Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Hoşgörüsüzlük ve değişik bakış açıları
Gülçin ERŞEN...

Hoşgörüsüzlük ve değişik bakış açıları

Bu içerik 269 kez okundu.

Gülçin ERŞEN

Kanımca toplumumuzun en büyük kusuru hoşgörüsüzlük, anlayışsızlık ve önyargı. Karşımızdakini anlamaya çaba sarfetmeden, kendi görüşümüzü ve haklılığımızı anlatmaya çalışıyoruz. Anlamadığımız durumlarda bile, karşı tarafı katı bir önyargı ile eleştirmeye, hatta cezalandırmaya (!) kalkıyoruz. Bir de ne yazık ki “Erkek egemen kültür”ün bilinçaltına yerleştirdiği, “Ben erkeğim ve senden yaşça büyüğüm; tabii ki her şeyi senden iyi bilirim; beni dinlemek, söylediklerime uymak zorundasın!” havası da işin içine karışınca hoşgörüden, insanlıktan, olgunluktan iyice uzaklaşmaya başlıyoruz. Hepimiz değişik bakış açılarına sahibiz. Yaradılıştaki çeşitlilik olmasaydı, dünya bu kadar güzel, renkli; yaşam bu denli anlamlı olamazdı...

Mesele, geçen Miraç Kandili’nin Cuma’ya rastlaması nedeniyle yaşanan yoğun iletişim trafiğinde, benim de Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasına benzetilerek hazırlanmış bir Kandil mesajını “Atatürkçü” bir grupta paylaşmamla ortaya çıktı. (Bu arada bana gelen ve beğendiğim birkaç iletiyi yakınlarıma göndermiş, facebook sayfamda “13’üncü Cuma” esprisiyle paylaşmıştım.) Atatürk imzasına benzetilen bu grafik çalışmayı ilk gördüğümde ben de yadırgadım; ama, “Hazırlayan Atatürk’ü o kadar seviyor ki; onun imzasını bir kandil kutlamasına dönüştürerek belki ‘Siz bugün Türkiye’de kandili kutlayabiliyorsanız; o da Atatürk’ün sayesindedir, bunu anımsayın’ demek istiyordur” diye düşündüm. Hatta ADD yönetimindeki arkadaşlarımdan, “Başkan, ne kadar güzel bir mesajdı. İlk kez görüyorum. Kim hazırladıysa, çok hoş olmuş” diyen de oldu... Ama, herkesin aynı bakış açısına sahip olmasını bekleyemeyiz. Ancak, orta yaşlı bir Atatürkçü’nün de bu paylaşımımdan ötürü beni eleştirip uyarırken, “Gülçin Hanım, ılımlı islama gidilen yola biz Atatürkçüler engel olmalıyız. Siz iyilik ve ibadet için bu yola taş döşüyorsunuz. Ne yaptığınızın farkında değilsiniz... Akepeden daha fazla islamcı mı olacaksınız?” demesini hiç ummazdım. Bana ayrıca Yaşar Nuri Öztürk’ün “Bazı kandiller Kuran’da yoktur” başlıklı yazısını falan da iletmiş... Mesaj silsilesinin tamamını buraya aktararak yer ve zaman kaplamak istemiyorum. Kendisine özetle şunları ilettim:

“Yazıyı daha önce okudum. Ben Yaşar Nuri Öztürk’ü TRT’de staj yaptığım dönemden tanırım. Yıllar sonra onun ısrarıyla, kurmuş olduğu partiye üye olup İzmir İl Başkan Yardımcılığı’na seçildim. Kendisiyle uzun  sohbetlerimiz, reenkarnasyon dahil tartıştığımız pek çok konu oldu. (Onunla bu söyleşilerimizden birini 2006 Eylül ayında, Urla Özbek Köyü’ndeki yakın arkadaşının evinde konuk olduğunda yapmıştık... Dün, bu değerli insanın yoğun bakımda olduğunu öğrenmiş bulunuyorum. Kendisine şifa diliyorum.)... Benim kastettiğim; insanların birbirlerine nefret kusmak, öfkelenmek, eleştiride bulunmak için her fırsatı değerlendireceklerine, kendilerine de huzur verecek ibadet ve iyilikler için fırsat ve bahane yaratmalarını tercih ederim. Atatürkçülük ve laiklik dinsizlik demek değildir! Bırakın da inanan ibadetini yapsın! Solcular, hep bu bağnaz önyargılar yüzünden oy kaybediyor. Ben gerçek dindarlardan korkmam. Siz de korkmayın... Ayrıca, ‘Ilımlı İslam’ diye bir şey yoktur. Gerçek İslam ve uydurmalar vardır...”

 

Kendin gibi olmayana saygı

Atatürkçü Düşünce Derneği Milas Şubesi olarak 19 Mayıs’ta düzenlemeyi düşündüğümüz dayanışma yemeğini, bu tarih ramazan ayına denk geldiği için 22 Haziran’a ertelemeyi uygun gördük. “Bana ne kardeşim, ben Atatürkçüyüm. Ramazan ayı olsa da içkimi içer, kutlamamı yaparım!” diyemezsiniz. Zaten böyle Atatürkçülük de olmaz. Din de Atatürkçülük de birilerinin tekelinde değildir; birisi ötekinden daha dindar ve Atatürkçü olduğunu iddia edemez. (“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.”) Ben beş vakit olmasa da namazımı kılar, ramazan orucunu tutarım. Ama oruçluyken, yakınlarıma sofra kurar, ikramda bulunurum, kimseyi oruç tutmuyor diye yargılamam. Gerçek müslümana bu yakışmaz. (Kimse, cehennem zebanilerinin görevini üstlenip günahkar saydığı kişileri, Orta Çağ engizisyoncuları gibi cezalandırmaya; “Cihad”ı vahşi bir savaşla karıştırıp, üstelik bunu din adına yaptığını söylemeye yeltenmesin...)

Üniversitedeki Türkçe, Yazınsal Türler derslerimize giren değerli Hocam Emin Özdemir’in, bize okuma listesi önerirken, “İnançsız olsanız da Kuran-ı Kerim’i, Atatürk’ü sevmeseniz de SÖYLEV’i en az bir kez okuyun. Çünkü, bizler Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu, halkının yüzde 90’ı müslüman olan bir ülkede yaşıyoruz...” şeklindeki sözlerinin önemini ve değerini son yıllarda daha iyi anlıyor ve herkese (daha doğrusu, ‘anlayana’) anlatmaya çalışıyorum. Kendimize, görüşlerimize, yaşam tarzımıza saygı gösterilmesini istiyorsak; biz de başkalarının değerlerine saygı göstermeli, saygıya değer bulmuyorsak da anlayışla yaklaşabilmeliyiz. Bölünme ve yıkılma tehlikesi ve tehdidi altındaki ülkemizde bizleri birbirimizden soğutan ve nefret ettiren değil; yakınlaştıran, kaynaştıran değerlere vurgu yapmalıyız. 1980’li yıllarda ülkemiz aydınları arasında başka dinlere yönelme eğiliminin, son yıllarda yine arttığını gözlemliyor ve “imam hatip mezunlarının deist olduğu” haberlerini yadırgamıyorum. İslam’ı insanları dinden soğutan, bağnaz, yobaz, ahlaksız, sapık, ilkel, çıkarcı, baskıcı kişilerin, görüş ve anlayışın, tutum ve davranışların simgesi haline getirirseniz, din (inanma) ihtiyacı duyanların başka arayışlara yönelmesi doğaldır. Tıpkı, “Atatürkçü, solcu, CHP’liysen, dindar olamazsın, ibadetini uluorta yapamazsın, hatta dinsel kutlamalarda bulunamazsın” söyleminin bir süre sonra, “Müslümansan Atatürkçü ya da CHP’li olamazsın!” baskısına dönüşmesi olasılığı gibi... Ve bu gerçek Atatürkçüleri ve onun kurduğu partiye gönül verenleri de bu tür örgütlerden uzaklaştırır.

