Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Atatürk’ün Kız Kardeşi Makbule Atadan anlatıyor …
Celal DURGUN...

Atatürk’ün Kız Kardeşi Makbule Atadan anlatıyor …

Bu içerik 245 kez okundu.

‘sözün özü’ Celal DURGUN / [email protected]

Atatürk’ün, Samsun’a çıkışını, ‘Amasya Tamimi’ni, Erzurum ve Sivas kongrelerindeki konuşmalarını, Ankara’ya gelişini, Büyük Millet Meclisi’ni açışını, Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlıklarını; Türkiye Cumhuriyeti’ni hangi zorlukları aşarak kurduğunu, devrimleri yerleştirirken kimlerle savaşmak zorunda kaldığını kimimiz az çok, kimimiz yeterince, kimimiz ezbere biliyoruz da ...

‘İnsan Mustafa Kemal Atatürk’ü ne kadar tanıyor ve biliyoruz?   

Mustafa Kemal Atatürk, Samsun’a çıkmadan önce ailesi ile konuştu mu?

Onlardan “helallik” istedi mi?

Annesine, kız kardeşine hangi tavsiyelerde bulundu?

Gidip de dönmemek, gelip de görmemek gibi acı bir sonun olabileceğini ima etti mi?

Bu yazıda, Atatürk’ün ‘insan’ yanını okuyacaksınız.

Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan anlatıyor:

Bir akşam Ağabeyim Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmek üzere olduğunu haber aldık… Ağabeyim, tekmil arkadaşlarına veda ederken şöyle diyordu:

“Bu geceyi, annem ve kardeşimle geçireceğim sabaha kadar! Sizi tekrar ziyarete gelemeyeceğim için kusura bakmayın… Şimdi hepinize veda etmiş olayım…”

Arkadaşları gittikten sonra beni çağırdı: “Makbuş” dedi “Annemin karyolasının karşısına yer sofrası yap, Bu gece sizinle biraz dertleşmek istiyorum.”

Mühim bir şey mi var ağabeyciğim?

“Yarın gideceğim.”

Nereye?

“Gideceğim işte, nereye olduğunu sorma… Hayat bu… Belki ölürüm, gelemem… Size söyleyeceklerim var bu akşam …”

Ben üzgün ve şaşkındım… Muammalar içinde bocalıyordum... Fakat nereye gideceğini bilmesem bile gittiği yolun bir mücadele yolu olduğunu tahmin etmekte güçlük çekmiyordum…

Annemin karyolasının karşısında yer sofrası hazırladık… Minderleri, yastıkları yerleştirdik… Ağabeyim, annemin karşısına geçti. Çok düşünceliydi…

“Anneciğim” dedi “Ben gidiyorum… Buraların da Selanik gibi olmak ihtimali vardır… Ben gittikten sonra yanılıp da sokağa çıkmayın… Benim işim mühim… Bu işte muvaffak olabilmem için huzuru kalple çalışmam lazım… Beni merak ve endişede bırakmayın… Giderken gözüm arkada kalmasın…  Elimi, ayağımı bağlamayın… Memleket için çalışırken sizden yana bir üzüntüye duçar olmak istemem.”

Annem, heyecandan düşüp bayıldı… Doktor Rasim Ferit Bey’i çağırdık… O ilaç, bu ilaç derken annem biraz kendisine geldi…

O gece sabaha kadar uyumadık… Konuştuk… Dertleştik…

Ertesi gün, araba kapıya dayandı… Annemle, Ağabeyimin birbirine vedaları çok hazin oldu… Sarıldılar… Öpüştüler… O, annemin ellerini tekrar tekrar dudaklarına götürdü… Annem, ağabeyimin boynuna sarıldı…

Aşağıya (kendisini teşyi-yolcu etmek üzere) arkadaşları gelmişti… Âdetimiz mucibince alt katta erkekler olduğu için ben aşağı inmedim… Ağabeyim, merdivenin başında durdu… Gözlerini gözlerime dikti… Belki dakikalarca konuşmadan birbirimize bakıştık… Ben olanları ve olacakları düşünecek halde değildim…

“Niçin konuşmuyorsun Makbuş?” dedi.

Nemli gözlerimi ona çevirdim:

Ağabeyciğim, dedim. Ne konuşayım?  Muharebeye gidersin, bilirdim…  Terfian giderdin bilirdim… Bir vazife ile giderdin, bilirdim… Fakat bu gün ne için gidiyorsun? Nereye gidiyorsun?  Benim aklım durdu bu gidişe…

“Evet, Makbuş”, dedi. “Merak etme bunu da bilirsin inşallah!”

Beni bağrına bastı… Veda etti… Merdivenleri atlayarak aşağı indi…

O, biraz sonra arkadaşlarının refakatinde arabasına binip kapıdan uzaklaştığı zaman, biz pencerelere yığılmış, gözyaşı döküyorduk…

Bizi gene annem teselli etti… Sert bakışlarını bana çevirerek:

“Sen asker kardeşisin” dedi. “Ayıp, ağlanır mı hiç askerin ardından? Üzüntünü kimseye belli etme… Misafirlere şerbet ez… Memleket için giden insan ölse bile ardından ağlanmaz.”

Tam üç gün, üç gece telefonumuz çalmadı… Hâlbuki Ağabeyim evde iken sık sık telefon çalardı. Onunla beraber çalışan arkadaşları Mustafa Kemal’in tevkifi için yapılan hazırlıkları muntazaman takip ediyorlar ve gizlice telefon ederek bildiriyorlardı… , ayrılınca bizi tam üç gün kimse aramadı…

Üç gün sonra telgrafını aldık: “Samsun’a çıktım, sıhhatteyim, merak etmeyin, Mustafa Kemal.”

