Advert       Advert     Advert       Advert
Advert       Advert     Advert       Advert
Sürdürülemezlik
Konuk Yazar...

Sürdürülemezlik

Bu içerik 119 kez okundu.

Oğuz OYAN – sol.org.tr

Tıkanmalar hem siyasette hem ekonomide yaşanıyor.Siyasette hem iktidar hem muhalefet partilerini kapsıyor.Ekonomide hem kısa hem uzun dönemi ilgilendiriyor. “Sürdürülebilir kalkınma” türünden Dünya Bankası patentli terimlere hiç yatkın değiliz, ama mevcut durumu çok yönlü bir “sürdürülemezlikler” toplamı olarak tanımlamaktan daha iyi bir ifade bulmak zor.

Ekonomide kriz eşiği aşılmış durumda.Bu satırların yazıldığı gece yarısını geçkin saatlerde TL’nin değer kaybı dur durak bilmiyordu, dolar karşısında 5,37 TL sınırı aşılmıştı. İki hafta önce Portal’a “Ekonomik krizden medet ummak” yazımızı yazarken şu notu düşmüştük: “Eğer bu yazının yayınlandığı tarihte TCMB Para Politikası Kurulu yeni bir faiz artışı kararı almazsa veya yeterince yüksek artış yapmazsa, seyredin TL’deki çöküşü. Para politikaları bu denli bağımlı ve kırılgan hale getirilmiştir.” Nitekim uluslararası finans çevrelerini yatıştırmak için “MB’nin bağımsızlığından ödün vermeyeceğiz” diyen Damat Albayrak’ın vaadi lafta kalıp da MB beklenen faiz artışını yapamayınca, 4,80’lerde gezinen dolar/TL kuru 5 TL’ye doğru hareketlenmişti. İzleyen günlerde rahip Brunson olayında çifte pazarlık yapabilmek için kademeli serbest bırakma formülünü uygulamak isteyen ve bu arada yargının kendisine ne kadar bağımlı olduğunu “ver papazı al papazı” formülüyle özetleyiveren Erdoğan iktidarı, öngöremediği ABD yaptırımlarıyla karşılaşarak bu defa baltayı taşa vurmuştu.

TL’deki değer kaybı reel bir aşınmaydı çünkü artık fiyat, enflasyonunun katlarıyla ifade edilmekteydi.Bu, yönetici kadrolara ve onların başında bir aile şirketi patronu gibi davranmak isteyen tek adama karşı çok ciddi bir güven kaybının körüklediği bir piyasa devalüasyonuydu.Sabit kur rejimlerinde idari kararlarla yapılan resmi devalüasyonlardan farklı olarak, bunun nerede duracağı, yerli paranın hangi kur düzeyinde görece bir istikrar kazanacağı belirsizdi (oysa idari devalüasyonlarda genellikle yıllar süren istikrar dönemleri yaşanırdı).

Bu arada MB politika faizini yüzde 17,75 düzeyinde sabit tutarken, Hazine iç borçlanmasında faizler yüzde 20 bandının üzerine çıkmıştı bile. TÜFE yüzde 15,85’i, ÜFE yüzde 25’i bulmuşken, enflasyonun bir-iki ay daha yükselmesi beklenirken, sıcak para ülkeye gelmek veya kalmak için daha yüksek getiriler talep ederken faizleri tutmanın pek mümkünü olmadığını er geç Saray ve Damad-ı Şehriyarî de öğrenecekti. Sermaye hareketlerine ardına kadar açık ve dış kaynak girişlerine vazgeçilemez düzeyde bağımlı bir çevre ekonomisinde, kof efelenmelerin bir sınırı olduğunu öğrenemeyenlere bunu illaki öğreteceklerini bakalım ne kadar gecikmeyle kavrayabilecekler.

Daha önce yazdık; AKP iktidarı ülkeyi hızla bir IMF programına doğru sürüklemektedir.Böyle bir program kamu harcamalarında, mega projelerde kapsamlı kısıtlamalar getirilmesi demektir. Yerel seçimlere kadar Saray rejiminin buna -çok mecbur kalmadıkça- evet demesi zordur. Üstelik, Kanal İstanbul gibi büyük rant projelerinden vazgeçmeye de hazır değildir. Büyük tantanayla açıklanan ve ekonomiyi canlandırmak adına ama aslında akıntıya karşı kürek çekmeyle eş anlamlı bir şekilde kamu teşvik ve harcamalarında önemli artışlar öngören 100 günlük programda bile bu (akla ziyan) uzun vadeli proje gündemde tutulabilmiştir.İçeriden de sesler yükseliyor olmalı ki RTE bunun gerekliliğini kendi çevresini ikna etme tarzında defalarca tekrarlamıştır.

