyle anlatıyor:

“Son basamakları çıktım. Kapıya ulaşmak üzereyim. ‘Hepiniz hoşça kalın’ cümlesi geliyor önce, sonra kahredici o sesi duyuyorum… Kulaklarımda çınlama… Bacımın, eşinin, eşimin ve çocukların çığlıkları, bağırarak hızla banyoya dalıyorum. Duvardan aşağıya doğru sıyrılmış, sarılıyorum, kalbinin atışlarını duyuyorum.

‘Yaşıyor’ diye bağırıyorum.’ Ambulans’ diye haykırıyorum. Kucağıma alıp kaldırmaya çalışıyorum. Kaldıramıyorum, koridora doğru birlikte sürünüyoruz… Kime ne diyeceğimi bilemiyorum. Anlamlı, anlamsız çığlıklar attığımı duyumsuyorum. Gelenlerle bir şeylerin üzerine alıp ambulansa taşıyoruz. Ne yapacağımı bilmiyorum. Birilerinin bir şeyler yapmasını istiyorum… Hemşire olduğunu söyleyen biri benimle birlikte ambulansın arkasına biniyor. Çaresizce masaj yapmaya başlıyorum kalbine. Hemşire bağırıyor bana ‘zarar veriyorsun kardeşine’ diye. Hayatımın en bitmek bilmeyen, en uzun yolculuğuna çıkıyorum. Yol bitmiyor. GATA şurası değil miydi? Birileri yolumuzu mu bağlıyor? Ali’yi kayıp mı ediyorum? Yok olmaz. Eli elimde. Ben onu bırakmam. Siren sesleri arasında başka bir dünyadayım sanki. Olup bitene yabancılaşıyorum. Gerçek mi yaşadıklarım? Kâbus mu görüyorum? Araç durdu. İki duvarın arasındayız, kapılar gürültüyle açılıyor. Sedyeye koyuyoruz Ali’yi. İlk cam kapıyı geçerken yüzükoyun yere kapaklanıyorum. Ali’yi benden koparıp içeriye alıyorlar. Dışarı çıkarılıyorum. Muharrem ayındayız. Ne garip, yüzyıllar önce çöldeki ‘medet’ haykırışları dökülüyor dudaklarımdan. Haykırıyorum, ama o gün ulaşmayan ‘medet’ yine gelmeyecek besbelli. Yine zalimin hançeri iş başında! Yine kanıyor yaramız. Saatlerce susturamıyor hiç kimse. Israrla ‘Medet ya Ali, Medet ya Hüseyin’ haykırışlarım Haydarpaşa’nın avlusunda yankılanıyor. Hiç mi dinmeyecek bu ah ediş? Hiç mi gelmeyecek Merdan?”  (Müyesser Yıldız - Vatan yahut Silivri)

            ***       ***

Komutanı Koramiral Can Erenoğlu, “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı bir subayı kaybettik” diye ağlar. Nilüfer Tatar, yaşanan acının, çekilen çilenin kaynağına işaret eder:

 “Hiçbirinde gerçek belge yok. Askeriyeye komplo kuruyorlar. On yıldır bu komployu hazırlamışlar. Adamlarını içeriye yerleştirmişler. Dayanamadı, kabullenemedi içeri alınmayı, Alevi subaylar üzerine oynuyorlar…  Allah belalarını versin. Kına yaksınlar şimdi. Sahte belgelerle suçladılar, onurunu kırdılar. Ergenekon’a şehit verdik, yiğidimi… Dün gece rahat uyudun mu Süleyman Pehlivan? Sen kimin adamısın? Amerika’nın mı, Fetullah’ın mı? Unutma hesap vereceksin bana.”

            ***       ***

Yarbay Ali Tatar, bıraktığı “Veda Mektubu”nda şu ifadelere yer vermiştir.

“Sevgili Nilü ve canım aile üyelerim ...

