Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Atatürk kendini anlatıyor
Celal DURGUN...

Atatürk kendini anlatıyor

Bu içerik 326 kez okundu.

‘sözün özü’ Celal DURGUN / [email protected]

Osmanlı ağır “hasta”, can çekişen imparatorluğun üstüne leş kargaları üşüşmüştü.

Balkanlar’da, Trakya’da toprak kayıpları başlamıştı.

Kötü yönetimin neden olduğu yokluk, yoksulluk halkın belini kırmıştı.

Ülke perişan, millet umutsuz ve çaresizdi.

Padişah ve saraydakiler görkemli yaşamlarından ödün vermiyor; vergi üstüne vergi çıkarıyor, salma salıyordu.

Padişah ve avanesi, koltuk gitmesin de imparatorluk batarsa batsın anlayışı ile teslimiyet bayrağını çekmişti.

Kötü gidişe “dur” diyenleri susturuyor, susmayanları tutukluyor, sürgüne gönderiyordu.

Leş kargalarının istekleri “emir” kabul ediliyor, ülke soyuluyor ve sömürülüyordu.

Ülkenin düşünen, okuyan, yazan takımı “sarayı” uyarıyor, milleti derleyip toparlamaya gayret ediyordu.

Özellikle Selanik’te bulunan subay, aydın, memur takımı toplantılar düzenliyor, kötü gidişe çare bulmayı konuşuyorlardı.

Mustafa Kemal de, berbat gidişi durdurmak, kötü yönetimi alaşağı etmek için toplantılara katılıyor, arkadaşlarıyla konuşuyor, tartışıyor, çareler arıyordu.

Derin bilgisi, korkusuz tavrı ve ateşli söylemi ile arkadaşlarının dikkatini çekmişti.

Padişah ve avanesi ise gizli toplantıları takip ettiriyor, katılanları cezalandırıyordu.

Hafiyecilik meslek olmuştu. Jurnalciler, sarayın has adamı sayılıyordu.

Mustafa Kemal ve arkadaşları toplantıların yerini değiştirmek zorunda kalıyordu.

Gizli buluşmaların birini kendi evinde düzenlemişti. 

Annesi Zübeyde Hanım, oğlunun bu tür toplantılara katıldığını seziyor, ancak özgürlüğüne düşkün olan Mustafa Kemal’e söz dinletemeyeceğinin farkındaydı.

Mustafa Kemal Atatürk, o günlerini şöyle anlatır:        

“Çocukluğumdan beri tek bir tabiatım vardır, oturduğum evde ne ana, ne kız kardeş ne ahbapla bulunmaktan hoşlanırım. Ben, yalnız ve bağımsız olmayı, çocukluktan kurtulduğum günlerden başlayarak daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır. Tuhaf bir halim daha var: Ne anam-babam çok erken ölmüş, ne kardeş, ne de en yakın akrabamın, kendi tutum ve düşüncelerine göre, bana şu veya bu tavsiye ve nasihatte bulunmasına tahammülüm yoktu. Aile arasında yaşayanlar pekâlâ bilirler ki, sağdan soldan, pek saf ve samimi uyarmalardan yakalarını kurtaramazlar. Bu durum karşısında iki davranıştan birini seçmek zorunludur: Ya baş eğmek, ya da uyarı ve öğütleri hiçe saymak … Bence ikisi de doğru değildir. Baş eğmek nasıl olur?

En aşağı benimle yirmi, yirmi beş yaş farkı olan anamızın uyarılarına baş eğmek, geçmiş zamana dönmek demek değil midir?

Başkaldırmak; faziletine, iyi niyetine, yüksek kadınlığına inandığım anamın kalbini, görüşlerini altüst etmektir. Bunu da doğru bulmam.

Bununla beraber size, bu münasebetle anamın ve kız kardeşimin devrim işlerinde bana inandıklarını ve hizmet ettiklerini de söylemeliyim.

Biz Selanik’te, tahmin edeceğiniz tarihlerde, dış görünüşünün ne olduğunu bilmem, fakat fedakârca Komitacılık yapıyorduk.

