Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
68 yıl önce, 68 yıl sonra …
Celal DURGUN...

68 yıl önce, 68 yıl sonra …

Bu içerik 98 kez okundu.

Sözün özü / Celal DURGUN -

 

Ankara’nın doğusundaki Kayaş vadisinde bir toprak damım vardı.

1950 seçim öncesinin hareketli günleriydi.

Civar köylüler tetikteydi.

“Efendi, köycek Demirgırat olduk gari…” sözlerini hemen her geçenden dinlerdim.

Ortada bir de “Cebecili Hoca” türemişti.

Adı Zeynel Abidin’di. Yahut öyle tanınırdı.

Bana da uğrar, süt içer ve her gelişte yeni fütuhatını (utku, fetih) haber verirdi.

Dinlerdim.

Tipik bir demagog ve usta bir propagandacıydı.

Eski İstiklal Mahkemelerinin, topladığı, sindirdiği din ticaretçilerinden biriydi.

Eğer orada başka dinleyenler de varsa, daha da hızlı konuşurdu:

Celal Bayar’ın sarayına, kolunu sallaya sallaya girermiş, Bayar uykuda bile olsa kapısını açar, odasına dalarmış.

Menderes onu kapıda karşılar, kapılara kadar uğurlarmış, vb…

Öyle sanıyorum ki bütün bunlara köylüler de inanmazdı, ama o:

“Efendi, bunlara böyle konuşacaksın. Atatürk, köylünün aklına hitap ederdi.Hâlbuki sen, köylüye masallar anlatacaksın. O, masallara inanır…” der dururdu.

İşte bu Zeynel Abidin Hoca bir gün yanında da birkaç köylüyle gelmiş.Beni odamda bulamayınca bahçeye dalmış.Ona dere boyunda yakalandım.

Bir şehri zapt eden Fatih gibi mağrur, muzafferdi. Haberini müjdeledi:

“Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün işi bitti efendi! Aha, köylüleri topladım. Tepeye çıkardım. Söyleyin bakalım dedim, şu Enstitü binalarının planı neye benziyor? Şu baştaki bina, şu yana doğru uzanan, sonra şu sağa, sola kıvrılan binalar? Onlar evvela bir şey anlamadılar.Ama sonra anlattım. İspatladım:

Bu binaların dağılışı, Orak-Çekiç biçimindedir! dedim. Göreceksiniz, bu köylerden Halk Partisi, bir tek oy alamaz…”

Söylenen deli saçmasıydı ama kullanılan silah keskindi.

Sonradan söylendiğine göre de, Halk Partisi’ne Hasanoğlan’da bir tek oy çıkmış. O da muhtarınmış. Muhtarın bayanı bile oyunu, “Demirgırat’a” vermiş!

Hem bu söylenti galiba doğruydu.

O günler öyle günlerdi ki, Ticani Şeyhi geçinen Pilavoğlu’nun bizim köye gelip, köy berberine kestirdiği sakalından, iki tarafta iki kişinin, aşırı bir hürmet ve adeta ibadet eder gibi, dualar okuyarak uçlarından tuttukları ipek örtüye dökülen kıllar, civar köylere, tel tel satılırdı.

Köylerde Ticaniler de çoğalıyordu.

Nitekim sonra bunlardan bir grup, Yenişehir’de Atatürk’ün heykeline güpegündüz saldırdılar.İçlerinden henüz yirmi yaşlarında ve İstasyonda gişe memuru bir delikanlı, toplantı halindeki Millet Meclisine girip, orada balkondan ezanlar okudu.

Kimdi bu Pilavoğlu?

Cahil denecek bir ortaçağ düzenbazı.

Civardaki Karapürçek köyünde şunları anlattılar:

Bir cumartesi günü Pilavoğlu, adet olan gösterişli karşılamalar içinde köye gelir.

Cemaati dere kenarına toplayıp cuma namazını kıldırır. Sonra halka sorar:

“Biz namazı nerede kıldık?”

“Burada, dere boyunda kıldık efendi.”

“Hayır! Ama siz körsünüz, görmezsiniz.Biz namaza el bağlar bağlamaz, cemaatçe uçtuk. Kâbe’ye vardık. Namazımızı orada kıldık.Ama siz cahiller, siz nadanlar (cahil, bilgisiz, haddini bilmez), toptan cehennemlikler, bunu görmediniz. Çabuk tövbe, istiğfar edin!”