Tam her şeyden kurtulduk derken sizlerden bir ayrılık durumu daha yaşamak durumundayım. Bu ayrılık ebedi ayrılıktır. Eğer öbür dünya varsa... İleride orada buluşuruz. Ben ailemden kimseye küskün değilim. Hepinizi çok seviyorum. Hepinize bir hakkım geçtiyse helal olsun. Sizin de bana hakkınızı helal edeceğinize eminim.

Dediğim gibi bana sakın kızmayın. Belki bu süreç altı ay, bir yıl sonra geçecek. Ancak benim buna dayanacak halim yok.

Öncelikle başınızı öne eğdirecek hiçbir şey yapmadım. Başınızı dimdik tutun!

Ama ben bu hukuksuzlukla yaşayamam. Yaşadıklarımı ikinci defa kaldırmam mümkün değil...

O deliğe bir daha dönmektense mezara girmeyi tercih ederim...

Belki benim ölümüm bu durumda olan başkalarının aydınlığa çıkışına bir ışık olur. Boşu boşuna ölmemiş olurum. Bu şekilde ölmeyi hiç istemezdim. Buna en çok karşı çıkan bendim. Şu anda çok duygusal değilim.

Ağlamıyorum. Yalnız içim buruk ve kırgın. Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara kırgınım.

Beni rahmetli babamın yanına gömün.

Karımı ve kızım Gökçenimi size emanet ediyorum. Kızımı ve karımı yalnız bırakmayacağınızı, bu işin peşini bırakmayacağınızı biliyorum. Tek tesellim sizleri son bir defa, hep birlikte görmek oldu.

Gökçenim, canım kızım, derslerine çok iyi çalış. İyi çalış ve önemli yerlere gel ki, benim hesabımı sorabilesin!

Hukuksuzluk sürecine hukuk adına saygı gösterilemez.

Bu şekilde giderseniz ne yönetecek bir ordu, ne yaşayacak bir cumhuriyet, ne de bir ülke bulamayacaksınız.

Şunu bilin ki, en küçük suçu ve günahı olmayan ben, bu yapılan hukuksuzluğa isyan ve bu karanlığa bir nebze ışık olabilmek için hayatıma son veriyorum.

            ***       ***

Kumpasın içinde yer alan sözde gazeteler ve o gazetelerin yazarları, Ali’nin onur intiharını alçakça savlarla karalamaya çalışmıştı. Gazetenin biri “Mermiye Kafa Attı” başlığıyla çıkmıştı. Aymazın biri “Efendiler, hesabı ödemeden nereye” diye sormuştu. Bir diğeri “Savunma hakkını kullanmak yerine ölümü göze almak şüpheleri artırmaktadır” tespitinde bulunmuştu! Sonradan milletvekili olan bayan köşe yazarı “Ali Tatar’ın intiharı üzerinden Poyrazköy davasını itibarsızlaştırmak gayretleri yoğunlaşıyor. Bu ne iş?” diye hedef şaşırtmacaya başvurmuştu.

            ***       ***

Bana göre, Ali Tatar Ergenekon şehididir. FETÖ’nun şehit ettiği Türk subayıdır.

Kuddusi Okkır, Abdulkerim Kırca, Berk Erdem, Ali Tatar, “günahkâr” oldukları için canlarına kıymadılar. Atılan iftiraya, sahipsizliğe, korkaklığa, onursuzluğa, erdemsizliğe kafa tuttular. 

Onlar; namussuz, arsız, utanmaz, şerefsiz iftiracılara; ahlak dersi, erdem dersi verdiler.

Ve yıldız oldular ve tarihe yazıldılar ve yürekli insanların kalbine gömüldüler. 

O günlerde, kumpasçılara destek olan “muktedirler”, 15 Temmuz ayaklanmasından sonra gaflet uykusundan uyandılar!  “Kandırıldıklarını” itiraf ettiler.

İtiraf etmeleri önemli de; giden canlar geri gelmiyor ki …

Kırılan onur tamir edilmiyor ki … ‘Çalınan umut’a dönülmüyor ki … Çekilen acılar unutulmuyor ki …

Gözü yaşlı eşler, öksüz büyüyen çocuklar, yüreği yanan analar, babalar unutamaz ki …

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X