Meşrutiyetin ilanından çok önce, bir gece bizim evde toplandık. Bu ev, Selanik’te Sanayi Mektebi karşısında pembe boyalı, büyükçe bir evdi. İşte bu evin bir odasında, arkadaşlarla toplanmıştık. Bu arkadaşlardan biri (öldü ya da şehit oldu, büyük bir saygı ile anarım), Kamil Bey adında bir süvari subayı idi, şişmanca bir zat… Çok paralar toplamışlardı, liralar, mecidiyeler ve gümüş madeni paralar… Bizim konuşma yaptığımız odaya bakan hizmetçi, anama bunu haber vermiş; yukarıda paralar, iddialar, tartışmalar var anlamında konuşmuş; anam hasta, ihtiyar, yatağından kalkmış; bizim bulunduğumuz odanın kapısına kadar gelmiş, biraz da ne konuştuğumuzu dinledikten sonra odasına dönmüş. Birtakım kararlar aldıktan sonra arkadaşlarım gitti.

Derken, uyumakta olduğunu sandığım anam yanıma çıkageldi. Bana dedi ki:

‘Çocuğum, bir şey anlamak istiyorum, sen ve senin arkadaşların, yedi evliya gücünde Padişaha isyan mı ediyorsunuz?’

Anama, ne düşündüğümüzü ve ne yaptığımızı söylemek istemiyordum. Fakat bizim o akşamki toplantılarımızı gördükten, her şeyi öğrendikten sonra, artık anamdan ve kardeşimden gerçeği gizlemeye gerek görmedim.

Evet, anne dedim, senin yedi evliya gücünde saydığın adamın hiçbir gücü yoktur. Biz burada toplanan insanlar memleketi bu zalimlerden kurtarmak istiyoruz. Senin aklın buna ermeyebilir yahut evladın olduğumu unutarak, gider evliyalara kavuşursun.

Annem o zaman aklını başına aldı, dedi ki:

‘Evladım, siz acemisiniz. Mademki böyle şeylerle uğraşıyorsunuz, yaptığınız işlerden bana haber verin ve gizli şeylerinizi bana getirin. Çok dikkat etmelisiniz, başarmak zordur; mahvolmak daha tabii kabul edilmek lazımdır.

Ne yapayım, bir tek erkek evladımsın, senin mahvolmanı istemiyorum, bu çok gücüme gidiyor.’

Anne dedim, bu işler almış yürümüştür. Ben, namuslu bir adam olarak bu işlerin içinde bulunmak zorundayım. Beni bundan meneder misiniz?

‘Hayır evladım, bir gün bu işler olduktan sonra, senin namus ve haysiyet sahibi olanlarla beraber görmezsem, işte o zaman üzülürüm. Ben, senin kadar okumadım, senin kadar bilmem, senin gördüğün, anladığın şeyleri yapmana engel olmaya kalkışmam, yalnız dikkat et, önemli olan başarmaktır. Başarmaya çalışınız…’ (Nutuk Öncesi Atatürk Konuşuyor / İsmet Bozdağ)

***       ***       ***

Mustafa Kemal, kelle koltukta, gizli toplantılar yaptı, gizli örgüt kurdu; asla yolundan dönmedi, inancını yitirmedi.

Karşısına çıkan engelleri, akılla, bilimle, cesaretle aştı.

Köle olmayı kabul etmedi, özgürlüğü seçti.

Ölümü göze aldı ve yürüdü ve savaştı ve boynumuza geçirilmek istenen kölelik zincirini kırıp attı.

Aşağıdaki ifadeler, Mustafa Kemal Atatürk’e aittir.

“Vatanın ve ulusun özgürlüğü için uğraşırken beni bekleyen sonuçlar nedir?

Ya başaracağım ya da başarısız olacağım!

Başarınca sorun yok, başaramazsam nelerle karşılaşacağım?

Ölüm ya da esaret! Peki, ben bu işe neden kalkışıyorum?

Ulusal onurumuzu ve kutsal bildiğimiz her şeyi yabancıların çiğnediği bir vatanda yaşamaktansa ölmeyi yeğlediğim için. Öyleyse ölüm beni korkutmaz!

Peki ya esaret? Zaten şimdi esaret altındayız.

Özgürlük uğruna savaşırken esir düşmek insanı alçaltmaz, düşman bile saygı duyar.

Demek ki ben, aklımın gösterdiği yolda yürümeliyim.”

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X