Üzüntümüzün yerini coşkun bir sevinç doldurmaya başladı (Ağabeyim, sağ salim Anadolu’ya çıkmaya muvaffak olmuştu.) Fakat akıbetin ne olacağını bilmiyorduk…

Telefonumuz yine sık sık çalmaya başladı… Artık telefonun zilinde bile müjde sevinci vardı… Ağabeyimin Samsun’a ayak bastığını bizim gibi haber alan arkadaşları, “gözünüz aydın olsun” diyorlardı…

Gidiş o gidiş. Ağabeyim sekiz sene kayboldu… Arada sırada onun yakınlarından birisi geliyor, kendisi namına hatırımızı soruyor, gidiyordu…

Mevcut parasını giderken bankaya yatırmıştı… Bu para, benim, annemin ve kendisinin mührü ile çekilebiliyordu… Bize gönderdiği mektuplarda:

“Sakın darlık çekmeyin”, diyordu. “Bankadaki paraları harcayın… Yetişmezse evdeki halıları satın… Sıkıntıda kalmayın…”

Biz, bazen benim, bazen annemin mührü ile bankadaki parayı çekiyor ve kimseye muhtaç olmadan idare ediyorduk…

Tam sekiz sene ağabeyimi göremedik… Bu sekiz sene bize o kadar uzun geldi ki, anlatamam… Bu sekiz yıllık hayatın hikâyesini anlatmak için bir insan ömrü bile kâfi gelmez…

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtiği zaman biz tarassut altındaydık. Zaten Ağabeyimin talimatı gereğince biz de hiçbir yere çıkmadık… Eve kapanıp kaldık… Ağabeyimin İstanbul’daki adamları ara sıra bizi ziyarete gelirlerdi, hepsi o kadar… Bunun dışında misafirliğe bile gitmedik…

Bir gün kapı çalındı… Pencereden baktım… Tanımadığım kimseler… Açmadım kapıyı… Gene çalındı… Bu sefer aşağı indim… Tam on sekiz kişilik bir kalabalık… Osmanlı hükümetinin adamları…

Kapının dışına çıktım: Ne var, ne istiyorsunuz dedim.

“Evi arayacağız” dediler.

Kimin evini arayacaksınız?

“Sizin evinizi. Mustafa Kemal’in evini!”

Kızdım. Canım, bizim evimizi ne hakla arıyorsunuz? Ne hakla basıyorsunuz? Annem hasta, nüzullü (felçli), ölüm yatağında… Ben yalnız bir kişiyim…

“Hayır, arayacağız, mecburuz” diye ısrar ettiler.

Kapının önüne çıktım…

O zamanlar gazetelerde Mustafa Kemal aleyhinde birçok yazılar çıkıyordu… Onun idamına karar verilmişti… Her gazete, Ağabeyimi umumi efkâra fena bir insan olarak tanıtmakla âdete birbiriyle yarış ediyordu… Bütün bu neşriyat, sarayın direktifi ile yapılıyordu… Birden bunlar aklıma geldi… Büyük bir cesaretle onların gözlerinin içine bakarak:

‘Evimizi basmaya hakkınız yok!’ diye haykırdım. Kendisini gazetelerde fena bir insan diye tanıttığınız birinin evini ne için basıyorsunuz? Mademki Ağabeyim fena bir adam, neden ondan bu kadar çekiniyorsunuz? Kendisine niçin bu kadar ehemmiyet veriyorsunuz? Burası benim evimdir. Bu evin kapısından bile içeri giremezsiniz!

Kapıdaki kalabalık kendi aralarında istişare ederken yan taraftan birkaç kişi peydah oldu… Yanıma yaklaştılar ve kapının aralığından fısıltı halinde: “Korkmayın” dediler. “Biz Mustafa Kemal’in adamlarıyız… Evi kimseye bastırtmayınız… Siz kapıyı kapatıp yukarıya çıkın…”

Kalabalığın içine Ağabeyimin adamlarının da sızmış olmasına çok sevindim… Bilhassa bizi ve evimizi bu kadar dikkatle takip ve himaye etmeleri beni çok gururlandırdı.

Heyecanla yukarı çıktım… Kocama haber verdim… O da çizmelerini giydi… Yan odaya geçti… Bu defa annemin yanına gittim. 

Anneciğim dedim, endişe etme! Ağabeyimin adamları da etrafta dolaşıyor… Hiçbir şey yapamaz kimse… Tekrar aşağıya indiğim zaman kapıdaki kalabalığın çoktan dağılmış olduğunu gördüm…

Aradan sekiz sene geçmişti… Acılarla, üzüntülerle, sıkıntılarla dolu sekiz sene…

Büyük Ağabeyim, gayesinde muvaffak olmuştu… İstanbul’a geleceğini haber aldığımız zaman sevincimize payan yoktu…

On gün on gece hazırlık yaptık… Her tarafı sildik süpürdük… Yıkadık, temizledik… Odasındaki eşyaları teker teker gözden geçirdik… Onun çok sevdiği yemekleri yaptık… Gözümüze uyku girmedi günlerce…

Sekiz senelik bir ayrılıktan ve zaferden sonra Ağabeyimin dönüşü bizi sevinçten deliye çevirmişti adeta… Ah! O gün… O güzel ve mesut günü şu anda bile hatırladıkça, içimde çok derin bir sızı hissediyorum.

(Ağabeyim Mustafa Kemal – Şemsi Belli)

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X