Özetle, iktidarın IMF’siz bir IMF programı uygulamaya da henüz hazır olmadığı görülmektedir.Durgunluğa giden ve tüm göstergeleri alarm veren bir ekonomide, 2017 tarzı bir canlandırma programından medet umulmaktadır.Oysa böyle bir programa artık ne dış ne iç kaynak bulmak kolaylıkları ortada yoktur.İçeride bütçe açıkları, YİD ve KÖO garantileri de dâhil edildiğinde, denetimsiz bir biçimde büyümektedir.İç ve dış borçlanma maliyetleri hızla yükselmektedir.Çılgınca kaynak arayışları (tek hesabın tekrar keşfedilmesi, her şeyin satılığa çıkarılması, yürümeyen Varlık Fonu arayışları, vs.) bir çaresizliğin ve tükenmişliğin de dışa vurumudur.

AKP, 2002’den beri sürdürdüğü politikaları bir süre daha devam ettirebileceği yanılgısıyla hareket etmekte, her zamanki gibi zaman kazanmaya ve daha iyi bir konjonktürü yakalamaya çalışmakta, tabloyu okumakta zorlanmakta veya gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmaktadır.Ama ekonomide yolun sonu gözükmüştür.

Aynı durumun siyaseten de geçerli olabileceğine dair işaretler de eksik değildir. Tek adam rejiminin ve idareye getirdiği yeni kaotik yapının, AKP kadrolarında olsun AKP sayesinde palazlanmış sermaye çevrelerinde olsun tam bir kabul gördüğü söylenemez. Genel sınıf çıkarları AKP döneminde istim almış veya en azından sarsılmamış büyük sermaye çevrelerinin bu konuda daha da kaygılı bir döneme girdikleri iyice belirginleşmiştir. Rus uçağının düşürülmesinden bu yana geçen yakın dönem dikkate alınsa bile, saplantılı dış politika ve ekonomi yönetiminin turizme, dış ticarete, milli paraya verdiği zararların asgari eşiğinin yüz milyar dolardan başlatılabilir olmasının da gösterdiği gibi, tek adam giderek taşınamaz bir yüke dönüşmektedir.

***

Kuşkusuz bağımlı ekonomik ilişkilerden sıyrılmanın güç ama olanaksız olmadığını da söyleyebiliriz. Ama buna hazır bir kitle partisinin bugünkü Türkiye siyasetinde namevcut olduğunun da altını çizerek… Buradan, ana muhalefetin dün sözde kapanan kurultay muhabbetine geçerek bitirelim.

24 Haziran seçimlerinden sonra CHP genel başkanı ile merkez yönetimi üzerinde oluşacak basıncın oyalama yöntemleriyle (birkaç MYK üyesi değişikliğiyle) aşılamayacağını yazmıştık.Doğru olan, bu kademelerin derhal gereğini yapmaları veya aday olmayacaklarını peşinen duyurdukları bir olağanüstü kurultayı çağırmalarıydı. Bunu yapmadılar. İnce ekibi için de bu koşullarda doğru olan ‘kurultay çağrısı yapmama’ sözünü tutup yerel seçimler sonrasını beklemekti.Onlar da bunu yapmadılar. Ama bir kere kurultay için imza toplama aşaması başladıktan sonra ok yaydan çıkmış ve denklem yeniden kurulmuştu. Parti genel merkezinin, Baykal döneminin uygulamalarından olan ‘delegelere imzalarını geri çektirme baskıları’ üzerinden kendi ömrünü uzatmaya girişmesi ve 600’ü aşkın delegenin iradesini yok sayarak kurultayı çağırmaması, artık CHP yönetiminin Parti’yi yönetebildiği eşiğin aşıldığını göstermiştir.

Aydınlanma mücadelesi vermeyen ve vermeyeceğini her tavır alışıyla açıkça beyan eden, iktidarla milliyetçilik yarışına girmeyi ve dinsel duyarlılıklara öncelik vermeyi bir politika marifeti sanan, neoliberal düzeni daha iyi yönetmeye talip olmak dışında ekonomik seçenek geliştirmeyi reddeden teslimiyetçi bir siyasal hareketin, merkez solda tanımlanması artık olanaksızlaşmıştır.

Yönetim ile üye ve seçmen tabanı arasındaki açıklık giderek büyümektedir.Bu partinin sekiz yıldır genel başkanlığını yapan Kılıçdaroğlu ise, CHP açısından taşınamaz bir yüke dönüşmüştür.Yerine daha iyisinin çıkıp çıkmayacağı ayrı bir konudur.Ama mevcut başkan ve yönetimle artık yolun sonuna gelindiği açıktır.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X