Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
‘Şirket gibi yönetmek’
Konuk Yazar...

‘Şirket gibi yönetmek’

Bu içerik 57 kez okundu.

Konuk Yazar / Oğuz  OYAN  - sol.org.tr

 

Önceleri “ülkeyi pazarlamak” sözünü pek sevmişlerdi.Turizmcilerin ağzında çok yadırganmayacak olan bu mecaz, rejimin tepesinden sıklıkla dillendirilince başka anlamlar çağrıştırmaktaydı. Nitekim yabancılara satışa öncelik veren yoğun özelleştirme programıyla, karşılıklılık ilkesi bile gözetilmeden yabancılara mülk satışının serbestleştirilmesiyle, doğrudan yabancı yatırımlara olağanüstü teşvikler tanınmasıyla, yabancı sıcak paraya ve portföy yatırımlarına iktidarlarının çok uzun bölümünde dünyanın en yüksek getirilerinin sunulmasıyla, sanayii ve ihracatın aşırı ithalat bağımlısı kılınmasıyla, ihracatın bazı yıllar dışa kanamayla anılmasıyla, tarımda dahi net ithalatçı duruma gelinmesiyle vs. “ülkeyi ve ülke kaynaklarını pazarlamanın” gereğini layıkıyla yapmışlardı.

Şimdi rejimin tepesi “ülkeyi anonim şirket gibi yönetmek” mecazına sarıldı.“Başkan” ve paranın başına getirdiği damadı bu deyişi sakız etmiş durumdalar.Geçmişin deneyimi, kaygılanmak için yeterli nedenler olduğunu söylüyor.Üstelik dile getirenlerin neredeyse sınırsız yetkileri dikkate alındığında.

Fakat bazı sorunlar var. Mecazın kendisine takılmadan baksak dahi sorunlar var.

Diyelim ki ülkeyi şirket gibi yönetmek neoliberal aklın gidebileceği son durak olsun.Bizimkiler de alaturka liberalizmlerini hep bir adım önde tutma merakını tatmin etmeye koyulmuş olsunlar. İyi de, bu dünyanın büyük şirketleri, paydaşların anonimleştiği büyük anonim ve küresel şirketler, tek adam sultası üzerinden yürümezler ki. Yönetim Kurulu kararları şirket yönetiminde belirleyicidir.Bizde inşa edilen yönetim modelinde ise herhangi bir ortaklaşa karar mekanizması yok, var olan da aforoz edilmiş durumda. “Başkan”a bağlı çeşitli kurullar kurulmuş olabilir, ama bunların bırakın bağlayıcı karar alma olanaklarını herhangi bir karar alma durumları yok; sadece “başkan”a arz etme mercileri bunlar. Çok sayıda yeni kurul, ofis, başkanlık kurulurken, parlamenter sistemin en önemli kurulu olan Bakanlar Kurulu lağvedilmiş durumda.Artık ne Bakanlar Kurulu (BK), ne BK Kararları var. Bu ibarelerin geçtiği tüm kanun metinlerine “Cumhurbaşkanlığı ve Cumhurbaşkanlığı kararları” yazıldı.Ortada bir kabine veya hükümet de yok; icra memurlarına dönüşmüş bakanların rutin toplanma düzenekleri de yok.“Başkan” istemezse dönem boyunca hiç toplanmayabilirler de. Eğer düzensiz toplantılar olacaksa, bu, eski adetlerden köklü bir kopuşun travmasını hafifletmeye, hem bakanların hem milletvekillerinin yeni rejimi hazmetme sürecini kolaylaştırmaya dönük olacak. Ha bir de, rejim ciddi siyasi ve iktisadi krizlerle karşılaşırsa, sorumluluğu paylaştırmaya (Saray’ın sorumluluğunu dağıtmaya) yaraması için yapılabilecek.

 

Demek ki, bir anonim şirketin yönetim kuruluna tekabül edebilecek bir yönetim kurulu (örneğimizde bakanlar kurulu) düzeni ortada yok.Aslında şirketin en üst karar kurulu olan genel kuruluna (paydaşlar kuruluna) tekabül edecek bir kurul da ortada yok.Böyle bir kurul, TBMM, 24 Haziran öncesinde can çekişerek de olsa varlığını koruyordu; şimdi o da fiilen lağvedildi.Zaten gün geçmiyor ki yetkilerini daha da budayan yeni bir Cumhurbaşkanı Kararnamesi yayımlanmasın.

Artık milletin seçilmiş temsilcileri, seçilmiş “başkanın” ve onun mutlak iradesiyle atanmış bakanların sultası altında.Başkandan ve bakanlarından hesap sorulmasını pratikte olanaksızlaştıran bir siyasi yapı söz konusu. (Gerçek anonim şirketlerde paydaşlar kurulunun hesap soramayacağı yönetici tipi yoktur.) Ortada bir hükümet olmadığı gibi hükümet programı da yok, hükümetin bütçesi de yok.Dolayısıyla, program ve bütçenin reddi üzerinden hükümetin düşürülmesi olanağı da tarihe karışmış halde.Türkiye’nin 150 yıllık siyasi/mali tarihinin gerisine büyük bir sıçrama yapıldığını gösteren bu durum, dünya tarihi açısından Magna Carta Libertatum’un (1215’in) gerisine gidiş olarak da okunabilir.

***

Her gün çeşitli kurumların bakanlıklardan alınarak veya özerklikleri sonlandırılarak cumhurbaşkanlığına bağlanmasıyla (merkezdeki karadelik tarafından yutulmasıyla) sonuçlanan aşırı merkezileştirme eğilimleri, Cumhurbaşkanlığında (bir nebze de damadın bakanlığında) yeni güç yoğunlaşmalarına neden olmakta.Bu arada, sınama/tepki ölçme yöntemleriyle kurumların daha fazla vesayet rejimine alınıp sonra çark edilmesi (Devlet Tiyatroları ve Devlet Opera ve Balesi’nin tüzelkişiliklerinin kaldırılıp Cumhurbaşkanına bağlanması sonra da tepkiler üzerine bundan dönülmesi veya rektörlerin profesör olmayabileceklerini düzenleyen kararnamenin mürekkebi kurumadan tornistan edilmesi) herhangi bir ciddi şirket yönetiminde dahi rastlanamayacak yalpalamalardır.

Bu yönelişlerin, herhangi bir yönetim modeliyle (şirket veya diğer yapısal kurumlar) özdeşliğinin kurulması mümkün değildir.Bu, yönetilemez bir yönetim şemasına götürmektedir.Bu “akla ziyan” yönetim karmaşasına bir “model” yakıştırması yapılması dahi abesle iştigal anlamına gelir.Bu akıl dışılıkta bir keramet aramak da aynı şeydir.AKP iktidarı, her şeyi borçlu olduğunu düşündüğü başbuğunun tam vesayeti altında, sürdürülemez bir sevdanın peşine düşmüştür.

Bu mutlakiyet arayışlarının görüntüde olanın tam tersine denk düştüğünü; bir zayıflığın, bir kendine güvensizliğin, hedefe aceleyle varma telaşının, bir yalnızlaşmanın, bir korkunun dışavurumundan başka bir şey olmadığını kitlelerin fark etmesinin çok uzun sürmeyeceğini umuyoruz.

Bunun, daha fazla gecikilmeksizin fark edilmesini sağlamak görevi de muhalefete düşüyor.Sermaye/iktidar medyasının kuşatmasının yarılması da.

 

Peki muhalefet bu göreve hazır mıdır?

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X