Yıllarca, bir asker kızı ve kızkardeşi olarak, (Babam ve ağabeyim emekli albay) farklı bakış açılarına sahip kişilerden duyduğum önyargıların (Solculara göre, Alevileri subay yapmazlar, askerler faşisttir; sağcılara göre de Atatürkçü ve laik olan subaylar, aslında din düşmanı ve ateisttir...) artık kendisini ilerici, aydın ve Atatürkçü sayan kesimlerde barınmaması gerektiğini düşünüyorum. Atatürk bu ülkenin “Kilit taşı ve çimentosudur”. Bu yüzden yine “Hiçbir siyasi partiyle bağım olmadığını, yalnızca Atatürkçü, yurtsever ve insansever kişilere yakın durduğumu” belirtmek isterim.

 

Yazıma Ek: Atatürk Heykelleri

ADD Genel Sekreter Yardımcısı Lütfü Kırayoğlu ile radyo programındayken (11 Nisan Çarşamba), bir dinleyici, Milas’taki bir lokantanın yanında atıl duran Atatürk heykelinin kaldırılması yönünde istekte bulunmuştu. ADD Milas whatsapp gurubundaki bir üyemiz de Milas – Bodrum yolu üzerindeki bir işletmenin bahçesinde Nasrettin Hoca ile Atatürk heykelinin yan yana sergilenmesinden duyduğu rahatsızlığı belirterek, bu konuda bir şeyler yapmamızı istemişti.

Milas’taki bir lokantanın yanındaki at üzerindeki üniformalı Atatürk heykeli aylar öncesinden benim de dikkatimi çekmişti. Heykelin oraya konulmasını engellemek ya da kaldırmak bence belediyenin inisiyatifindedir. Biz heykeli kaldırtmaya uğraştığımızda, birilerinin “Atatürkçüler, Atatürk heykelini kaldırttı!” demeleri pekala olasıdır. Yol kenarında sergilenen heykellere gelince; Nasrettin Hoca da bizim kültürümüzün sevilen, sayılan bir kişiliğidir. Onun yanında sergilenen Atatürk heykelinin kendisine benzediği pek söylenemez (Bir ara kasıtlı olarak okullara, resmi kurumlara çirkin Atatürk büstleri ve heykelleri yerleştiriyorlardı...). O işletme sahibi de ürünlerini bu şekilde sergilemeyi tercih etmiş olabilir. Oradan defalarca geçtiğim halde, üyemiz yazıp fotoğraflarını iletene dek benim dikkatimi çekmemişti...

Bunlar, babamın yıllar önce yaşadığı ve bizlere anlattığı bir olayı bana anımsattı: Diyarbakır’da görev yaptığı sırada (ben ortaokul öğrencisiydim), Atatürk Köşkü’nde bir tören sırasında arkasındaki iki kişi kendi aralarında O’nun büstünü kastederek, “Hele bi açıp bakak, bu kafanın içinde beyin var mıdır?” şeklinde konuşup gülüşmektedirler. Babam hemen onlara dönerek, “Senin kafanın içinde beyin olsa, bunu sorma ihtiyacı duymazsın!” der. Ve adamlar öylece kalakalır. İşte, yerinde ve zamanında verilmesi gereken tepki böyle olmalıdır.

Ben dahil, hepimizin, birbirimizi yıpratan eleştiri ve yazışmalardan çok daha önemli işleri ve görevleri olduğunun bilinciyle; zamanımızı, enerjimizi, bilgi ve deneyimlerimizi daha verimli, daha yararlı kullanmamızı dilerim.

(15 Nisan 2018 / GÜLLÜK)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X