Bunu bana anlatan komşu köyleri tanırdım.

Temiz, bozulmamış, eski Oğuzlardı.

Ama Yemen’de, Balkan harbinde, seferberlikte, Anadolu Savaşında, hemen bütün genç çocuklarını şehit vermişlerdi.Hepsi de ona inanmışlardı.

“Efendi, diyorlardı, biz essahtan cahalız. Uçmuşuk, Kâbe’ye varmışık, Hacı bile olmuşuk da haberimiz yok!” (İhtilalin Mantığı / Şevket Süreyya Aydemir.)

                        ***                              ***

Şevket Süreyya Aydemir’in anlattıklarından 68 yıl sonra, yani günümüzde durum nasıl?

Daha da kötü!

Din alıp din satan din simsarları bugün de faaliyetlerini sürdürmektedir.

Hatta düne göre bugün daha da serbest ve daha da korkusuzlar.

Atatürk’ün heykellerine saldırı, adını meydanlardan silme garabeti sıradanlaştı.

Atatürk’e küfür edeni, annesi Zübeyde Hanımı karalayan “zat’ı” ziyaret modası başladı.

Profesör unvanı almış cahil, vicdansız “okumuş” takımı kin kusuyor.

Günümüz gericilerinin televizyonları, radyoları, gazeteleri, dergileri kara vicdanlıların elinde.

Kur’an kursları faaliyetlerini denetimsiz sürdürüyor!

Sözde “öbür dünya” işlerini yoluna koyuyorlar!

Market sahibi de oldular, banka sahibi de.

Bana “haram” olan, ona “helal” kılınmış!

Çalma, çırpma, soyma, haksız kazanç “kitabına” uydurulmuş!

Yanlı duranı da var yandaş olanı da.

Tarikat kur mürit topla, “vakıf” kur para istifle.

Entari giymek de serbest, fes takmak da, sakal uzatmak da.

Sözü yalan, özü yalan “hacı” “hoca” takımı önemli görevleri kapmış!

“Müdür” olanı da var “genel müdür” olanı da.

“Vekil” de oldular, “bakan” da.

Dil, din, bilgi yoksulu tipler “adamdan” sayıldılar!

Sakal uzatarak, şalvar giyerek “Müslüman” olduğunu sananlar çoğaldı.

Kimi elini, kimi ayağını, kimi sakalını öptürüyor.

Kimi yanmayan kefen, kimi kaymayan terlik dağıtıyor.

Kimi “huri” kimi “nuri” ile buluşturuyor.

Bizi “cennete” hazırlıyor, kendisini servete kavuşturuyor!

                        ***                              ***

Bunların akılları paslanmış, yürekleri küflenmiş, fikirleri çürümüş.

Görünüşte “dindar”, gerçekte yobaz olan; aydınlanma, ilerleme, uygarlaşma karşıtları, aslında demokrasiye düşmandırlar.

Demokrasi düşmanlarını cesaretlendiren, önlerini açanlar da, oy avcısı koltuk meraklısı politikacılar ve onların yuvalandığı partileridir.

Eğitim devrimini tamamlamamış; aklın, bilimin yol göstericiliğini özümlememiş, okuduğunu, dinlediğini yorumlayamayan; neden, niçin sorularını soramayan halk; okur-yazar olsa da cahildir.

Cahil insanı kandırmak çok kolaydır; cahil, doğru söyleyene değil yalancıya itibar eder.

Türkiye, 68 yıldır bunun mücadelesini veriyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatıyla başlatılan uzlaşma politikaları, gericiliği beslemiş ve 1950 seçimiyle Türkiye Cumhuriyet’i, önce yavaş yavaş, arkasından hızla, kuruluş ayarlarından uzaklaşmış ve emperyalizmin güdümüne girmiştir.

Emperyalizm, her zaman, her yerde gericiliğin baş destekçisi olmuştur.

Peki, çare nedir?

Çare Atatürk’ün, 2 Mart 1925 günü Cumhuriyet Halk Partisi Yürütme Kurulu toplantısında söylediği gerçeği görmek ve gereğini yapmaktadır:

“Milletin elinden tutmaya gerek vardır. Devrimi, başlayan tamamlayacaktır.”

 

(Siyasi Hatıralar / Ali Fuat Cebesoy)

 

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X