Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Yeniden başlamak gibi bir şey
Hüseyin SERİN...

Yeniden başlamak gibi bir şey

Bu içerik 162 kez okundu.

Yaşarken Hüseyin SERİN / Emekli Öğretmen

 

Gurbet yokluktur, savaştır.Azı çoğu, uzağı yakını olmaz. Yürek sızısıdır. Aklın bölünüşüdür. Lokmaların boğazdan inerken zorlanışıdır.Birden duygulara esir olmaktır.Keşkeler, acabalar yığınıdır.

-Bey, hafta sonu oğlana gidelim mi? Özledim keratayı. Telefonla görüşüyoruz ama kuru kuruya.Sıcaklık yok, sarılma yok. Hem bizim için de değişiklik olur ne dersin?

Cuma günü beş arabasına binip koyulduk yola aile bireyleriyle.İndi bindi derken çoktan buluvermişiz Beypınarı’nı.Hafiften bir yağmur dolmuşun camlarını ufak bir kedi yavrusu gibi çizmeden, acıtmadan tırmalıyor. Altımızda asfalt yol  kara bir tren. Bizimle birlikte akşam içlerine doğru basıyor gaza. Elimde tuttuğum küçük el çantamı dolmuşun ön konsolundaki kayık gibi olan boşluğa bırakıveriyorum. Bir yanda mont  bir yanda çanta, bir yandan da dolmuşun iç ısısı beni ve hanımı sıkıntıya sokmuştu doğrusu. “Çantanı oraya koyma Ahmet, şu poşetin içine koy. Maazallah unutursun munutursun …”  “Yok ya. Bir şey olmaz. Gözümüzün önünde nasıl olsa ...”

Dur kalk, indi bindi derken goca şehire varıvermişiz farkında olmadan.Akşam da iyice çökmüş, yorulmuşken.Birazdan nöbeti geceye devredecek anlaşılan.Oğlan da bizi garajın önündeki akıllı kavşağın oralarda bekleyecekti.Dolmuş sonunda durdu.Biz oraya buraya bakınıyoruz da oğlan piyasada yok.Daha gelmemiş mi acaba? Şurada biraz bekleyelim bakalım, telefon açalım falan derken tam dolmuştan iniyorduk ki;

-Anne, baba. Buradayım burada. Hoş geldiniz.

Biz beri taraflara bakıyorduk ki, kerata tam aksi yöndeki banktan kalkıp bize doğru gelirken fark ettik.

“Bakın, kim var yanımda” ile sevinç, heyecan ve hasrete birlikte sarılıp sarmaş dolaş oluverdik hemen oracıkta.Ağızlarımızdan buharlar çıka çıka.Ulen bu Mo’la da emme soğukmuş yahu.Resmen üşüyoruz yahu, çaktırmamaya uğraşsak da. Breh breh ayaza .Mo’la soğuktur derlerdi de inanasım, toz kondurasım gelmezdi hiç.Eeee, sen yıllarca Milas çukurunda yaşa sıcak sıcak, üç bilemedin dört ay kış gör; ona da kış denirse tabii.Sonra da Mo’la’da üşüme olur mu?

Oğlan arabayı getirince doluştuk içine.Ver elini Kötekli. Arabanın içinde titrerken imdada kliması yetişti de rahatladık sonunda.

Oğlanın evindeyiz. Kaloriferli ev de bir başka oluyor canım. Her yer sıcacık. Lavabo bile. Elimizi yüzümüzü yıkadık, pijamalarımızı giydik derken;

-Anne, inşallah yemek yapıp getirmişsindir. Çünkü evde yiyecek hiçbir şey yok.Getirmediysen dışarıdan söyleyeceğim.Zira karnım zil çalıyor.

-Yok oğlum yok. Yemek getirdim ben.Sen seversin diye sarma yaptım.Yanında da pancar salatası, bol sarımsaklı.Bir de kızartma yaptım.

-Tamam anne o zaman. Masayı kurayım da yiyelim.Nedense bugün çok acıktım.

-Hemen hazırlayalım oğlum. Zaten baban da acıkmıştır.Açlığına dayanamaz o. Kızım haydi yemekleri çıkar.Ben de çatal kaşıkları getireyim.

Gülüşe şakalaşa yenen yemekten (geç de olsa) sonra, benim keyif dakikalarım da geldi oturdu yanıma. Ne demişler “Ekmeyi ye bütün bütün, üstü ister kokulu bir tütün …” Aranıyorum aranıyorum bir türlü bulamıyorum  el çantamı.

-Yahu benim el çantam nerede, nereye koydunuz?

-Ne diyorsun sen Ahmet?

-Çantam, el çantam nerede benim, nereye tıkıştırdın yine?

-Ne bileyim ben, poşetlerin içine baktın mı?       

-Baktım baktım ama yok işte.

-Arabada mı kaldı yoksa? Oğlum, koş bi bak bakalım babanın çantası arabada mı? Hay Allah nereye konur şuncacık çanta!!?

Oğlan eli boş geldi arabadan. Öte çanta beri çanta yok.Yok oğlu yok.Yer yarıldı içine girdi sanki.Belli etmemeye çalışsam da beynimden aşağıya kaynar sular dökülüdökülüveriyor.Nasıl dökülmesin ki. Çanta değil mi bu, deyip geçmeyeceksin. İçinde kredi kartları, banka hesap cüzdanı, kimlikler, sigaram, çakmağım, şiir ve öykü karalamalarım, her şeyim  oradaydı. Beynim felç olmuş gibiydi.Hiç bir şey düşünemiyor, yapamıyordum.Panik atak olmuştum.Alnımda boncuk boncuk terler.Vücudumu ateşler basıyordu.Tüm sermayem bir anda buhar olup gitmişti işte.Çırılçıplak kaldığıma mı yanayım yoksa çaresizliğe mi?Ayırdına bir türlü varamıyordum.Olduğum yerde donmuş gibiydim.

-Durun bakalım, hemen karalar bağlamayın. Bulunur bir çaresi ile az biraz ayıktım. Burada poşetlerin içinde ve arabada değilse, yüzde doksan dokuz geldiğimiz dolmuşta olmalıydı.Durmaya oyalanmaya gelmezdi.Oğlanla atladık arabaya.Ver elini gocaman şehir garajına.

Bizim geldiğimiz dolmuş ortalıkta yoktu.Aslına bakılırsa garajda in cin top oynuyordu.Şu yandaki, camında Milas yazan dolmuşu saymazsak.Hava da öyle bir ayaz ki ... Sağa sola bakınırken birisi çıkageldi yanımıza.

-Ne o birader birine mi bakıyorsunuz, yolcu musunuz? Gidecekseniz bu arabanın on beş dakikası kaldı.Şoförü de benim.

Ezile büzüle, utana sıkıla olanları anlatırken bir yandan da kendime kızıyordum.Kırk yılda bir de olsa neden eşinin sözünü dinlemezsin a salak herif diye.Bu arada dolmuşun şoförü cep telefonu ile birini, birilerini arayıp duruyordu.Sonradan fark ettim. Konuşmalarını bitirdikten sonra bize dönerek

-Sizin geldiğiniz araç dönüş yolunda. Şu an Yatağan’a varmak üzereymiş. Çantayı sordum oradaymış.Bu arada Milas’tan Muğla’ya gelmekte olan olan araç da Eskihisar’ı geçip Yatağan’a doğru geliyormuş. Sizi getiren dolmuşun şoförüne çantanızı buraya gelmekte olan  dolmuşun şoförüne teslim etmesini, çanta sahibinin burada garajda beklediğini söyledim. Yaz kardeşim şu numarayı bir yere. On dakika sonra ara. Çanta teslim edilmiş mi. Şu numara da çantayı size geri getirecek dolmuş şoförünün numarası.Beş dakika sonra da onu arayın.Çantayı teslim almış mı almamış mı diye. Ha, bu numara da Milas yazıhanesinin numarası. Eğer çanta aktarması gerçekleşmemişse orayı ararsınız. Benden bu kadar arkadaş. Zaten yola çıkma zamanım da geliyor.Hadi size kolay gelsin.

-Sağ ol arkadaş, çok sağol.

Bu arada oğlan ilk verilen numarayı arayıp çanta değişiminin olup olmadığını soruyor Milas’a gitmekte olan dolmuşa. Çanta, çantam, sermayem, Muğla’ya gelmekte olan dolmuşun şoförüne teslim  edilmiş. Ohhh bee …

Nihayet sıkıntı yenildi.Sıkıntı yenilince ateşler içindeki aklım, vücudum gevşedi yavaştan.Ve üşümeye başladım gelecek dolmuşu beklerken Muğla ayazında.Heyecandan, soğuktan titriyorum resmen. Oğlan, “Baba gel arabada bekle, üşüteceksin valla. Milas’a benzemez burası …” diyor ama kimin umurunda. İki dakikada bir saate bakıp duruyorum.Zamanın ayakları sanki prangalı. Koşu koşuvermiyor. (Sağlığa zararlı) bir sigara daha yakarken gözüm, önümdeki izmaritlere takılıyor.Oyalanmak için sayıyorum.Tam on üç tane.Ama hiç biri tam içilmiş değil.Elimdekini fırlatıyordum ki, önünde Muğla yazan bir dolmuş, akıllı kavşağı yuvarlayıp yanımızda duruverdi. Hemen koştum.

-Yatağan civarında size bir el çantası verilmişti değil mi? Onu alabilir miyim ...         

-Çanta sizin miydi beyefendi?

-Evet evet benimdi.

-Buyrun, şu ön koltuğun hemen altında, alabilirsiniz.

Şu saatlerde şarkılar, türküler ne kadar neşeliler. Muğla soğuğu peşimden koştururken içim dışım sıcacık.Epey de stres yorgunu.Olsun … Sevincimi hiçbir şey bozamaz ... Hatta bizim arabanın aynasına çarpıp giden başka bir araç bile.Eve dönerken yolda çevirme yapan polisler bile.

Şu halime, yaşama yeniden tutunmak denir, başka bir şey değil .

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X